Coşkun
Büktel'in Eserleri

Fiasco
(Novel)
translated by
Feyza Howell
|
|
Linççilerin "sıvaları" dökülüyor:
COŞKUN BÜKTEL'İ
"KÜFÜRBAZ" DİYE NİTELEYEREK
BÜKTEL'E
KARŞI GÜYA
"TEMİZ TİYATRO"
ADLI BİR
LİNÇ KAMPANYASINA
KATILMIŞ OLAN
LİNÇÇİ
YÜCEL ERTEN
DİYOR Kİ:

Aaa,
arkadaşlar şimdi gördüm bu Adem Dinç
denen
dalyarağı.
Bu
dörtvereni
engelliyorum. Siz de zaten yeteri kadar
"ortadaki
sandık sike sike usandık"
yapmışsınız.
Bozmayın
asabınızı
bu apdestsizlere :)
(KAYNAK:
Yücel Erten'in kendi facebook
sayfası.)
NOT:
Silme, kazıma, "engelleme" gibi
sansürcü ve linççi
yöntemlere karşı, üstte linkini
verdiğimiz, söz konusu
Yücel Erten
sayfasını tümüyle aynen kopyalayıp kendi
sitemizde yayınladık.
Yücel Erten
denen bu
devlet beslemesi, şımarık ve ağzı bozuk,
küstah herif, bir zamanlar DT genel
müdürüydü ve Büktel'in eleştirileri
yüzünden
Theope'yi
engellemek, en akılda "kalıcı"
marifetiydi.
Aşağıda,
Yücel Erten'le
bugün facebook'ta yaşadığım macerayı
aynen aktarıyorum:
|
|

DÖRT
YIL ÖNCE (6 MAYIS 2006) BEN DEMİŞİM Kİ:
(...)
Demirkanlı,
“sunuşunun” ikinci paragrafına şu yalanla başlıyor
Efendim, Büktel, vakti zamanında —Rahmi Dilligil
zamanında—Devlet Tiyatroları’na sanatçı kadrosundan
girmek istemiş, oyunculuk yapmayacağına göre sanatçı
kadrosuna giremeyeceği iletildiğinde de: “Öyleyse ben
de onlardan yönetmen kadrosu isterim!” demiş.
Peki bunu kime
demişim? İstanbul DT müdürü Nesrin Kazankaya’ya... Peki
Kazankaya’ya bunu söylediğimde, Kazankaya’nın genel
müdürü Rahmi Dilligil miydi, yoksa Lemi Bilgin miydi?
Lemi Bilgin’di... Oysa Demirkanlı, olayın Rahmi Dilligil
zamanında geçtiğini özellikle vurguluyor. Dönem
belirtmek zorunda olmadığı halde, cümlenin içine iki
tire koyarak parantez açıyor ve cümlenin akışını
bozarak, anlattığı olayın -Rahmi Dilligil zamanında-
yaşandığını özellikle belirtiyor. Peki Demirkanlı bu
adi yalana niçin başvuruyor?
Bu apaçık adi
yalanın, yalandan çok daha öte, çok daha iğrenç ve sinsi
bir yönü var. Demirkanlı, bu yalanla, beni, (şu günlerde
zimmet suçundan mahkûm olmasıyla yeniden gündeme gelen)
Rahmi Dilligil ile ilişkilendirmeye çalışıyor. Oysa
“sunuşunu” yaptığı yazımda Rahmi Dilligil’in adı
yalnızca bir tek cümle içinde geçmektedir. O cümle de
şundan ibaret (anlaşılır olması için, önündeki ve
ardındaki cümleyle birlikte aktarıyorum):
“Dramaturg olarak
girmek istesem, çok daha önce girerdim. Genel
müdürken Rahmi Dilligil, eski eşim DT oyuncusu Nalan
Örgüt ve DT yönetmeni Şakir Gürzumar aracılığıyla bana
dramaturg kadrosunu teklif etmişti.
Reddetmiştim.”
Yani, Demirkanlı’nın
iddia ettiğinin tersine, ben,
Rahmi Dilligil zamanında herhangi bir kadroya girmek
için başvuru yapmadığım gibi, bana gelen teklifi
de reddetmişim. Yani, Demirkanlı’nınki yalan
değil, katmerli yalan. Dilligil zamanında benim öyle bir
başvurum varsa, Demirkanlı belgelemek zorundaydı.
(KAYNAK: Büktel,
"MUSTAFA
DEMİRKANLI
SİNSİ YALANLAR VE
TAHRİFLERLE
OKURLARI
CAYDIRMAYA ÇALIŞIYOR"
6 MAYIS 2006)
Peki demirkanlı
yukarıda belgesini bir kez daha sergilediğim dört yıl
önceki o "katmerli" yalanından (iftirasından) utanmış, pişman olmuş
ya da ders almış mı? Ne gezer!...
BUGÜN
(24 AĞUSTOS 2010)
LEMİ BİLGİN
VE AYŞENİL
ŞAMLIOĞLU'NUN
REKLAM ADI ALTINDA SADAKA VEREREK DEVLET BÜTÇESİNDEN
BESLEDİĞİ, ON PARMAĞINDA ON İFTİRