Anasayfa Polemik İnceleme   Büktel Hakkında  İlkemiz Büktel'in Gör Dediği Arşiv İletişim

 

 Sabahattin Ali

  Takma isimli yüzsüzler

  Fazıl Say

  İkinci Geliş skandalı

  Rekorlarımız

  Linççiler olsa derdi ki:

  Tanı onları

  T. Tiyatrolar Birliği

  TTB = Burak Caney


  Burak Caney budur


  Temiz Tiyatro = kirlilik


  Temiz Tiyatro(!) budur


  Küfürbaz(!) = erdemli


  Küfür aslında budur


  DETİS / Şahin Ergüney


  DT panolarında leblebi


  "Belge soğukluğu"

  Hilmi'yle linç sohbeti

Linç imzacıları listesi

  Tanıdık linçbazlar

  Bu sahne lince ithaf

  Tiyatroyun

  Tiyatro Fanzini

  DEMİRKANLI

  Yücel Erten


  NTV Macbeth skandalı

  İftiranın yöntembilimi

  Gammaz, resmi yazar

  Tiyatro siteleri

  Ölüleri Gömün skandal

Peter Ustinov

Büktel kitabı satın al

Büktel'in tüm yazıları

Arka Sıradakiler

"Alacakaranlık" davası

Büktel'in Günlükleri

Ö. Nutku Skandalı

Skandalın özlü rehberi

Skandalın videosu

 Burak Caney sapığı

 Demirkanlı yalanları


 Büktel biyografisi 

İlkemiz

Büktel'in Gör Dediği

Polemik

Arşiv

Şiir Sayfası

Sinema Sayfası

  Skeç Sayfası

Öykü Sayfası

Theope

"Çığ" Eleştirisi

Nâzım Hikmet

Kim Kimden Ne Çaldı?

Barış Büktel

İletişim

 

Sitemize Yazanlar

 

Acar Burak Bengi

 

Hilmi Bulunmaz

 

Feridun Çetinkaya

 

Coşkun Irmak

 

 

 

Coşkun Büktel'in Eserleri

 

Theope

(Tiyatro Oyunu)

 

 

Theope

( 2. Baskı)

 

 

Shakespeare'siz Herifler

(Tiyatro Oyunu)

 

 

Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları

(Eleştiri)

 

 

Eleştiren Oyunlar

(Çeviri/Telif)

 

 

Tilki / D. H. Lawrence

(Çeviri)

 

 

"Yönetmen Tiyatrosu"na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet Savunması

 

(İnceleme-Eleştiri)

 

 

Fiyasko

(Roman)

 

 

 

 

 

Fiasco

(Novel)

translated by

Feyza Howell

 

 

 http://twitter.com/coskunbuktel

 

 

 

 

 

 

Linççilerin "sıvaları" dökülüyor:

 

COŞKUN BÜKTEL'İ "KÜFÜRBAZ" DİYE NİTELEYEREK BÜKTEL'E KARŞI GÜYA "TEMİZ TİYATRO" ADLI BİR LİNÇ KAMPANYASINA KATILMIŞ OLAN LİNÇÇİ YÜCEL ERTEN DİYOR Kİ:

 

Aaa, arkadaşlar şimdi gördüm bu Adem Dinç denen dalyarağı. Bu dörtvereni engelliyorum. Siz de zaten yeteri kadar "ortadaki sandık sike sike usandık" yapmışsınız.

Bozmayın asabınızı bu apdestsizlere :)

 

(KAYNAK: Yücel Erten'in kendi facebook sayfası.)

NOT: Silme, kazıma, "engelleme" gibi sansürcü ve linççi  yöntemlere karşı, üstte linkini verdiğimiz, söz konusu Yücel Erten sayfasını tümüyle aynen kopyalayıp kendi sitemizde yayınladık.

 

Yücel Erten denen bu devlet beslemesi, şımarık ve ağzı bozuk, küstah herif, bir zamanlar DT genel müdürüydü ve Büktel'in eleştirileri yüzünden Theope'yi engellemek, en akılda "kalıcı" marifetiydi.

 

Aşağıda, Yücel Erten'le bugün facebook'ta yaşadığım macerayı aynen aktarıyorum:

 

 

 

Coşkun Büktel: Yücel
Erten'den, tüm "hayırcıların" değil, yalnızca Yücel Erten ve
yağcılarının seviyesizliğini temsil ettiğini umduğum bir fıkra:

 

Coşkun Büktel

Yücel Erten, paylaştığım için, az öncesine kadar, bu sayfada, tam bu yazının yerinde, durmakta olan fıkrayı ve o fıkranın altına yaptığım yorumu sildiği gibi; sansürcü bir linççiye en yakışan şeyi de yapmayı ihmal etmedi: Facebook sayfasını bana yasakladı. Yücel'in sildiği ahmakçasına iğrenç fıkrayı kaydetmemiştim ama neyse ki, yorumumu kaydetmiştim. İşte (garibanları görünce "ortada sıçan" yapmayı seven ama Coşkun Büktel'i görünce çil yavruları gibi dağılıp bütün kapıları sımsıkı kapayarak başını kuma gömmekten ve "Büktel yoktur" hayaline sığınmaktan başka çare bulamayan) Yücel ve linççi hınk deyicilerinin, kimse görmesin diye sildikleri Coşkun Büktel yorumu:

AKP'ye karşı somut kanıt ve belgeler yerine kendi ilkelliğimizi sergilemekten başka işe yaramayan bu ahmakçasına alakasız ve iğrenç fıkralarla mücadele vermek zorunda kalıyorsak, AKP'nin önü açık demektir. Boku yedik demektir. Umarım bu fıkra tüm "hayırcıların" değil, yalnızca Yücel'in ve yandaşlarının seviyesizliğini temsil ediyordur.

Zavallı Yücel!... Senin neyine be yavrucuğum, herkesin denetimine açık, şeffaf ve demokrat facebook sayfası?!!... Sen kendini Coşkun Büktel mi sandın?!! Kapa kapılarını daha sıkı kapa!

Ama yazık ki kapıları kapamakta geç kaldın! Pek çok şeyi kaydettim. Göreceksin... Herkes görecek. Zavallı şapşal!
Devamını Gör

3 saat önce

 

Coşkun Büktel ‎"Çüktel, bu yorumun da ancak senin düğünde damat vuran bir dalkürek olduğunu gösterir... Şu yazdığımı herkes bir görsün de sonra engelleyeceğim seni hıyar aleyhisselam!..." diye bir yorum yazmış Yücel Erten bana yanıt olarak..

3 saat önce 

 

Coşkun Büktel

Beni sonra değil anında engelledin. Beni engellemeniz bir şey değil, Theope'yi ve Türk tiyatrosunu da engellediniz ve memleketi engellemeye de talipsiniz. O kötü.

Eğer hâlâ silmemişse Yücel'in yukarıdaki cevabının kaynağı:
http://www.faceboo...k.com/#!/profile.php?id=100000683649577&v=wall&ref=tsDevamını Gör

3 saat önce

 

Birsel Harputlu bencede yazık yaptığı yorum gerçekten seviyesizliğini gösteriyor.bencede kapılarını sıkı sıkı kapatsın.çoşkun bey ben sizi arka sıradakiler dizisi vesilesiyle tanıdım ama yazılarınızı zevkle okuyorum.

2 saat önce

 

Coşkun Büktel Sevgili Yücel, bana cevap yetiştirmeyi bırak da, sevgili linççi arkadaşın Mustafa Demirkanlı gibi, mevsime filan aldırmayıp bir an önce facebook sayfalarında bahar temizliğine (http://tiyatrofanzini.blogspot.com/2009/12/iftirac-lincci-ve-sansurcu-tiyatro.html) başla! Öyle bana kapıları kapamak filan gibi palyatif tedbirlerle paçayı kurtaramazsın.

2 saat önce

 

NOT: KONUYLA İLGİLİ YORUM YAPMAK İSTEYENLER, COŞKUN BÜKTEL'İN FACEBOOK SAYFASINA GİRİP YORUM YAPABİLİRLER. BÜKTEL'İN FACEBOOK SAYFALARININ TÜMÜ (HER MİLİMETRE KARESİ) İLK GÜNDEN BERİ BÜKTEL'İ ARKADAŞ OLARAK EKLEMİŞ OLSUN VEYA OLMASIN "HERKESE" AÇIKTIR VE BÜKTEL, İŞİNE GELMEYİNCE KİMSEYİ AMA HİÇ KİMSEYİ SİLMEYE VEYA "ENGELLEMEYE" KALKIŞMAZ.

 

 

 

 

 

 

 

DÖRT YIL ÖNCE (6 MAYIS 2006) BEN DEMİŞİM Kİ:

 

 

 

 

 

(...)

 

Demirkanlı, “sunuşunun” ikinci paragrafına şu yalanla başlıyor

 

Efendim, Büktel, vakti zamanında  —Rahmi Dilligil zamanında—Devlet Tiyatroları’na sanatçı kadrosundan girmek istemiş, oyunculuk yapmayacağına göre sanatçı kadrosuna giremeyeceği iletildiğinde de: “Öyleyse ben de onlardan yönetmen kadrosu isterim!” demiş.  

 

Peki bunu kime demişim? İstanbul DT müdürü Nesrin Kazankaya’ya... Peki Kazankaya’ya bunu söylediğimde, Kazankaya’nın genel müdürü Rahmi Dilligil miydi, yoksa Lemi Bilgin miydi? Lemi Bilgin’di... Oysa Demirkanlı, olayın Rahmi Dilligil zamanında geçtiğini özellikle vurguluyor. Dönem belirtmek zorunda olmadığı halde, cümlenin içine iki tire koyarak parantez açıyor ve cümlenin akışını bozarak, anlattığı olayın -Rahmi Dilligil zamanında- yaşandığını özellikle belirtiyor. Peki Demirkanlı bu adi yalana niçin başvuruyor?  

 

Bu apaçık adi yalanın, yalandan çok daha öte, çok daha iğrenç ve sinsi bir yönü var. Demirkanlı, bu yalanla, beni, (şu günlerde zimmet suçundan mahkûm olmasıyla yeniden gündeme gelen) Rahmi Dilligil ile ilişkilendirmeye çalışıyor. Oysa “sunuşunu” yaptığı  yazımda Rahmi Dilligil’in adı yalnızca bir tek cümle içinde geçmektedir. O cümle de şundan ibaret (anlaşılır olması için, önündeki ve ardındaki cümleyle birlikte aktarıyorum):

 

“Dramaturg olarak girmek istesem, çok daha önce girerdim. Genel müdürken Rahmi Dilligil, eski eşim DT oyuncusu Nalan Örgüt ve DT yönetmeni Şakir Gürzumar aracılığıyla bana dramaturg kadrosunu teklif etmişti. Reddetmiştim.”

 

Yani, Demirkanlı’nın iddia ettiğinin tersine, ben, Rahmi Dilligil zamanında herhangi bir kadroya girmek için başvuru yapmadığım gibi, bana gelen teklifi de reddetmişim. Yani, Demirkanlı’nınki yalan değil, katmerli yalan. Dilligil zamanında benim öyle bir başvurum varsa, Demirkanlı belgelemek zorundaydı.

 

(KAYNAK: Büktel, "MUSTAFA DEMİRKANLI SİNSİ YALANLAR VE TAHRİFLERLE OKURLARI CAYDIRMAYA ÇALIŞIYOR" 6 MAYIS 2006)

 

Peki demirkanlı yukarıda belgesini bir kez daha sergilediğim dört yıl önceki o "katmerli" yalanından (iftirasından) utanmış, pişman olmuş ya da ders almış mı? Ne gezer!...

 

 

BUGÜN (24 AĞUSTOS 2010) LEMİ BİLGİN VE AYŞENİL ŞAMLIOĞLU'NUN REKLAM ADI ALTINDA SADAKA VEREREK DEVLET BÜTÇESİNDEN BESLEDİĞİ, ON PARMAĞINDA ON İFTİRA KARASIYLA, LİNÇÇİ MUSTAFA  DEMİRKANLI, HÂLÂ KALKMIŞ, TABİİ Kİ HİÇBİR BELGE YA DA TANIK GÖSTERMEDEN, COŞKUN BÜKTEL'İN, DT'YE GİREBİLMEK İÇİN ESKİ EŞİNİ KULLANDIĞINI ÜSTELİK BİR DE BUNU GİZLEDİĞİNİ YAZABİLECEK KADAR ŞEREFSİZLEŞEBİLİYOR:

 

 

 

 

(...)

 

Coşkun Abin açıklamamış ama ben açıklayayım, eski eşinin katkısı, ricasıyla Devlet Tiyatroları'na girecekti,

 

(KAYNAK: Demirkanlı, “Lütfen benim Aşil topuğum(*) olma" ve "yakinda pembe dizi yazmaya baslarsan valla sasirmam:)” 24 Ağustos 2010) (Sansürcü Demirkanlı, yukarıda aktardığımız ifadesini, daha önce pek çok kez yaptığı gibi, metinden silip çıkarabilir veya metni toptan yok edebilir ya da linkini değiştirebilir. Garantili olması için, Demirkanlı'nın yazısını yayınlamış olan Hilmi Bulunmaz'ın ilgili sayfasına da link verelim: tiyatroyun.blogspot.com)

 

 

NOT: Devlet bütçesiyle bu şerefsiz iftiraları besleyen Lemi Bilgin ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun tarih taksiratlarını affeder mi bilmem ama ben, kendi payıma affetmeyeceğim, çünkü:

 

Mustafa Demirkanlı'yı midesi kaldırabilen, Demirkanlı'dan iğrenmeyebilen herkesten, tüm samimiyetimle, iğreniyorum.

 

CB / 30 Ağustos 2010

 

 

 

 

 

 

ARŞİV 24 Nisan 2007:

 

 
 
 
Beni bu defa da Hilmi Bulunmaz üzerinden

suçlamaya kalkan

 

DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA) SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP

 

 

(...)

Mustafa Demirkanlı, umarım sözünü tutar ve bundan böyle (ismimi vererek ya da vermeden veya kendisi başka bir isim ardına gizlenerek veya örneğin, hacklenmeden kurtulduğu halde aylardır bir tek yazı yazmayan ve aslında söyleyecek bir şeyi kalmadığı için "hacklendim" numarasına yatmış olan, kimliği belirsiz, sanal şahıs Burak Caney sapığını tekrar devreye sokarak) bana sataşmaya kalkışmaz. Ama eğer kalkışırsa, Demirkanlı'ya cevap vermek için bir şartım var: Önce, belgelediğim tüm yalanları için ("tekrar okuyunca yanlış anlaşılabileceğimi anladım, aslında şöyle demek istemiştim" tarzında önemsizleştirme gayretine girmeden) açıkça/mertçe/Türkçe/netçe, hesap verecek ya da özür dileyecek. Ve bundan böyle Büktel hakkında herhangi bir suçlama yaparsa, o suçlamayı, kanıta muhtaç kanıtlarla, salakça iddialarla değil, Büktel'in kendi ifadeleriyle "somut" olarak, direkt kaynak göstererek, kanıtlayacak. Böyle yapmazsa, bundan böyle, (Burak Caney sapığını asla cevaplamadığım gibi) artık Demirkanlı'yı da cevaplamayacağım.

Ben hayatımı, onun yalnızca birkaç saniyede uydurduğu kasıtlı yalanları çürütmek için, günlerce kanıt belge toplamakla, bu kanıtları mantıklı ve tutarlı bir kompozisyon içinde okurlara sunmak için kılı kırka yarmakla, daha fazla harcamak zorunda değilim. Büktel/Demirkanlı Polemiği'ndeki yazılara rağmen Demirkanlı'nın ne mal olduğunu hâlâ anlamayanlar kaldıysa, zaten anlamak istemiyorlar demektir.

Coşkun Büktel / 24 Nisan 2007

 

Yukarıdaki yazının tamamını okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA)SON OLMASINI UMDUĞUM CEVAP

 

NOT: Benim, onca yazıdan sonra, artık  iftira makinası, linççi sapık Demirkanlı için söylenecek yeni bir şeyim yok. Ama o sapığı bir iftira enstrümanı olarak kullanmak üzere, reklam adı altında sadaka vererek, devlet bütçesinden besleyenlere (Lemi Bilgin, Ertuğrul Günay, Ayşenil Şamlıoğlu, vb.) daha söyleyecek pek çok şeyim var. İnadına besleyin siz bu apaçık iğrenç iftiraları!... Umarım, Tarih taksiratınızı affeder.

Ben, artık, Mustafa Demirkanlı'yı midesi kaldırabilen, Demirkanlı'dan iğrenmeyebilen herkesten, tüm samimiyetimle, iğreniyorum!

 

DEMİRKANLI'NIN, (önceki yazılarımla belgelenerek mahkum edilmiş iftiralarını, okurların balık hafızasına güvenerek bir kez daha piyasaya sürmek amacıyla)   yazdığı son "yazıyı"(!) okumak için, lütfen, TIKLAYINIZ!

 

 

 

 

 

 

Son sözü o söyledi ve... Hepsi susmak zorunda kaldı


 

IRKÇILIK BAHSİNDE, OLAN BİTENİ TÜM LİNKLERİYLE BİR ARAYA TOPLAYIP, HEPSİ DEFOLU "TARAFLARIN" KUSTURUCU İĞRENÇLİKLERİNİ BELGELEYEN EN SON "TARİHİ" YAZISIYLA, FERİDUN ÇETİNKAYA;

YALNIZCA BİR YAZAR OLARAK İFADE GÜCÜNÜN VE USTALIĞININ ZİRVESİNDE OLDUĞUNU KANITLAMAKLA KALMIYOR; TÜRK TİYATRO TARİHİNE BIRAKTIĞI TANIKLIKLA, BİR KEZ DAHA, TİYATROMUZA EN YARARLI KATKILARDAN BİRİNİ GERÇEKLEŞTİRİYOR.

BU YAZIDAN SONRA, ÇETİNKAYA'NIN İFADESİYLE, "kırdığı vazonun suçluluk duygusuyla divanın altına saklanan çocuk gibi, sanki susunca yediği 'ırkçılık cadı kazanı', 'iftira' ve 'sansür' haltları unutulacakmış gibi, bu meselenin bu şekilde örtbas edilip bir an önce unutulmasını bekliyor" OLAN BİLEYCİ KURHAN'IN, YİNE ÇETİNKAYA'NIN İFADESİYLE, "kuyruğunu kıstırıp susmayı tercih ettiğine" BAKILIRSA;

FERİDUN'UN YAZISI, (ON PARMAĞINDA ON İFTİRA KARASIYLA TÜRK TİYATROSUNUN "İKTİDAR YALAKALIĞINA MUHALİF" DEĞERLERİNE SALDIRMAKLA YETİNMEYİP, MENFAATLERİ ÇELİŞTİĞİNDE, KENDİLERİ GİBİ LİNÇÇİ TUNCAY ÖZİNEL'E BİLE İFTİRA ETMEKTEN ÇEKİNMEYECEK KADAR GÖZÜ DÖNMÜŞ) İFTİRACI LİNÇÇİLERE KARŞI, BUGÜNE DEK YAZILMIŞ EN ETKİLİ YAZIDIR.
 

 

OKUMAK İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ:

Tiyatronun
Dolmabahçe Mutabakatı


Feridun Çetinkaya / 24 Ağustos 2010

 



***

NOT 1:

DAHA ÖNCE NELER OLMUŞTU? DAHA ÖNCE OLANLAR SİTEMİZDE NASIL YANSIMIŞTI?

"EFENDİCE" YAZMAYA ÖZEN GÖSTEREN ÇETİNKAYA'NIN LİNK VERMEYE GEREK GÖRMEDİĞİ


Bileyci Kurhan'ın iftirada sınır tanımayacak kadar çılgınlaşması, onu linççi dostları dahil tüm tiyatro insanlarımız için, domuz gribinden bile daha tehlikeli kılıyor

BAŞLIKLI YAZISINDA
COŞKUN BÜKTEL, BU IRKÇILIK İFTİRASINDA DA "ÇIBAN BAŞI" OLAN, (LİNÇÇİ, TEHDİTÇİ, SANSÜRCÜ, FECİ FELSEFECİ*, "BİLEYCİ KURHAN" YA DA ÇETİNKAYA'NIN TERCİH ETTİĞİ BİR BAŞKA DEYİŞLE: "ÖMER F. KURHAN") HAKKINDA NELER DEMİŞTİ?

*"Feci felsefeci" Bileyci Kurhan'ı felsefeci sanıp da "bir felsefeci nasıl olur da sansürü destekleyebilir veya sansürcü iftiracı Mustafa Demirkanlı'nın sansür kararını övebilir?" diye sakın şaşırmayın! Bileyci Kurhan, her şeyden önce bir tehditçidir ve tehdit, sansürün en tehlikeli biçimlerinden biridir. Bileyci Kurhan ayrıca linç kampanyacısıdır ve bütün linççiler sansürcüdür.

(KAYNAK:Büktel, ÇETİNKAYA'NIN "Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin istifa etmelidir" BAŞLIKLI YAZISINA SUNUŞ.)

***

NOT 2:

İŞTE IRKÇILIK İFTİRASI SKANDALIYLA İLGİLİ coskunbuktel.com ARŞİVİ


BİR IRKÇILIK PROTESTOSU,
BİR IRKÇILIK İFTİRASI VE
BİR İFTİRACI LANETLEMESİ:


 


Feridun Çetinkaya'dan bir arşiv yazısı / 22 Ocak 2009:

Tiyatrocu Nedim Saban’ı hedef alan ırkçı saldırıyı kınıyorum

 


Bileyci Kurhan'dan dün yayınlanmış bir yazı /19 Kasım 2009:

Feridun Çetinkaya’nın Irkçılığın Avukatlığına Soyunması Neyi İma Ediyor?

 


...Ve Coşkun Büktel bugün iftirayı lanetliyor / 20 Kasım 2009:

Bileyci Kurhan'ın iftirada sınır tanımayacak kadar çılgınlaşması, onu linççi dostları dahil tüm tiyatro insanlarımız için, domuz gribinden bile daha tehlikeli kılıyor

 

 


FERİDUN ÇETİNKAYA, KENDİSİNİ NEDİM SABAN'A YÖNELİK BİR IRKÇI SALDIRININ "AVUKATI" VE BİZZAT BİR "IRKÇI" OLMAKLA SUÇLAYAN

"FECİ FELSEFECİ" BİLEYCİ KURHAN'IN İDDİALARINI BİZZAT NEDİM SABAN'IN TANIKLIĞIYLA YALANLIYOR;

NEDİM SABAN'IN TANIKLIĞI DAHİL TÜM SOMUT KANITLARI HİÇ İPİNE TAKMAYAN "FECİ FELSEFECİ" KURHAN İSE, ÇETİNKAYA'NIN CEVAP YAZISININ SANSÜRLENMESİNDEN YANA ÇIKARAK, ÇETİNKAYA'NIN 10 AY ÖNCE IRKÇILIĞA KARŞI YAZI YAZMIŞ OLMASI VE BUGÜN DE IRKÇILIĞA KARŞI OLDUĞUNU İFADE ETMESİ, ONUN IRKÇI OLMADIĞINI GÖSTERMEZ, DİYOR:
 


 


Feridun Çetinkaya / 20 Kasım 2009:

Büktel'in editör notuyla

Ömer F. Kurhan’ın Nedim Saban’ı bahane ederek Feridun Çetinkaya’ya yönelttiği ırkçılık iftirasını bizzat Nedim Saban yalanlıyor
 


Bileyci Kurhan /20 Kasım 2009:

Büktel'in editör notuyla

“Irkçılığın Avukatlığına Soyunan Feridun Çetinkaya’nın Kullanım Ömrü Çabuk Bitti”

 


YAZILARI OKUMAK İÇİN,

LÜTFEN ALTI ÇİZİLİ BAŞLIKLARI TIKLAYINIZ!
 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

Hem altın değerinde
hem de bedava
 

 

 

 



 

HİLMİ BULUNMAZ, "CANIM KARDEŞİM" DEDİĞİ TUĞRUL TÜLEK'İ SERT ELEŞTİRMESİNE RAĞMEN; ONA (HAYAL YA DA SANAL DÜNYASINDAN YERYÜZÜNE İNİP YERE SAĞLAM BASMASINI SAĞLAYACAK) ALTIN DEĞERİNDE VE TÜLEK'İN BİLDİĞİ KLİŞELERDEN TAMAMEN FARKLI BİRTAKIM HAYAT DERSLERİ VERİYOR. (UMARIM TÜLEK ÖFKEYE VEYA KOMPLEKSE KAPILMAKSIZIN YARARLANMAYI BAŞARIR.)

 

 

 

NEYSE, TÜLEK YARARLANMASA BİLE OKURLARIMIZ MUTLAKA YARARLANACAKTIR. İŞTE TADIMLIK OLARAK KÜÇÜK BİR SEÇME:

 

 

 

 

 

 

(...)

 

 

 

 

 

Tuğrul Tülek diyor ki:

 

 

 

 

"Politikanın insanları birbirine yabancılaştıran bir şey olduğunu düşünüyorum."

Beni şaşırtıyorsun, Tuğrul! Sen bu kıt aklınla, nasıl oluyor da tiyatro sanatıyla uğraşabiliyorsun; inanılır gibi değil. 12 Eylül Faşizmi ve bu faşizmin günümüzdeki gölgesi, senin gibi tiyatroyla uğraşan birini bile bu denli "nihilist", bu denli "pasifist", bu denli "goşist", bu denli "pragmatist", bu denli "makyavelist", bu denli "ben işime bakarım abicimci", bu denli "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparımcı", bu denli "hap yap, para kapçı" yaptıysa vay memleketin hâline!!!

Canım kardeşim, politika, insanları birbirine yabancılaştırmaz; tam tersine insanları birbirine yakınlaştırır. Örnekse, AKP'ye üye olanlar ve bu partide politika yapanlar "ticaret burjuvazisi" ideolojisiyle birbirine sıkı sıkıya yakınlaşırlar. Yine örnekse, sahtesine üye olmamak koşuluyla, bir komünist partisine üye olanlar, "sınıfsız bir toplum" ideolojisiyle hem partili olarak birbirine yakınlaşırlar ve hem de bu partinin politikası gereği, işçi sınıfıyla yakınlaşarak, bu sınıfın bir bireyi olarak yoldaşlık anlayışını sürdürürler.

Tuğrulcuğum, televizyon dizilerinden birazcık sıyrılıp kendine kitap okuyabilecek bir ortam oluşturursan, (hiç sanmıyorum ya) belki sen de politikanın insanları birbirlerine yakınlaştıran bir iş, bir eylemlilik olduğunu anlarsın.

Tuğrul Tülek diyor ki:

"Benim kendime ait bazı değerlerim var ve bu değerler benim açımdan bir dünya oluşturuyor."

Nedir onlar? Ben, seninle yapılan ve tam dört sayfa süren röportajı okudum ve bu dört sayfalık röportajda "senin kendine ait herhangi bir değerin olduğunu" asla görmedim. Canım kardeşim, tam dört sayfa boyunca, osuruktan lâflar etmişsin. Seninle bu dört sayfalık röportajı gerçekleştiren Rengin Arslan, osuruktan sorular sormuş. Seninle yapılan bu dört sayfalık sade suya tirit röportajı basanlar, başta LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı olmak üzere, bütün LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi ailesi osuruktan lâflarla hayatlarını tüketiyorlar. Sen, Rengin ablan ve seni gaza getiren herkes, Türkiye tiyatrosunun hızla, hem de şimşek hızıyla çürümesi, küflenmesi ve ceset hâline gelmesi için saf rolüne girerek, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için saf tutup secdeye varıyorsunuz.

Kendini hiç zorlama Tuğrulcuğum; dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir palavrayı önümüze sürüyorsun. Nev-i şahsına münhasır değerler silsilesi olmaz. Her türlü insanî değer, mutlaka gelir politika "duvarına toslar". Tuğrulcuğum, niye kendini kuvözdeki bebek gibi görmeye çalışıyorsun. Senin olduğunu sandığın değerlerin tümü, daha sen dünyaya gelmeden çok önceleri, kanıksanmış ilişkilerin sana şimdi ezberlettiği melankolik yalnızlıklardan başka bir şey değil.

 

 

 

 

 

HİLMİ'NİN TÜLEK'E BEVAVA VERDİĞİ ALTIN DEĞERİNDEKİ HAYAT DERSLERİNİN TÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN, AŞAĞIDAKİ ACAİP BAŞLIĞI TIKLAYINIZ:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-/*^"_'//=)(X%$&?!!!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"Sevgili Coşkun abi;

Eğer ki sanatçılar için talep beklemek önemli değilse reyting raporları da önemli olmamalıdır.
Madem öyle sanatçı reyting raporunu internet sitesinde yayınlamaz.
Çok severek ve emek vererek dahi üretse bir ürününü.
...O reyting raporları satış garantisini sağlayan yegane ögedir.
Reyting raporları sanatçıyı söz konusu raporu rakamsal olarak yükseltmek için tedbir almaya yöneltmektedir.
Reyting raporları;
Kazanç ya da kayıp hesaplaması ve piyasayının kollanmasının ta kedisidir."

ÖZGÜR SÜLEN 12 Temmuz 2010 (Ekonomist, Yıldız Üniversitesi Oyuncuları eski elemanı.)

 

Çok haklısın, Özgür!

İşte o nedenle televizyonda sanat yapılamaz. Çünkü televizyona yapılan işlerin tek başarı kriteri vardır. Reyting.

Ben, bir sanatçı olarak değil, daha çok, bir taktisyen, bir danışman olarak çalışıyorum televizyonda... Ha, bu arada yaptığım işin içine, milyonlarla ifade edilen bir seyirci kitlesi için anlaşılır ve yararlı olacak bir şeyler koymaya çalışıyorum. Ama bu, yaptığım işi sanat kılmaya yetmez. Ben televizyonda sanat yapmıyorum. Yaptığım şeyin sürdürülebilirliğini sağlayan tek başarı kriteri reyting. O nedenle, yapılan işin başarısını okurlara reyting rakamlarıyla anlatıyor, başarıdaki Coşkun Büktel payını değerlendirebilmeleri için de, yazdığım sahnelerden örnekler aktarıyorum.

Yani benim sanatçılığımı lütfen kimse yazdığım diziyle değerlendirmeye kalkmasın! Oradaki başarı, sanatsal bir başarı değildir.

COŞKUN BÜKTEL 13 Temmuz 2010

 

"Biz nasil bir ulkede yasiyoruz :)))))
herkes degisim icinde herkes ama
Sen Coskun abi;
yakinda pembe dizi yazmaya baslarsan valla sasirmam:)
Fazil Say danda 2020 ylinda arabesk album bekliyorum"

ÖZGÜR SÜLEN 16 Ağustos 2010 (Ekonomist, Yıldız Üniversitesi Oyuncuları eski elemanı.)

KAYNAK: Facebook.

 

THEOPE YAZARINA ANCAK SEFALET Mİ YARAŞIR?

Coşkun Büktel

Dizileri yazmayı ve dizilerde oynamayı reddettiğim dönemde, eleştiri yazılarım yüzünden aforoz edildiğim ve tiyatrolara yaptığım başvurular da kabul edilmediği için, yıllarca, AKM'nin karşısında kitap tezgâhı açarak, herkesin gözü önünde, seyyar satıcılık yapmış ve oğlumla birlikte yarı aç, yarı tok yaşamakla yetinmiştim. O dönemde bir tek kişi çıkıp da iki satır yazarak, Theope gibi bir oyunu aforoz etmenin ve yazarını süründürmenin insanlık dışı bir vandalizm olduğunu kamuoyuna duyurmaya kalkışmadı. Herkes, "bana ne", dedi. Ama bir gün gelip kitap tezgahı açmama belediye ve polis izin vermeyince, hiçbir gelirim kalmadı. Bu durumda oğlumla birlikte açlıktan ölmeyi tercih etseydim, kimsenin itirazı olmayacak, kılı kıpırdamayacak ve herkes, "ölmeyi kendi seçti, bana ne", diyecekti.

Ne var ki, ben ölmek yerine, oğlumun da oyunculuk yaptığı, dördüncü yılına girecek başarılı dizi "Arka Sıradakiler"de, idealist bir öğretmenin öyküsünü anlatarak, dört yıldır, hayatımda ilk kez iyi para kazanıp oldukça rahat bir hayata kavuştuğum için, şimdi bana kızıyor, beni pembe dizi yazarı olmakla suçluyorlar. Sanki ölmediğim için ayıp ettiğimi düşünüyorlarmış gibi, artık, "bana ne" demiyor, benden hesap soruyorlar. Hem de sırf linççi alçaklar değil, beni seven "dostlarım" da...

CB / 17 Ağustos 2010


 

 

 

 

 

 

BÜKTEL'İN NOTU 15 Ağustos 2010:

Mustafa Demirkanlı adlı sahtekâr, sitemizin tabelasındaki yeni ve bu dönem için çok daha gerekli şiarımızın (sloganımızın) sonunda (bir yıldan fazla süredir) yer almakta olan mavi asteriks (*) linkini tıklayarak, önceki "tabela şiarımıza" (tabela sloganımıza) ulaşabileceğini bilmiyor. Önceki şiarımızın "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımızda defalarca tekrarlandığını dolayısıyla onu ortadan kaldırmayı asla düşünemeyeceğimizi ve günün birinde kafamıza saksı düşüp de onu kaldırmayı düşünsek bile o şiarımızı sonsuza dek ortadan kaldıramayacağımızı bilmiyor. Sahtekâr Mustafa, sözünü ettiği önceki şiarımızın tam ifadesinin ne olduğunu bile bilmiyor. (Ya da aslında domuz gibi biliyor ama, okurlar Google'da bulamasınlar diye tam ifadeyi yazmak yerine başka bir şey yazıyor.) Önceki şiarımızın tam ifadesi şudur: "İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim."

Yazdığı konuda hiçbir şey bilmeyen, araştırıp öğrenmeye gerek görmeyen, on parmağında on karayla kasten, alçakça, psikopatça iftira atarak, aşağıda aktardığımız yazısında Büktel'in önceki şiarını "sitesinden yok ettiği"ni söyleyen (yani Kış ortasında "Bahar Temizliği" yaptığını iddia ederek Büktel'e iftira eden); bu apaçık iftirayı telaffuz ederken kösele suratında en küçük bir utanç belirtisi görülmeyen; okurları Büktel hakkında dezenforme etmek uğruna her türlü iğrençliği göze aldığı fark edilen; zavallı sahtekâr Demirkanlı'yı eleştirmenin bir anlamı ve yararı bulunmadığını biliyoruz. O nedenle biz bu yazıları, bir sahtekar psikopatı rehabilite etmek amacıyla değil; onu reklam adı altında sadaka vererek besleyip büyüten ve üstümüze salıp bize musallat eden iktidar temsilcisi "bürokratları" (Ertuğrul Günay, Lemi Bilgin, Ayşenil Şamlıoğlu, Orhan Alkaya, vb gibi) eleştirmek ve okurları aydınlatmak amacıyla yayınlıyoruz.  

 

GÜNCELLEME (14 Ağustos 2010)

Bir alt kutudaki (henüz bir hafta önce yayınladığımız)

"MUSTAFA DEMİRKANLI'NIN SON SAHTEKÂRLIĞINI FOTOĞRAFLA BELGELEDİK

başlıklı belgeli habere karşı dilini kedi yutmuş gibi susmaktan başka çare bulamayan, onlarca kez belgelenmiş sahtekârlığını bir kez daha belgelemiş olmamızdan zerre kadar utanmayan "yüzsüz" Demirkanlı; kendisiyle ilgili yazdıklarımıza cevap veremeyince, bu kutuda anlattığımız fıkraya cevap vermiş.

"HİPNOZLA 7 GÜNDE İNGİLİZCE ÖĞRENMİŞ" BİRİYLE KISA SOHBETİM başlıklı fıkramızı, −iğrenç bir mizanpaj ve fıkra metnimizde bulunmayan onlarca anlamsız ve gereksiz ve dikkat çelici bölme çizgisi (/) ekleyip tahrif ederek− yayınlayan, linççi sansürcü Demirkanlı; sansürcüler için gayet doğal olarak, metnin aslına link vermeye elbette ki kalkışmamış.

Ama zavallı sahtekârımızın asıl niyeti bizim fıkramızı yayınlamak olmadığı için, (linççilerin kirli yöntemlerini kullanmaya asla tenezzül etmeyeceğimizi artık herkes öğrendiği halde, belki buna inanacak birkaç dangalak hâlâ bulunur umuduyla) söz konusu fıkramızın başına (orta zekâlı hiçbir okuru kandırması mümkün olmayan) şu ahmakça yalanları ekleyerek, "ben sahtekâr olabilirim ama sen de benim kadar yalancısın" mesajını vermeye çalışmış:

C.B.: Adımı vermeden ve adını vermeden eleştirecek kadar alçak değilim.

“Adımı vermeden ve adını vermeden eleştirecek kadar alçak değilim.” mealinde bir şiarı vardı Sayın Büktel’in, bu cümleyi sitesinden yok ettiği için aklımda kaldığı kadar nakşettim. Sayın Büktel, “Bu yalan, aynen bu cümleyi ispat etsin, bir jeep” demeden önce “Orijinal kaynağı” görünür kılar tabii ki, sitesi 2 gündür sorun yaşıyor, soldaki linkler kullanılmaz durumda, kayıtlar tabii ki elimizde, ama bunlar önemli değil, suç unsurlarını yok etmeye çalışıyor şu sıralar, devam etsin. Önemli olan, “adını vermeden” eleştirmeyen Büktel’in kimi eleştirdiğini anlayanlara bir yarışma sorusu; Aşağıdaki metinde Büktel’in kimi eleştirdiğini anlayan ilk 3 kişiye -Televizyona iş yapmadığımız, altın ticaretiyle uğraşmadığımız için- ancak Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nin 5 yıllık aboneliğini veriyoruz. Jeep’ler filan bizim rüyamıza bile giremiyor, okurlarımız da hayal etmesin. MUSTAFA DEMİRKANLI

(KAYNAK: http://tiyatrodergisi.com.tr/yazi.php?hng=205)

 

"HİPNOZLA 7 GÜNDE İNGİLİZCE ÖĞRENMİŞ" BİRİYLE KISA SOHBETİM

 

 

Bir tiyatro kokteylinde, "İngilizce'yi Hipnozla 7 Günde Öğrenin" programına katılmış ve 7 günde İngilizce öğrenmiş biriyle tanıştım.

"What is your name?" diye sordum adama.

Bön bön yüzüme baktı.

"Soruyu anlamadınız mı?" diye sordum.

"Galiba İngilizce bir şey sordunuz, di mi?" diye karşılık verdi.

"Evet," dedim, "İngilizce konuşalım diye basit bir şey sordum."

"Maalesef, burada İngilizce konuşamam, Coşkun Bey!" dedi.

"Nasıl yani? Burası kalabalık diye utanıyor musunuz?"

"Yok canım ben çok sosyal bir insanımdır Coşkun Bey, kalabalığı severim."

"E, öyleyse niye burda İngilizce konuşamıyorsunuz?"

"Şey! İngilizce'yi hipnozla öğrendiğimden, İngilizce konuşabilmek için hipnoza girmem gerek. Ama hipnetorum burda değil."

"Hipnetor mu? O kim?"

"Kurs hocamız. Bizi hipnoza sokan... Kendine 'hipnetor' diyor."

"Anlıyorum... Hocanız kendine gerçekten zengin çağrışımları olan bir isim seçmiş." dedim ve daha fazla samimi olma tehlikesini bertaraf etmek için, kalabalık arasında bir tanıdığımı görmüş gibi yaparak adamın yanından hızla uzaklaştım.

CB / 11 Ağustos 2010

 

 

 

 

 

 

 

GÜNCELLEME 3:  7 Ağustos 2010

 

Mustafa Demirkanlı, bizim yayınımızdan sonra, sitesinde bir yıldır yüzsüz ve imzasız olarak yayınladığı “Hiç Çıldırma Bre Büktel!” başlıklı yazıdaki orostopolca iftiraların altına iki gün önce kendi imzasını atmak, yazının (bir yıldır boş duran) yazar çerçevesinin içine kendi fotoğrafını koymak zorunda kalmıştı.

 

Ama her sıradan okurun bile kalleşçe, orostopolca yazılmış somut iftiralardan ibaret olduğunu kolayca görebileceği nitelikte olduğu için, bizim ibret verici bir belge olarak ana sayfamızda virgülüne dokunmadan yayınlamaktan çekinmediğimiz “Hiç Çıldırma Bre Büktel!” başlıklı yazının altındaki imzasını, sahtekâr Demirkanlı ancak 24 saat tutabildi. Dünkü güncelleme yazımızdan sonra sahtekâr Demirkanlı, tekrar zikzak yaparak, yazıyı yeniden imzasız ve sahipsiz bıraktı. Yazar çerçevesinden çıkardığı kendi fotoğrafının yerine ise "yüzsüz" bir siluet koydu.

 

Demirkanlı psikopata bağladığı için, bu güncellememizden sonra ne yapacağını kestirmemizin olanağı yok. Yazıyı, daha önce pek çok kez yaptığı gibi tamamen silip sansür edebilir. Yazının altına bir başkasının imzasını atabilir. Yazar çerçevesinin içine, bir dansöz, bir penis, bir ördek, bir çömlek ya da ne bileyim bir gergedan koyabilir. Ya da bir zikzak daha yapıp ismini ve resmini yeniden koyarak yazıyı yeniden sahiplenmeye karar verebilir. Yazıyı silip yerine, "espri" olsun diye "Ufo'lar Coşkun Büktel'i Kaçırdı" biçiminde bir manyak haber veya ne bileyim, örneğin, "Mustafa Demirkanlı onurundan kalan son kırıntıları satıyor! Yok mu arttıran?" diye yeni bir "çığlık" ilanı koyabilir. Bir psikopatın ne yapacağını önceden tahmin etmek mümkün de değil, gerekli de değil. Merak eden okurlar sahtekâr psikopatın bundan sonra neler yapacağını haberimizin ilk bölümünde verdiğimiz linkten takip edebilirler.

 

Peki, biz bu yazıyı neden yazıyoruz? "Yüzsüz" iftiracıların imzasız yazılarına yer verdiği ve bu vahim sahtekârlığı sulandırmak gayretiyle olmadık taklalar attığı sırf bu haberimizdeki belgelerle bile apaçık kanıtlanabilen; bir yalan makinasından daha üretken bir yalancı ve iftiracı olduğu, "Demirkanlı Yalanları" başlıklı sayfamızda onlarca belgesiyle görülebilen; Türk tiyatrosunun yakasına (Hilmi Bulunmaz'ın çok isabetli ifadesiyle) "Kırım Kongo kenesi gibi yapışmış" bu sahtekâr linççiyi, reklam adı altında sadaka vererek, iktidar, neden 20 yıldır besliyor? 20 yıldır Türk tiyatrosunun kanını emip damarlarına sahtekârlık zehri zerkeden bu zavallı psikopata klinik yardım yerine, neden nakdi yardım yapılıyor?

 

Tiyatral medyamız iktidardan beslenmek amacıyla yayın yaptığı için, bizim somut kanıt ve belgelerimizi ortaya koyarak, iktidara bu soruları soramıyor. Aslında tiyatro medyasının linççi yöneticileri, iktidara bizim somut kanıtlı haklı sorularımızı sormak yerine, 20 yıldır iktidardan beslenmeyi başarmış bu sahtekâr psikopatın dümen suyuna girmeyi ve onun (kendilerini de eleştiren Büktel ve Bulunmaz'a karşı) tezgâhladığı iftira ve linç kampanyasına bile katılmayı tercih ediyorlar. Yani tiyatral yayın yapanların genel linççi karakteri göz önüne alınıp onların merceğinden bakıldığında, aykırı görünen şey, "yalan makinasından daha seri yalan üreten bu sahtekâr psikopat" olmuyor; tam tersine, linççi yayıncıların merceğinden bakıldıkta, belgeli, kaynaklı, linkli, bilimsel yayın yapan dürüst insanlar (Coşkun Büktel, Hilmi Bulunmaz, Feridun Çetinkaya) "aykırı" görünüyor. Örneğin azılı ve tehditbaz linççilerden Ömer Faruk Kurhan (daha yaygın adlarıyla "Feci Felsefeci Kurhan" ya da "Bileyci Kurhan") bu aykırılık nedeniyle çok kızdığı (aslında ırkçılığın baş düşmanı olan) Feridun Çetinkaya'yı ırkçılıkla suçlayabiliyor (Bkz). Mantık ya da ahlakın pabucunu böylesine çirkefçe dama atmış bu iftiracı linççi Kurhan tayfası (ya da suçlarıyla birlikte tarihe gömmeye ve kirli yüzlerinin belgeleriyle dolu arşivlerini yok ederek unutturmaya  çalıştıkları İATP-G çetesi) on yıl boyunca "tacizci" diye damgalayıp aleyhinde kampanya açarak binlerce imza topladıkları (Bkz) (Bkz) (Bkz) (Bkz) (Bkz) (Bkz) Mehmet Esatoğlu'yla bir gün içinde barışıp kucak kucağa gelebiliyorlar.  Esatoğlu kimseden özür dilemediğini, tacizci olduğunu kabul etmediğini bize söylediğine göre, Feci Felsefeci Bileyci Kurhan'ın İATP-G çetesi üyelerinin ve tacize uğradığını yazmış bütün o kızların, on yıllık iftira kampanyası için Esatoğlu'ndan özür diledikleri anlaşılıyor; ama "taciz diye, taciz diye" on yıldır başlarının etini yedikleri insanlar en küçük bir açıklama yapılmaya veya özür dilenmeye lâyık görülmüyorlar.

 

Oysa, Esatoğlu'na karşı taciz kampanyasına imza vermedikleri için BGST sitesinde yayınlanan ilgili yazısında Esra Aşan, Büktel ve Bulunmaz'ı bile suçlamıştı:

 

"Tavır almakta zorlanılmasının nedenlerinden biri Esatoğlu’na tacizci diyebilmek için ortada ‘yeterli' kanıtın olmamasıymış. Mesela, tiyatrocu Hilmi Bulunmaz bu nedenle net bir tavır almakta zorlandığını dile getirirken; Coşkun Büktel’in vicdanı Esatoğlu’nun tacizci olduğunu söylese de yeterli kanıtları olmadığı için net bir tutum alamıyor. Mağdurların yaptığı açıklamalar yeterli bulunmuyor; çünkü Esatoğlu’nu taciz pratiklerini gerçekleştirirken belgeleyen bir kanıt yok. Taciz karşısında taraf olmak ve Esatoğlu’nu daha fazla onore etmemek için nasıl bir kanıt arandığını bilemiyorum."

 

İyi de o zamanlar Barış Manço Kültür Merkezi'nde sunuculuk yapmasına bile tahammül edemediğiniz Esatoğlu'yla şimdi kucak kucağasınız, yan yanasınız, aynı masadasınız! (Bakınız: Esatoğlu'yla, Esatoğlu'na karşı taciz kampanyası açmış iftiracı linççilerin aynı masadaki "işbirliği" fotoğrafı.) Ne oldu bütün o suçlamalar? Ne oldu bütün o on yıllık kampanya? Siz kucaklaştınız ve konuyu kapattınız, öyle mi? Utanmaz Herifler!... Madem ki, siz karşılıklı anlaştınız, halka bok yemek düşer, di mi? On yıl boyunca tacize karşı imza kampanyalarıyla, taciz suçlaması yazılarıyla meşgul  ettiğiniz,  BarışaRock'u sabote edip ocağına incir dikmek pahasına (Bkz) kan davasına yönelttiğiniz, taciz gibi son derece ciddi bir konudaki duyarlıklarını sömürüp aldatarak imzasını aldığınız insanlara (kamuoyuna) bok yemek düşer, di mi? Onlara bir paragraflık "açık, sarih, belirgin ve net" bir açıklama bile borçlu değilsiniz, di mi? Halka hesap verilmez, halktan "biçimine getirip" oy (imza) alınması yeterlidir, di mi?   

 

Bir de kalkmış bizi küfürbaz olmakla suçluyor, linççi orospu çocukları!...

 

Sizin iftiracı, linççi, tehditçi ve iktidar destekli bir "örgütlü melanet" olmanız sorun değil, bizim belgeli iftiracılara, sahtekârlara "orospu çocuğu" dememiz sorun, öyle mi? Ulan sizin sıfat beğenmemeye ne hakkınız var, dangalak herifler?!... Geri zekâlı, psikopat vandallar!... Bize ancak Rahibe Teresa "küfürbaz" derse ciddiye alıp saygı duyarız. Siz kendinizi Teresa mı sanıyorsunuz, linççi teresler?!...

 

Evet, tiyatro dediğimiz mafyanın yuvası olmuş bu iğrenç bataklığın sivrisinekleri, halka, tiyatro sanatına ve "gerçek" sanatçılara zarar verdikleri halde; sayıca kalabalık oldukları için, iktidar temsilcileri tarafından (Ertuğrul Günay, Lemi Bilgin, Ayşenil Şamlıoğlu, Orhan Alkaya gibi "bürokratlar" tarafından) destekleniyor ve besleniyorlar. Beslenemeyenler de, boynunu kırıp beslenme fırsatının (veya sırasının) gelmesini bekliyor; bu arada, "kemiği" hak etmek için, bu eleştirileri yapabilecek vicdan ve cesarete sahip birkaç adama karşı linç ve iftira kampanyaları düzenliyor; kanıtsız, belgesiz, kaynaksız, linksiz ve çoğu zaman da imzasız, kalleş yazılarla, hakikat yanlısı bu birkaç istisnai insana karşı iftiralarla dolu yazılar yayınlıyor; ve en acısı, bu iftira yazılarını yayınlayan site sahibi psikopata, Ertuğrul Günay, Lemi Bilgin, Ayşenil Şamlıoğlu, Orhan Alkaya gibi "bürokratların" reklam adı altında sadaka vermesini sağlıyorlar.

 

Biz yayınlanan yazılardaki iftiraları ibret verici birer belge olarak teşhir edince ne oluyor? O iftiralardan korkmadığımızı gören sahtekâr psikopat, bu sefer, internete kendi elleriyle koyduğu o iftira yazılarını, silmeye, değiştirmeye, tahrif etmeye, (Feridun Çetinkaya'nın nefis yazısının, en az yazı kadar nefis başlığında dendiği gibi) Kış ortasında "Bahar Temizliği" yapmaya koyuluyor.

 

Keşke küfürbaz olsaydım da gerçekten küfredebilseydim (küfür neymiş gösterebilseydim) bu sahtekâr orospu çocuklarına... Bana karşı imzasız yazılarla belgelenmiş iftiralar yayan sahtekârlara orospu çocuğu derken, onlara torpil yapıyor, iltimas geçiyormuşum gibi bir duyguya kapılıyor kendimi kötü  hissediyorum.    

 

 

 

GÜNCELLEME 2 6 Ağustos 2010:

 

(Lemi Bilgin, Ayşenil Şamlıoğlu, Orhan Alkaya, vb gibi "bürokratlar" tarafından reklam adı altında sadaka verilerek suni yemle beslenen) sahtekar Mustafa Demirkanlı'nın, aşağıdaki GÜNCELLEME yazımızda sözü edilen sahtekârlıklarını, yayınladığımız suçüstü fotoğraflarına bakarak okurların kendileri bulabilirler diye düşünmüş, yorgunluk nedeniyle ayrı bir açıklama yazmaya üşenmiştik.

 

Bugün metnin içine bir GÜNCELLEME bölümü ekleyerek, sahtekâr Mustafa'nın sayfada yaptığı sinsi tahrifatı, kolay algılanır bir liste halinde tek tek sıralayarak, daha önce savsakladığımız sorumluluğumuzu yerine getirdik. Eklediğimiz sahtekârlık listesini okumak için, lütfen... TIKLAYIN!

 

 

GÜNCELLEME: Aşağıdaki yayınımızdan "sonra", Mustafa Demirkanlı, iftiracı "Yüzsüz"ün bir yıldır imzasız duran yazısını,  okurlarını "uyarmaksızın", sessizce, gizlice, kendi ismini koyarak imzaladı. Link verdiğimiz sayfada daha bir sürü suç unsurunu aklınca örtbas ettiğini sanan sahtekâr Mustafa'nın bu son alçaklığını, bu kez fotoğrafla belgeledik: KAÇIRMAYIN!

 

 

 

BİR "YÜZSÜZ"DEN, BÜKTEL'E "HODRİ MEYDAN!"

 

 

Lemi Bilgin ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun reklam adı altında sadaka vererek suni yemle beslediği Mustafa Demirkanlı'nın internet sitesinde...

 

Theope yazarı Coşkun Büktel'e "imzasız" yazılarla, kanıtsız, belgesiz, kaynaksız, linksiz biçimde, aklına estiği gibi iftira eden "yüzsüzler", hâlâ cirit atıyor.

 

Herif hem imzasını saklayacak kadar "yüzsüz" korkağın teki, hem de yazısının sonunda "Hodri meydan el mi yaman bey mi yaman görelim Coşkun Efendi!" diye meydan okuyor.

 

Gündemin sıkışık olmadığı bu sıcak yaz günlerinde, "iftiracı yüzsüz"ün “Hiç Çıldırma Bre Büktel!” başlıklı yazısını, ibret verici bir "belge" olarak, ana sayfadan ve virgülüne dokunmaksızın, tam metin olarak yayınlamayı; "kimlerle karşı karşıya" olduğumuzun bir kez daha "belgelenerek" (her zamanki gibi: Mutlaka karşı tarafa linkle "belgelenerek") bir kıl daha netleşmesi bakımından yararlı gördük:

 

iFTİRACI "YÜZSÜZ"ÜN METNİNİN SONUNDA "BÜKTEL'İN NOTU" BAŞLIKLI BİR BÖLÜM BULACAKSINIZ!

 

 

Yazan: "YÜZSÜZ"

Kaynak:

Mustafa Demirkanlı'nın internet sitesi

 

 
“Hiç Çıldırma Bre Büktel!”
 

Coşkun Büktel çıldırmış durumda. Ruhunun kirliliğini yansıtan kirli gri sitesinde sarı beyaz kırmızı Çingene çadırı gibi kocaman upuzun cümlelerle haykırıyor, kükrüyor, tehditler savuruyor ne yapacağını şaşırmış gibi dolaşıyor.
    Mustafa Demirkanlı'nın sitesinde daha önce kullanılan ve tam da yerini bulan gamalı haçlı kolajını sanki bir suç unsuruymuş, bir hakaretmiş gibi veriyor.
    Yahu Büktel dur bir sakin ol.
    Ne var şimdi bunda neden yadırgıyorsun? Neden bu küplere binmelerin?
    Ne ektinse onu biçiyorsun, mahsulün hayırlı olsun!
    Sen kimsenin ehemmiyet vermediği bir iftira ile bir hocayı senelerce suçlamadın mı?
    Sana hak vermediğini söyleyenlere faşizanca baskı kurmaya çalışmadın mı?
    Hem delil var deyip hem yasal yollara başvurmak yerine çamur at izi kalsın yöntemini denemedin mi?
    10 yıllık çabana rağmen insanların senin deli saçması iddianı çok da mantıklı bulmaması ile çıldırıp etrafa baskı yapmadın mı?
    Senelerce sözde delil diye giyotin gibi kullandığın video kaydını kendi adınla yayınlamaya çekinip sonra Burak Caney adıyla yayınlatmadın mı?
    Ya da her kim ise bu Burak Caney, o bulup yayınladıktan sonra ancak yayınlamadın mı? Ve pek bir sarıldığın delilin olan videonu da yayınlamana karşın hala sana hak verenlerin sayısı bir elin beş parmağını bile bulabildi mi?
    Sen değil misin bir hocaya attığın iftira ile ve koparmaya çalıştığın fırtına ile baskıcı, despot faşist kimlik sergileyen?
    Sen değil misin belden aşağı iftiralarla bana türlü iftiralar atıp bunu da pişkinlik örneği göstererek mutlu mesut kamera karşısında anlatan?
    Sen değil misin Hilmi Bulunmaz'ı kışkırtıp, tetikçi gibi insanların üstüne salan?
    Sen değil misin yalan haberlerin üstüne atlayıp, yalan olduğu belgelense de pişkince görmezden gelen?
    Cevap hakkını hiçe sayıp "Hilmi'ye yayınlama" dedim diye verdiğin talimatla faşizan despot anti-demokrat kimliğinle övünen?
    Sen değil misin insanların cevap hakkını engelleyip, çöp kutularına attık diye alçakça, faşistçe, despotça davranan?
    Sen değil misin küfürlerle, sövgülerle O...Ç.... ları hakaretleriyle gri ruh sıkıcı sitenin manşetlerini dolduran?
    Sen değil misin sırf sana hak vermiyorlar diye tiyatro örgütlerine kara çalan, lakap takan?
    Sen değil misin emitasyon (çünkü antik yunan çağında yaşamadın günümüzde Antik Yunan yazmak olsa olsa emitasyon olur) Theope'nle kendi kutsal kitabını yaratan ve bu kutsal kitabına tapınmayanları topa tutmaya kalkan?
    Sen değil misin üç kuruşluk bilginle hiç anlamadığın anlayamadığın sosyalizme, 60 gençliğine, 70 gençliğine hakaretvari burun kıvıran?
    Sen değil misin bütün bu ruh halinle faşizmi ruhunun derinliklerinden kusan?
    Neden şimdi bu gocunma?
    Neden despot, baskıcı, ben merkeziyetçi, faşist, sansürcü, dezenformasyoncu, iftiracı ve küfürbaz kimliklerinden söz edilince rahatsız olman? Yarattığın, yaratmaya çalıştığın bu değil miydi? İçindeki canavarı sen besleyip büyütmedin mi? Bu canavar sana sevgili, jeep, şöhret olarak değil de finalde kötü bir dizide senaristlik ve binlerce insanın nefreti ve sadece 3-5 dosttan ibaret bir yaşam getirdiyse bize ne?
    Bütün bunlar sensin! Yüzleşmek istesen de istemesen de sen! Var git şimdi ister aynaya bak, istersen gri sitende biraz daha nefret kus daha da çirkinleş!
    Kimseyi de tehdidinle korkutamıyorsun bilmiş ol!
    Coşkun Büktel, küfür, sövgü, tehditle insanları yıldıramayınca şimdi de mahkemeye vereceğim imasıyla insanları katılmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bir despota da ancak böyle yeni bir tehdit yakışırdı. Ver bakalım mahkemeye Coşkun Efendi, bakalım hakimler somut, açık, aleni küfür ve iftiralara, somut o...ç...’na mı değer verecek yoksa 11 yıl öncesinin sözlüğünden atılmış mecazi anlamlı zorlama küfürleştirme çabana mı?
    
    Hodri meydan el mi yaman bey mi yaman görelim Coşkun Efendi!

 

İftiracı bay "Yüzsüz"ün yazısını Demirkanlı sitesindeki orijinal sayfasında okumak için, lütfen aşağıdaki linki tıklayınız:

Mustafa Demirkanlı'nın internet sitesi

 

BÜKTEL'İN NOTU:

İftira yandaşlarının 1100 imzaya ulaşmasına rağmen, iftiraya karşı çıkanların "bir elin beş parmağını bile" bulamadığı konusunda, iftiracı bay "Yüzsüz" haklıdır. Ama bu gerçek, (kelle sayısı çokluğu somut kanıtları örtbas edemeyeceğinden) iftiranın "iftira" olduğu gerçeğini değiştirmediği için; iftiraya karşı çıkabilenlerin "bir elin beş parmağını bile" bulamamış olması ancak şu anlama gelmektedir:

Türk tiyatrosunda "yüzsüzlerin" iftirayı da içeren iğrenç etkinliklerine karşı çıkabilecek kadar vicdan sahibi olan, "insan gibi" insanların sayısı ancak "bir elin beş parmağı" kadardır. Ben, Coşkun Büktel, o beş parmaktan biri olmakla, Theope'yle gurur duyduğum kadar gurur duyuyorum. Utanması gereken yüzlerce kişinin utanmayacak kadar "yüzsüz" olmasıyla ise ilgilenmiyorum.

İftiraya karşı çıkmayarak "yüzsüzlere" bana karşı koz vermiş olan dostlarımdan biri gelip de, hiç utanmadan, "Coşkun niye aleyhinde 1100 imza toplandı?" diye beni suçlamaya cesaret edebilmiş olsaydı; ona yalnızca, Henry David Thoreau'nun Ralph Waldo Emerson'a verdiği ünlü cevaba benzer bir cevap vermekle yetinirdim: "Ahmet, üç beş imza da niye senin aleyhinde toplanmadı?"

Neyse ki, dostlarım, ürkek olsalar bile, dangalak olmadıkları için, yüzsüzlerin yaptığı gibi, o imzalar yüzünden beni suçlamaya kalkışmıyorlar.

Aslında, çevreye pek fazla renk veremeseler bile, o imzayı atan 1100 kişinin en azından 1090 tanesi de, en azından bugün itibariyle, "Biz ne halt ettik de, elin iftiracı linççilerinin ipiyle bu bok kuyusuna indik" diye dövünerek, başını hangi taşa vuracağını belirlemeye çalışıyor.

CB / 4 Ağustos 2010
  

 

 

 

 

Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ebeliği, o müthiş imgeleri Oğuzcan Önver'e nasıl doğurttu...

Lütfen, TIKLAYINIZ! 

 

 

 

 

Fazıl Say, twitter'da, "Türk halkının Arabesk yavşaklığından utanıyorum" demiş. Tepkiler gelince, "yavşak" sözcüğünün "bit yavrusu" anlamına geldiğini söylemiş ve twitter hesabını kapatmış. Yani Fazıl Say'ın asıl demek istediği şuymuş: "Türk halkının Arabesk bit yavruluğundan utanıyorum."

 

FAZIL SAY'IN (EĞER VARSA) DEHASININ, ELLERİNDE BAŞLAYIP ELLERİNDE BİTTİĞİNE İNANIYORUM.

 

 

Fazıl Say'ın arabeske karşı olması ve halk dalkavukluğu yapmayışı hoşuma gidiyor ama aynı Say'ın tepkiler gelince geri adım atmasından ve çifte standartlı, oryantal kafa yapısından nefret ediyorum. Kendisi Nâzım'a yapınca sansürden yana olup, başkaları kendisine yapınca sansüre karşı olma kıvraklığından (yavşaklığından) iğreniyorum:

 

Bakınız:

 

http://www.coskunbuktel.com/cb2007_2.htm

 

 

 

 

 

BİR İDDİA: Aslında o dönemde çok yaygın olan bu söylentiyi Sartre'ın da desteklediğini okumak beni şaşırttı. Ne var ki şuna dikkat etmek gerekiyor. Sartre biyografisini yazan Denis Bertholet, Sartre'ın tırnak içindeki ifadelerini, (İsrailli bir tarihçi profesör olduğunu öğrendiğim) Ely Ben-Gal'in 1992'de (yani Sartre'ın ölümünden 12 yıl sonra) yayınlanmış bir kitabından aktarıyor. Yani iddia Sartre'a yaşarken değil, ölümünden sonra mal edilmiş. CB

 

 

SARTRE, O CESEDİN CHE OLMADIĞINI SÖYLÜYOR: "NE ÇEHRE NE VÜCUT CHE'NİNDİ. EMİNİM, CASTRO DİKTATÖRLÜĞÜNÜ ELEŞTİRMESİNDEN SONRA, HAVANA'DA  ORTADAN KALDIRILMIŞTIR."

 

 

Denis Bertholet'in (İthaki Yayınları tarafından 2009'da Türkçe'si yayınlanmış) "SARTRE" adlı, büyük boy 640 sayfalık biyografisinin 538. sayfasından Zühre İlkgelen çevirisiyle, aktarıyoruz: 

(Sartre'ın CB) Küba'ya yolculuğunu iptal etmesinin asıl nedeninin Castro ve rejiminin onu düş kırıklığına uğratmış olmasını ileri sürenler olmuştur. Bu sorun karşısındaki tutumu açık değildir. Özel çevresinde Castro'yu bir gangster gibi anlatır. Che Guevara birkaç ay önce öldürülmüştür. Sartre Bolivya'da teşhir edilen ceset olayının bir aldatmaca olduğuna inandığını söyler. "Ne çehre ne vücut Che'nindi. Eminim, Castro diktatörlüğünü eleştirmesinden sonra, Havana'da ortadan kaldırılmıştır."* (Sartre'ın sözlerini vurgulayan benim. CB)

* Ely BEN-GAL, "Mardi, chez Sartre. Un Hebreu a Paris (1967-1980)" Paris, Flammarion, 1992. Sayfa 138.)

 

 

 

 

 

 

 

"Bu ezik Coşkun Büktel"

"TAKMA İSİMLİ"  MEÇHUL VE KALLEŞ  VANDALLARIN COŞKUN BÜKTEL'E (VE HİLMİ BULUNMAZ'A) YÖNELİK KARALAMA FAALİYETLERİ

 

Uludağ Sözlük'ün "coşkun büktel" sayfasında (system error) yazıyor:

kendini bir halt sanan, sanki millet onun sorunlarıyla çok ilgileniyormuş gibi sitesini silme yaptığı polemiklerle dolduran, eserleri kısmında theope dışında bir bok gösteremeyen herifcik. arka sıradakiler de oğlu oynuyor diye kasım kasım kasılır, senaryo doktorluğu gibi dünyada eşi benzeri görülmemiş bir iş yapar.

bizim bildiğimiz senaryo danışmanlığı vardır, o da böyle sitelerde ''aha ben yaptım'' gibi inanılmaz pespaye, inanılmaz derecede görmemişlik kokan bir şekilde deşifre edilmez.

yandaşı olan diğer küfürbazla, özdemir nutku gibi türk tiyatrosunun önemli isimlerine ''orospuçocuğu'' demekten zerre gocunmamaktadırlar.

haklarındaki tüm kınama kampanyalarına katıldığım için sitesinde birkaç defa adım geçer bu zevatın.

burada söylüyorum, küfürbazın tekisin büktel. saygı verilmez, hakedilir unutma.

#8422453 (system error, 20.06.2010 02:44 ~ 02:45)

"Takma isimli" diğer meçhul ve  kalleş vandalların yazdıklarını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

 

 

 

 

 

KÖRLER KÖRLERİ İZLİYOR-2

 

"Körler Körleri İzliyor-1"i okumak için TIKLAYINIZ!

 

Çevirmen Sevgi Sanlı'ya ve onu "izleyen" Adam Yayınları ve İş Bankası Yayınları editörlerine (Ruken Kızıler ve Alkan İnal) göre:

Bernard Shaw, "2 Kasım 1954'te aramızdan ayrıldı."

Dünyanın tüm "ciddi" kaynaklarına göre ise:

Bernard Shaw, "1954'te" değil, 1950'de aramızdan ayrıldı.

 

1) Sevgi Sanlı,  Bernard Shaw'dan çevirdiği üç oyunu, 1982'de, "Seçilmiş Oyunlar 1" başlığıyla Adam Yayınları'nda yayımladı.

2) Adam Yayınları, 1992'de, "Seçilmiş Oyunlar 1"in 2. baskısını yaptı.

3) Sevgi Sanlı, 2004'te, söz konusu üç oyuna bir oyun daha ekleyerek, "Dört Oyun" adıyla, kitabın üçüncü baskısını, bu kez İş Bankası Kültür Yayınları arasında yayımladı.

4) İş Bankası Yayınları, 2010'da, "Dört Oyun"u bir kez daha yayınlayarak, kitabın dördüncü baskısını gerçekleştirmiş oldu.

Kitabın yukarıda belirttiğimiz tüm baskılarında Sevgi Sanlı'nın 1982'de ilk baskı için yazdığı "önsöz" kullanıldı ve 1982'den beri otuz yıl boyunca, tüm editör ve düzeltmenler o "önsözün" somut yanlışlarına bile "sadık kaldılar" ki Bernard Shaw'un ölüm tarihiyle ilgili yukarıda belirttiğimiz somut yanlışlık da bunlardan biriydi.

Ne dersiniz? "Dört Oyun" adlı kitabın 2010 baskısının künyesinde adları "editör" olarak geçen (yani "yanlışları düzeltmek" için İş Bankası'ndan yıllardır maaş almakta olan) Ruken Kızıler ve Alkan İnal, otuz yıldır sürmekte olup tüm internet ortamını da dezenforme eden (Shaw'un ölüm tarihiyle ilgili) bu fahiş hataya dikkat çektiğim için, sizce, bana teşekkür edecekler mi?

Hiç sanmıyorum. Neden mi? Çünkü tecrübelerim bana, kültür "işlerinden" ekmek yiyen insanlarımızın, "hata düzeltenlerden" hiç hoşlanmadığını, hatta "hata düzeltenlerden" nefret ettiklerini öğretti. "Körler Körleri İzliyor" serimizin 30 Mart 2007 tarihli ilk yazısında, bir başka  fahiş hatayı düzelttiğimiz zaman, o hatanın failleri Tuncer Cücenoğlu, Üstün Akmen ve Mitos Boyut Yayınları, hatırlanacağı üzere, bize teşekkür etmek yerine, bizim hakkımızda bir linç kampanyası düzenlemeyi uygun bulmuşlardı. Yine hatırlanacağı üzere, akademisyen olduğuna bin şahit gereken linççi profesör(!) Nurhan Tekerek de, kendisine somut yanlışlarını gösteren, hatta parmak hesabı öğreten Hilmi Bulunmaz'a teşekkür etmek yerine, Bulunmaz'ı mahkemeye vereceğini söylemişti (Bkz). Yine azılı linççilerimizden Üstün Akmen'in, somut bir yanlışını düzeltmiş olan Feridun Çetinkaya'ya "Teşekkür ederim!" demek yerine, "Mal bulmuş mağribi!" dediği, belgeli bir hakikattir (Bkz).

Bir tür linççiler karargahı olarak işlev gören (ve lince imza atmayanların iyi kabul görmediği, yazarlar listesine şöyle bir göz atmakla bile anlaşılan) linççi Cüneyt Yalaz yönetimindeki linççi Mimesis dergisinin internet sitesinde de, Bernard Shaw'un Sevgi Sanlı çevirisi "Dört Oyun"unu tanıtan bir  sayfa yapılmış (Bkz). Tabii ki, (zaten öteden beri Boğaziçi Üniversitesi'nin, tiyatro sanatının ve gençliğin yüz karası olarak tanıdığımız) konjonktüre bağlı olarak bazen  taciz(!), bazen küfür(!) karşıtı olmakla iştigal eden Mimesis'çi vandal linççiler; insanlarımızın, "hata düzeltenlerden" hiç hoşlanmadığını, hatta "hata düzeltenlerden" nefret ettiklerini bildikleri için olsa gerek, kör taklidi yapıp körleri izleyerek, "Dört Oyun" kitabındaki apaçık ve somut editör hatasını görmezden gelmeyi, yani (tiyatro "piyasasında" kötü kişiler olarak tanınmaktansa) bu kez de Bernard Shaw hakkındaki otuz yıllık dezenformasyonla, okurlarını bir kez daha "zehirlemeyi" tercih etmişler. E, herhalde Mimesis'çilerin yayıncılık ilkeleri, "küfürbaz" dedikleri Büktel'in yayıncılık ilkeleriyle aynı olamazdı, değil mi?

COŞKUN BÜKTEL / 17 Temmuz 2010 

   

 

 

 

 

 

Sovyet protokol görevlileri Rusya'yı ziyaret eden Jean-Paul Sartre'ı nasıl enayi yerine koydu?

 

Sartre ile Beauvoir’ın Sovyetler’e yaptığı 1962 gezisinden Coşkun Büktel'in seçtiği bazı enteresan notlar

(...) Sartre, Yazarlar Birliği’nin birinci sekreteri ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi merkez komitesinin ve Dünya Barış Hareketi Konseyi’nin üyesi olan şair Aleksis Surkov ile tanışıp yakınlaşır. Köy kökenli bir romancıyla tanışmak ister. (...) Simonov kolhozları eleştirel sözlerle anlatmış olan E. Doroh’la tanıştırır onu; Doroh Sartre’ı Rostov’a götürür. Fakat yerel makamlar öyle her şeye burnunu sokanlardan hoşlanmadıkları için önce bu ziyareti reddederler, sonra da her dakika peşlerinde dolaşan “resmi” görevliler tüm sorulara politikacı ağzıyla yanıt verirler, Doroh ve köylü dostlarıyla herhangi bir diyalog kurulmasını özenle engellerler. Sartre çok öfkelenir. Bu koşullarda gezilemez. Moskova’ya dönmek ister. Yetenekli bir genç şair olan Voznesenski ile tanışmak ister. “Onunla bir rastlantı sonucu gar peronunda karşılaştık” (Simone De Beauvoir, La Forse des Choses, cilt II, s.464) Sartre’a heykeltraş Neyzvestniy’den söz ederler; sanatçının atölyesine davet edilir. Tass Ajansı’na verdiği demeçte eski temcit pilavını ısıtıp Batı üzerinde faşist tehdidin yükselişini dile getirmekte tereddüd etmez. Tartışma ve buluşmalara biraz da turizm ekleyip Leningrad ve Kiev’i ziyaret ederler.
(...)
Sovyetler Birliği’ne gidişi abartılı bir şaka gibi olmuştur. Eskiden kolaydı. Sartre’ın önüne o genelgeçer törensel kabuller, söylevler, düzenlenmiş ziyaret ve buluşmalar numarası sürülüyordu. Sartre artık bunlara alışık olduğu için birtakım istekler dile getirmektedir. Şimdi durum çok daha naziktir. Bir yabancı, kim olursa olsun, ülkeye girdiği andan çıktığı ana kadar sürekli izlenmekte ve denetim altında tutulmaktadır. O yabancı Sartre gibi özgür olma iddiasında biriyse, hiçbir şey fark etmemesi için birçok ince kurnazlığa başvurmak gerekmektedir. Rostov’da Sartre’ın hiddetlenmesi üzerine koruyucu melekleri yöntem değiştirmeye karar verirler. Bunu rehberliğini ve çevirmenliğini yapan kadının raporundan anlıyoruz: “Bu olay gösterdi ki, Sartre’la çalışırken kalıplaşmış protokol ziyaretlerinden kesinlikle vazgeçmek gerekir. (...) kendisinin ziyaret programı öyle düzenlenmelidir ki, sadece karşılaşmak istediği kimselerle karşılaştığına, sadece görüşmek istediği konuları görüştüğüne inanmalı, kısaca programını kendisinin saptadığını sanmalıdır.” (Ewa Berard-Zarzycka, Sartre et Beauvoir en U.R.S.S, s.165.) İşte garın bir peronunda Voznesenski ile karşılaşması, o gerçekten şaşılası rastlantının nedeni. Sovyetler’deki doğallığın şu iyiliği vardır ki, her zaman konukların beklentilerine yanıt verir.

Yine de bu iyice yağlanmış çarkın içine bir kum tanesi kaçmıştır. (...)

KAYNAK: Denis Bertholet, "SARTRE", çeviren: Zühre İlkgelen, İthaki yayınları, Haziran, 2009. S. 485-487.
 

 

 

 

 

 

 

Mümin Zındık adlı meçhul bir şahsın, dün gece yarısı, bir taşa sarılı olarak penceremizden içeri fırlattığı mesajı, virgülüne dokunmadan yayınlıyoruz:

NOT: Allahtan pencere açıktı da camlar filan kırılmadı. Kimse merak etmesin.

 

 

Linççiler, “üç küfürbaz” olarak niteledikleri Yaşar Kemal, Can Yücel ve Ece Ayhan’a karşı “Temiz Edebiyat” kampanyası düzenlemeye niyetlendi

BUNU YAZAN:

MÜMİN ZINDIK

 

Sayın Coşkun Büktel;

 

Linççiler, geçenlerde Karaca Tiyatro'da, Yaşar Kemal, Can Yücel ve Ece Ayhan üçlüsünün küfürleri konusunda tartışmak üzere, bir toplantı yaptılar. Tartışmaya yalnızca linç kampanyasının "ana sponsoru" niteliğindeki (sayıları otuzu bulmayan) en saygın (yani en "azılı". CB ) kişiler katıldı. Tartışma, linççileri maalesef ("?!!") ikiye böldü. Birinci grup, Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz adlı "iki küfürbaz" aleyhinde nasıl "Temiz Tiyatro" adlı bir kampanya başlattıysak; şimdi de, Yaşar Kemal, Can Yücel ve Ece Ayhan adlı "üç küfürbaz" aleyhinde "Temiz Edebiyat" kampanyası başlatmamız gerekir, diyordu.

 

İkinci grup ise, ilk kampanya fiyaskoyla sonuçlandığına göre, 1100 imza listesini bütün linççi sitelerden, yani "yandaş sitelerden", silip yok etmek zorunda kaldığımıza göre; şu an birinci fiyaskoyu unutturmaya çalışmak yerine ikinci bir fiyaskoya kalkışmanın hiç gereği yok, diyordu.

 

Birinci grup (demokratik linççiler), ikinci grubu (Makyavelist linççileri) kimilerinin küfürlerine itiraz ederken kimilerinin küfürlerine göz yummakla, Büktel ve Bulunmaz'a haksızlık etmiş olmakla, ayrımcılık ve tutarsızlıkla suçluyordu. İkinci grup (Makyavelist linççiler) ise, zaten ilk kampanyada bir fiyasko yaşanmışken, sırf hakkaniyetli davranmak adına ikinci bir fiyaskoya yol açılmaması gerektiğini; hak, eşitlik, tutarlılık, vatan, millet, Sakarya, vb. gibi soyut kavramlar uğruna somut menfaatlerin gözden çıkarılamayacağını savunuyordu.

 

Neyse ki, Makyavelist linççilerin, demokratik linççileri ikna etmesi pek uzun sürmedi ve "üç küfürbaza" karşı "Temiz Edebiyat" kampanyasından vazgeçildi. Alınan kararın özeti şu: "Tiyatromuz kesinlikle temiz olmalı... Ama edebiyatımız, temiz olmasa da olur."

 

Bilginize!...

 

Mümin Zındık

(Bir dost)

 

 

 

 

 

 

"İkinci Geliş" adlı romanımızın "iyi saatte olsunlara" karşı verdiği hayretengiz mücadele

Epizot: 3

 

 

İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI,

"İKİNCİ GELİŞ"İ ÇOK BEĞENMİŞ OLAN İSHAK REYNA'NIN GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİ DÖNEMİNDE,

"İKİNCİ GELİŞ"İ HANGİ TUHAF GEREKÇELERLE REDDETTİ?

Ve sonra ne oldu?

 

Lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

 

 

 

 

 

Coşkun Büktel'in çok uzun zamandan beri yayınladığı en "besleyici", en "doyurucu" yazı:

 

 

 

 

 

"Simplified" mı "Stupidfied" mı?

 

Lütfen...

 

TIKLAYINIZ!

 

 

 

 

Tiyatro sitelerimizin değerli sahipleri!...      Değerli eleştirmen ve akademisyenlerimiz!...

Lütfen, gözlerinizi daha sıkı yumunuz!     Lütfen, kulaklarınızı daha sıkı tıkayınız!


 

 

COSKUNBUKTEL.COM ARŞİVİ

 

 


COSKUNBUKTEL.COM 2010/1

COSKUNBUKTEL.COM 2009/2
 

COSKUNBUKTEL.COM 2009/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2008/2

 

COSKUNBUKTEL.COM 2008/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2007/2

 

COSKUNBUKTEL.COM 2007/1

 

COSKUNBUKTEL.COM 2006

 

 

 

 

 

KÜFÜR ÖYLE OLMAZ BÖYLE OLUR / YÜCEL ERTEN REPERTUARINDAN:

"DALYARAK... ORTADAKİ SANDIK SİKE SİKE USANDIK... ÇÜKTEL... DALKÜREK... DÖRTVEREN..."

Bugün insanlara Facebook'ta bu ifadelerle saldıran Yücel Erten'in yıllarca bu ülkenin Devlet Tiyatrosunda genel müdürlük yapmış olması, benden başka hiçbir tiyatrocuyu veya (sanki kendileri Rahibe Terasa kadar temizmiş gibi, bana "küfürbaz" diyen) linç kampanyacısı  iftiracı teresleri ve sansürcü yayıncıları dehşete düşürmüyor mu? Bu bir "haber" değil mi? Bu haber, tiyatromuzun neden bu halde olduğunu açıklamıyor mu?

LİNÇÇİ YÜCEL ERTEN'İN GÜYA "HAYIR" PROPAGANDASI İÇİN ANLATTIĞI AHMAKÇASINA  İĞRENÇ FIKRAYI, BU KEZ ONUN ENGELLEYEMEYECEĞİ BİR ALANDA VE TÜM OKUR YORUMLARIYLA BİRLİKTE YAYINLIYORUZ

03 Eylül 2010 Cuma

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

————————————

 
 
 
 
 
"ARKA SIRADAKİLER" BU HAFTA DA "AÇIK ARA" BİRİNCİ

 

31 Ağustos 2010

 
 
 
Coşkun Büktel'in ilk bölümden beri "senaryo doktoru" olarak çalıştığı ve (talep ettiği son zammın kabul edilmemesi üzerine) 124. Bölümü yazdıktan sonra ilişiğini kestiği "Arka Sıradakiler", bu hafta yayınlanmış olan 123. Bölümüyle de, en yakın rakibine %50'ye yakın fark atarak, yine "açık ara" birinci oldu.
 
Coşkun Büktel'in, 123. Bölüme yaptığı katkılardan tadımlık bir örnek okumak için, lütfen, aşağıdaki linki tıklayınız:
 
Barış Büktel'in canlandırdığı öğrenci Ali, Zehra'yı kaçıran çetenin adamlarıyla pazarlık ediyor.

 

Coşkun Büktel "Arka Sıradakiler"den ayrıldı. / 28. 8. 2010

Büktel, yeni sezon için istediği zammı kabul etmeyen "Arka Sıradakiler" yapımcılarıyla yazar olarak ilişiğini kesti.

"Arka Sıradakiler"in yarın gösterilecek 123. ve sonraki hafta gösterilecek 124. bölümlerinde, seyirciler Büktel katkısını son kez izleyecekler.

Büktel'in "Arka Sıradakiler"e katkılarından örnekler okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

 

————————————

 

"İşçinin, uykusundan, rahatından hatta hayatından her gün zerre zerre çalarak gayri meşru servet yığanlara karşı…gayet meşru ve son derece hukukî olarak greve giden bir işçi nasıl anarşist veya mikrop olabilir?"

— Hüseyin Hilmi

KAYNAK: Vikipedi

 

————————————

 

ÖNCEKİ SEZONLARI DA BİRİNCİLİKLE KAPAMIŞ OLAN

"ARKA SIRADAKİLER",  4. YILINDA DA SEZONU YİNE "AÇIK ARA" BİRİNCİLİKLE AÇTI!

Gürbey İleri (Kerem)

Pelin Akil (Zehra)

 

Barış Büktel (Ali)

 

Coşkun Büktel'in, ilk bölümünden beri, senaryo doktoru olarak görev yaptığı "Arka Sıradakiler", 22 Ağustos 2010 Pazar günü, tüm kanalların tüm programları arasında (en yakın rakibine yüzde yüze yakın fark atarak) birinci oldu. 22 Ağustos 2010 gününün reyting sıralamasını ve rakamlarını görmek için, lütfen, tıklayınız: www.ucankus.com/ratingler

Coşkun Büktel'in, dün (22 Ağustos) birinci olan 122. bölüme yaptığı katkıların tadımlık bir örneğini okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

OKTAY VE İBO, CAN DÜŞMANLARI SAFFET'E TEŞEKKÜR ETMEYE GİDER

 

————————————

Oğuzcan Önver yazdı:

TUNCER CÜCENOĞLU SIKINTISI

Lütfen, TIKLAYINIZ!

***

"Sabahattin Ali" oyununun yazarı Tuncer Cücenoğlu'nun ıskaladıkları:

TÜRKİYE NİYE ONUN BAŞINI EZDİ?

YA DA BAŞINI EZENE NİYE SADECE 1,5 YIL CEZA VERDİ?

SABAHATTİN ALİ, TAA 1946'DAN BUGÜNÜ UYARIYOR:

21 Ağustos 2010

 

(...) "Çünkü bizim bildiğimize göre, müstakil (Bağımsız. CB) bir memleketin toprakları üzerinde, ister general olsun ister teknisyen; ister üniforma giysin, ister sivil; ister yaya dolaşsın, ister jeep otomobiline binsin, yabancı bir devletin ordusuna mensup birlikler, devamlı vazife ile bulunamazlar.

Bizim bildiğimize göre müstakil bir devletin topraklarından bir karışı bile askeri maksatlarda kullanılmak için, yani üs olarak, sulh zamanında yabancı bir devletin kara, deniz, hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin emrine verilemez.

Bizce müstakil bir memleketin başında bulunanlar oraya yabancılar tarafından değil, ister kral, ister cumhurbaşkanı olsun, o memleketin insanları veya o memleketin tarihi tarafından getirilirler.

(...)

Acaba Mustafa Kemal'in memleketinde bu kadar kısa zamanda istiklal anlayışı bu kadar kökten değişmeler mi geçirdi?"

(KAYNAK:

Sabahattin Ali, "İstiklal", Markopaşa, 1. sayı. 25 Kasım 1946.

Ayrıca: "Markopaşa Yazıları ve Ötekiler", derleyen, Hikmet Altınkaynak. Cem Yayınları, 1986. Sayfa 96-97.)

 

COŞKUN BÜKTEL'İN NOTLARI:

1. Sabahattin Ali, bu satırları yazdıktan bir buçuk yıl sonra (2 Nisan 1948) başı ezilerek katledildiği için, 1952'de Nato'ya girdiğimizi ve ülkemizde kurulan askeri üsleri göremedi. "Seçim öncesi Amerika'ya gitmeyen kişi, başbakan olamaz" kuralının yerleştiği yakın yılları ise, muhtemelen, başı ezilmese de, zaten göremeyecekti.

2. Tuncer Cücenoğlu, yazdığı "Sabahattin Ali" adlı, belge yığınından ibaret oyunda(?), Sabahattin Ali'den kalma bu tür "muzır" belgelere yer vermek gereğini duymamış.

 

"SABAHATTİN ALİ", TUNCER CÜCENOĞLU'NUN "ELİNDE KALDI" Coşkun Büktel

(...) Biz, Tuncer Cücenoğlu'yu beğenmek için, bir insanın, "gerçek yaşı kaç olursa olsun, tiyatral yaşının ergenlik (sivilce sıkma) dönemine denk geliyor olması gerekir" derken, laf olsun torba dolsun diye konuşmuyor, bu yargımızı, oyun metinlerinden çıkarılmış belge ve kanıtlara dayanan bilimsel yazılarla destekliyoruz. (Örneğin bakınız: "Çığ Aslında Nedir Neyi Sarsıyor?", "Körler Körleri İzliyor".) Bizim yazılarımız orta yerde dururken, Tuncer Cücenoğlu ya da Cücenoğlu'yu beğenen herhangi bir ademoğlu o yazılar karşısında yıllardır gık diyememişken; bir tiyatro akademisyeni için, "Tuncer Cücenoğlu iyi bir yazardır" diye bir cümle kurmak, o akademisyenin tiyatral yetkinliğini bir hayli "kuşkulu" kılacağından, oldukça risklidir. Bu riski göze alan Sema Göktaş'ın tiyatral yetkinliğini elbette değil ama, cesaretini kutluyoruz.

Büktel'in yazısının tamamını okumak için, lütfen,

TIKLAYINIZ!

 

LİNÇ KURBANI SABAHATTİN ALİ, DÜŞMANLARI KARŞISINDA TEK "ACZİNİ" İTİRAF EDİYOR:

"Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanamayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır."

SABAHATTİN ALİ (Kaynak: Merhumpaşa. 2. sayı, 16 Ekim 1947. Ayrıca bakınız: "Markopaşa Yazıları ve Ötekiler" Cem Yayınları, 1986. Sayfa 128.)

 

———————————

 

Aşağıdaki fotoğraftaki ayıcığı ve o ayıcığın önemini, Alpay İzbırak'tan başka kaç kişi fark etmiştir?

Ben fark etmemiştim. CB.

 

Bugün (18 Ağustos 2010)  ölen Alpay İzbırak'tan Hadi Çaman'a:

"GELMEYİM YANINA..."

Alpay İzbırak

4 Ocak 2008

Ne oluyoruz yahu !...
Hadi Çaman, kendine gel…
Oyuncuların kıtlığına kıran mı girecek be !…
Daha Savaş’ın ‘elveda’sına kafamı yatıramadan, hastane köşelerinde senin haberini duydum…
Tamam, çıkıyormuşsun bugün hastaneden…
Haydi, gene “yırttın” deli herif, çok sevindim…
Kaç gündür ‘Net’te, o gazete senin, bu gazete benim, kötü bir şey duymayayım diye deli gibi dolanıp, durmaktaydım….
Bana bak, kafan karışıktır senin yanındaki ayıcığı unutma orada, bak bu çok önemli…
Neyse, oğlun, hastanesine kaldırıldığın üniversitenin öğretim üyelerinden, unutursan sahiplenir oyun(cağını) getirir yanına…
Bana bak oğlum; kaç dinozor kaldı geriye senin gibi, haydi çabuk ayaklan ve hemen dön işinin başına, seni ‘Sahne’nin karanlığından başka bir şey paklamaz…
Çabuk yak ışıklarını, gelmeyim yanına…
Söylettirme, dellendirme beni…

İzbırak'ın blogundan aktardığımız yazının orijinal kaynağını görmek için, lütfen,

TIKLAYINIZ!

———————————

Oğuzcan Önver yazdı:

THEOPE ÜZERİNE MÜTEVAZI DÜŞÜNCELER...

Lütfen, TIKLAYINIZ!

———————————

 

"CHE İNCİLERİ"

Hilmi Bulunmaz, bu kez de, Cücenoğlu'nun "Che" oyunundan çıkarılmış yalnızca bir tek somut örneğin dilbilimsel analizini yaparak;  Tuncer Cücenoğlu'ya niçin dünyanın en dezestetik, en klişe, en beceriksiz yazarı olduğunu iki kere iki dört kesinliğiyle gösterip, hem Cücenoğlu'na hem de okurlara paha biçilmez bir estetik dersi vermekle kalmıyor; okurlara (en azından bana) gürültülü kahkahalar attıran gayet eğlenceli bir metin de üretmiş oluyor.

Yalnız, en çok ona yarayacak bir metin olduğu halde,  Cücenoğlu'nun Hilmi metnine kahkaha atabileceğini hiç sanmıyorum. Mizah duygusu ameliyatla alınmış gibi kendine gülme yeteneği sıfır olan Cücenoğlu'nun, Hilmi metnini, bırakın komik bulmayı, eğlenceli bile bulacağını pek sanmıyorum. Ama dediğim gibi, Hilmi'nin metni, yine de en çok Cücenoğlu'nun işine yarayacak. Lütfen, tıklayınız:

LİNÇÇİ Tuncer Cücenoğlu'nun "Che incileri"

 

 

 

Hilmi Bulunmaz, kötü kalpli aç kurdu iyi kalpli ninesi sanan dünyadan habersiz Kırmızı Başlıklı Kız'a kurdun kanlı dişlerini gösterir gibi;

(Özdemir Nutku'nun Theope iftirasını  Nutku'nun yanı başında baş sallayıp keyifle desteklemiş ve böylelikle Theope yazarını gıyabında ve kapalı kapılar ardında kalleşçe engellemiş) iftiracı linççi Tuncer Cücenoğlu'yu "iyi kalpli bir öğretmen" sanan dünyadan habersiz Ataol Behramoğlu'na, Cücenoğlu'nun kanlı ve çürük dişlerini gösteriyor.

Bu hayat dersini, sakın...

KAÇIRMAYIN!  

———————————

 

TÜRKİYE'DE TANIK     KORUMA PROGRAMINDAN YARARLANARAK KİMLİĞİNİ GİZLEMEK, KİMLER İÇİN GEREKLİDİR?

1.  Mafyaya karşı açıklama yapacak tanıklar için...

2. Tiyatro insanlarını "isim vererek" eleştirecek şahıslar için...

COŞKUN BÜKTEL

2 Ağustos 2010

melih bey, keşke ben de sizin gibi tiyatrodan birşey beklemiyor olsaydım o zaman ismimi rahat rahat açıklayabilirdim. ancak tiyatro ile hayatını kazanan biri olarak tiyatro hayatımın bitmesinden, kapıların bana kapanmasından korkarım...
fakat sedat karaman ismini bu isme ait bir mail adresi ile kendi ismim olarak bu sitede, forumlarda, haber sitelerinde kullanmaktayım. yani ben internette sedat karamanım. bunu bir tanık koruma programı gibi görün isterim."

 

Başlıkta gördüğünüz iki şıkkın birincisini, herkes biliyor, herkes söylüyor. Ama Türk tiyatrosuyla ilgili ikinci şıkkı, yine herkes bildiği halde, bilmezden geliyor ve yalnızca Hilmi Bulunmaz, Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel gibi, sayıları bir parmağı kopuk bir elin parmak sayısını geçmeyecek bazı insanlar söylüyor.

Türk tiyatrosu dediğimiz camia için, Feridun Çetinkaya, "tiyatro oligarşisi" dedi; Hilmi Bulunmaz "Şimşek hızıyla kirlenen Türkiye tiyatrosu" dedi; Acar Burak Bengi, "Koca bir serap" dedi...

Ben ise, örneğin, Ağustos 1997'de yazdığım "Sanata Evet Diyen Vandallar" başlıklı yazımın bir yerinde, şunları söylemişim:

"Ama herkes derken seyirciyi kastetmiyoruz tabii. Tiyatro, sinema ve Kültür Bakanlığı çevresindeki bir tür menfaat birliğini, bir tür mafyayı kastediyoruz. Tiyatro artık seyirci için değil, kültür mafyası için yapılıyor." (KAYNAK: Coşkun Büktel, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", İstanbul, 1998. Sayfa 305.)

Yani Türk tiyatrosu dediğimiz, "şimşek hızıyla kirlenen" "serabı", "oligarşiyi", "menfaat birliğini" ya da "mafyayı", ancak "bir parmağı kopuk bir elin parmak sayısını geçmeyecek sayıda" bazı insanlar, hiç korkmadan, adlarını gizlemeden, açıkça eleştiriyor.

Peki diğer eleştirenler ne yapıyor? Bu gerçek eleştirileri görmezden gelerek, işe sıfırdan başlıyor, ve Türk tiyatrosu denen mafyayı kızdırmaktan olabildiğince sakınarak (bazen tüm sakınmasına karşın, kaza eseri olarak, mafyayı kızdırmaktan yine de kurtulamayarak) eleştirir gibi yapıyor. Bu tür "kazalara" uğramak ihtimalinden dehşete düşen bazıları ise, en ilımlı eleştirilerini bile, "neme lâzım" diyerek, takma isimle yayınlamayı uygun görüyor ve gerçek isimlerini verdiğiniz insanları takma isimle suçlamanın adilik sayılma-masını dileyerek, şöyle diyor:  "bunu bir tanık koruma programı gibi görün isterim."

Takma isimli Sedat Karaman, kendisini "tanık koruma programıyla" güvenceye almak gereğini duyduğuna göre, tiyatromuzda isim vererek eleştiri yapmanın mafyayı eleştirmek kadar riskli bir iş olduğunu dolaylı olarak belirtmiş ve o riski göze alan "gerçek" eleştirmenlerden Coşkun Büktel'in, Türk tiyatrosuna ilişkin 1997 tarihli "mafya" saptamasını, farkında olarak ya da olmayarak) desteklemiş oluyor.

Sedat Karaman takma ismiyle yazan meçhul şahıs, Melih Anık'ın bir yazısına eklediği yorumlardan birinde  diyor ki:   

melih bey, keşke ben de sizin gibi tiyatrodan birşey beklemiyor olsaydım o zaman ismimi rahat rahat açıklayabilirdim. ancak tiyatro ile hayatını kazanan biri olarak tiyatro hayatımın bitmesinden, kapıların bana kapanmasından korkarım...
fakat sedat karaman ismini bu isme ait bir mail adresi ile kendi ismim olarak bu sitede, forumlarda, haber sitelerinde kullanmaktayım. yani ben internette sedat karamanım. bunu bir tanık koruma programı gibi görün isterim."

Biz ise diyoruz ki:

Türk tiyatrosunun umutlu bir geleceği olacaksa, o gelecek umudunu yaratan şey, elbette ki, ("tiyatromuzdan sağladığı veya sağlayabileceği menfaatleri kaybetme endişesiyle malul") meçhul şahısların mücadele yöntemleri değildir. O umudu yaratan şey, mafyayı kızdırmaktansa, mafyanın suyuna gitmeyi tercih eden, mülayim İstanbul efendilerinin nasihatleri de değildir. O umudu yaratan şey, "bir parmağı kopuk bir elin parmak sayısı" kadar da olsalar, (mafyaya açık isimleriyle çatır çatır kafa tutan, mafyayı teşhir ve kepaze etmekten korkmayan) gerçek eleştirmenlerin, hiçbir şeyi görmezden gelmeksizin, yalnızca kanıtlı, belgeli ve bilimsel olmakla yetinmeyip "açıkça, mertçe, Türkçe" de yazılmış olan, kitaplaşmış ve kitaplaşacak eleştiri yazılarıdır. 

Sedat Karaman takma ismiyle yazan meçhul şahsın, hiçbir koşulda efendiliğini bozmayan, çelebi eleştirmen  Melih Anık'la girdiği polemikte daha neler dediğini ve isimlerini vererek  kimleri eleştirdiğini görmek için, lütfen...

TIKLAYINIZ

(NOT: Umarız, iftiracı ve linççi  yayıncı Can Törtop, Karaman'ın eleştirilerini, bizim bu yayınımızdan sonra, bazen bu tür durumlarda yaptığı gibi, yine silerek sansür etmeye kalkmaz.)

———————————
 

"YENİ TİYATRO" DERGİSİNİN 20. SAYISI KİTAPÇI RAFLARINA (İSTANBUL'DA) ULAŞTI... BİR-İKİ GÜN İÇİNDE, UMARIZ, ANADOLU'YA DA ULAŞIR

Peki sansür var mı?

Sema Göktaş'ın Coşkun Büktel'le yaptığı röportajda, ilk bakışta bir tek sansür dikkatimizi çekti: Turgay Nar'ın "Çöplük" adlı oyununda, kendisinin "Çöpte Adam Var" adlı oyunundan bazı ögeleri intihal ettiğini (çaldığını) söyleyen Gülcan Zebek Kay'ın adı, röportajda yanlış olarak Şükran biçiminde geçmişti. Daha sonra doğrusunu bildirdiğim halde, Sema Göktaş ismi çıkarmış. Oysa yanlış bile olsa o ismi çıkarmamalıydı. Yerine ya doğrusunu ya da aynen yanlışını koymalıydı. Sonradan Şükran'ı Gülcan olarak düzeltirdik olur biterdi. Ama sansür yapmamış, kimsenin adını gizlememiş olurduk.

Sema Göktaş'ın başka bir sansürüne ilk bakışta rastlamadım. Ama Gülcan (ya da Şükran) adının sansür edilmesi, metni daha "sıkı" bir incelemeden geçirmemi gerektiriyor. Sonucu daha sonra bir kez daha açıklayacağım.

Umarım, röportaj sıfır sansürle yayınlanır; şartım buydu.


CB / 29 Temmuz 2010

———————————

arşiv

PEKİ LİNÇÇİLER NE DİYOR?

 
Coşkun Büktel 10 Aralık 2009


Bizim, karşı görüşü okurlardan saklamayan, karşı görüşün orijinal sayfalarına link vermekten
korkmayan, kanıtlı, belgeli, kaynaklı, dayanaklı, bilimsel yazılarımıza karşı; "belge soğukluğu"ndan mustarip iftiracı linççiler; bilimselliği filan hiç takmaksızın; kanıt, belge, kaynak, dayanak göstermek gibi onur ve bilimsellik gereklerine asla yanaşmaksızın; karşı taraf olan bizim gerçek görüşlerimizin yanlışlığını (o görüşlerin gerçek kaynaklarına link vererek) kanıtlamayı ise akıllarından bile geçirmeksizin; kısacası, bir tık daha entel görünümlü cümleler kurmak dışında, mahalle dedikoducusu o bıyıklı kocakarıların seviyesini aşmaya hiç kalkışmaksızın;

içerdiği
belgeli iftiradan bile utanmaksızın, ("imza attığımdan haberim yok" diyerek imzasını çekip linççilerin ne mene sahtekarlar olduklarını belgelemiş) Nedim Saban'dan, İhsan Ustaoğlu'dan, Pelin Akil'den ve başkalarından arlanmaksızın;

hâlâ kalkmış; sırf (büyük çoğunluğu imal edilmiş imzalardan ve aldatılmış ve aldatıldığını açıklamaya korkarak "ahmak" olmak yerine "iftiracı ve linççi" olmayı yeğlemiş mağdurlardan oluştuğu anlaşılan) 1100 kişilik kelle sayısına dayanarak, kelle sayısının
belgelenmiş gerçekleri bastıracağını ve güneşi bile sıvayacağını sanarak;

o orostopolca yazılmış
iftiracı linç bildirisini ve linç kampanyasını savunmaya çalışıyor, tiyatral iktidarın tabuları aleyhinde "gerçek muhalefet" yürüten biricik insanlara karşı tezgahlanmış bu beceriksiz linç iftirasıını savunmanın tek tük, bir-iki yazıyla sınırlı kalan o nafile çabası içinde ve o asılsız ispatsız, dedikodu formatıyla, bakın ne saçmalar üretiyorlar:

    

BURAK CANEY SAPIĞINI BULUNMAZ VE BÜKTEL'E YAMAMAYA ÇALIŞAN "ŞAŞKIN" LİNÇÇİ 3. ABDÜLHAMİD'DEN, ANCAK BALIK KAVAĞA ÇIKARSA VEYA GÖKTEN KEMİK YAĞARSA GERÇEKLEŞEBİLECEK "FIKRA LAZI ZEKASI ÜRÜNÜ" BİR KEHANET:

"Yakında Hilmi Bulunmaz'ın yayınlarında Burak Caney'i köşe yazarı ya da Coşkun Büktel’in dizisinde oyuncu olarak görürsek gerçekten şaşırmayacağız."

(KAYNAK: Ertuğrul Timur, "Bir Kampanya'nın Ardından", 9 Aralık 2009.)

 ———————————

Hakikati hak ettiği dozda, "ağız dolusu" söylemek yerine "yumuşatmanın" hakikati bir ölçüde örtbas etmek anlamına geleceğini bilen gerçek yazarlarımız; konuşurken iktidarın belirlediği nezaket kuralları içinde kalarak, steril ve "zararsız" olmayı asla kabul etmiyor.

 

 

 

 

Yaşar Kemal: “Orospu Çocuğu, beni Amerikan parasıyla satın mı almaya çalışıyorsun. Siktir, git!”

(KAYNAK: Milliyet)

Ayrıca bakınız:

Ece Ayhan: “Orospu çocukları, leş kargaları”

(KAYNAK: Asım Bezirci/"İkinci Yeni Olayı")

Can Yücel: “Bizim köyde göte göt denir.”

(KAYNAK: Sezen Aksu/NTVMSNBC ya da tüm internet)

———————————

 

1968 Altın Mikrofon Yarışması birincisi İlhan Telli, Hadjidakis'in '68'lerde müzik listelerinde fırtına gibi esen "Noble Dame" adlı bestesini, 1972'de "Sensizlik" adıyla Türkçe'ye uyarlamış.

Ortak tutkumuz "Noble Dame" sayesinde, kısa süre önce dost olduğumuz İlhan Telli'nin "Sensizlik" adlı parçasını dinlemek için, lütfen, tıklayınız:

"Sensizlik"

———————————

Asım Bezirci'nin "İkinci Yeni Olayı" kitabında yazdığına göre (Tel Yayınları, 1974. Sayfa 147) Ece Ayhan okurlar için, "orospu çocukları, leş kargaları" demiş. Aman bizim mutaassıp linççiler duymasın! Herifi derhal "küfürbaz" ilan ederek, "Temiz Edebiyat" adına 1100 kişi birden gidip törenle mezarına işeyebilirler.

Hatta o kelimeleri linççilerin yaptığı gibi "o. çocukları" şeklinde kısaltarak sansür etmeksizin kitabına aldığı için Asım Bezirci'nin de "mundar" olduğunu iddia ederek, Bezirci hakkında da bir "iyilik" düşünebilirler.

 

 

 

 

 

 

 

Feridun Çetinkaya, Ece Ayhan'ın "Sırtlanlar Üzerine" söylediklerini bulup internet sitesinde yayınlamış. Ece Ayhan'ın suçlamalarını okumak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

———————————

HİLMİ BULUNMAZ, BU DEVLETE VERGİ VEREN BİR BİREY OLARAK VATANDAŞLIK HAKKININ VE SORUMLULUĞUNUN GEREĞİNİ YAPIP DT PANOLARINA SAHİP ÇIKMAYA...

VE PANOLARIN TİYATRO AMAÇLI KULLANILMAK YERİNE KAPİTALİST MARKALARIN REKLAMLARINDA KULLANILMASINA KARŞI DURMAYA...

VE DT'DEN REKLAM ADI ALTINDA VERİLEN SADAKA UĞRUNA  DENETİM GÖREV VE SORUMLULUĞUNU SİKTİR EDİP BU TALANA GÖZ YUMARAK OKURLARINI EŞEK YERİNE KOYAN  ASALAK TİYATRO DERGİLERİNİ TEŞHİR ETMEYE...

DEVAM EDİYOR.

ÖZCESİ: BULUNMAZ, TİYATRO SANATINI  AVANTA KAPISI OLARAK GÖREN LİNÇÇİ  DERGİ SAHİPLERİNİN PİTBULL GİBİ YAPIŞTIĞI İKİ YAKALARINI (DT'NİN KAPALI OLDUĞU YAZ MEVSİMİNDE BİLE) BIRAKACAK GİBİ GÖRÜNMÜYOR.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu reklâm panosunu büyük şirketler kullanıyor

...ve bu duruma LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, LİNÇÇİ Sahne Dergisi, LİNÇÇİ Mimesis Dergisi, LİNÇÇİ TEB Oyun Dergisi, LİNÇÇİ Kavuklu Dergisi, Yeni Tiyatro Dergisi asla karşı çıkmıyor!

Devamını okumak için , lütfen...

TIKLAYINIZ!
 

———————————

 

DEMİRKANLI'NIN "TİYATRO TİYATRO" DERGİSİ, "ÇOK ÜNLÜ KİŞİLER"İ KAPAK YAPMA ÇABASIYLA DİKKAT  ÇEKERKEN...

İhsan Ata, Mustafa Demirkanlı'nın "ÇÜK" merakını eleştiriyor.

Lütfen, TIKLAYINIZ!

NOT: Anlaşılacağı üzere, birçok başka kaynakta ve link verdiğimiz İhsan Ata metninde olduğu gibi, "ÇÜK", bizim metnimizde de, İngilizce'deki "VIP"in Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır: Açılımı: "Çok Ünlü  Kişi"....

———————————

Şişli Terakki Lisesi'nde tiyatro yapmaya çalışan öğrenciler kime emanet?

"Shakespeare'siz Herifler"e emanet...

Coşkun Büktel   27 Haziran 2010

 

Şişli Terakki Lisesi'nden tiyatro kılavuzu olarak maaş alan ve

"Brecht'in, Shakespeare'in, Lorca'nın metinlerini şimdiye kadar ağırlıklı olarak 'kullandık'. Bunun nedeni de şu: Ben oyunların hepsini yeniden yazıyorum. Yani hiçbir oyunu alıp da olduğu gibi metni oynatmıyorum."

gibi "Shakespeare'siz Herifler"e has klişe zırvalarla yönetmen fiyakası yapıp asparagas tiyatroya sadakat sunarak, (asparagas karşıtı Coşkun Büktel kitabı "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı"yı dikkatlerinden bucak bucak kaçırıp  sakladığı) liseli öğrencilerin genç beyinlerini etkilemeye (ya da daha gerçekçi bir ifadeyle söylersek) "zehirlemeye" çalışan, iftira linççilerimizden Cüneyt Yalaz;

tiyatro yönetmeni  olmaya inatla  azmetmiş ama aslında en sıradan bir konuşma yeteneğinden yoksun, (ve Hilmi Bulunmaz kılavuzluğuna muhtaç —hayatımda bir kez bile konuşurken "eee..." diye geviş getirdiğine tanık olmadığım konuşma ustası Hilmi Bulunmaz tarafından verilen akıcı konuşma ve diksiyon kurslarına şiddetle muhtaç) "konuşma özürlü" bir "adem baba" olduğunu, Merve Kocakuşaklı'ya  verdiği ekran röportajında, bizzat kendi sesi ve görüntüsüyle belgelemiş...

"Shakespeare'siz Herifler"imizden Linççi Cüneyt Yalaz'ın genç öğrencilere fiyaka yapmaya çalışırken tüm "defolarını" istem dışı bir cömertlikle sergilediği o "acıklı" ekran röportajını izlemek için...

Lütfen, TIKLAYINIZ!

 

 

 

© coskunbuktel.com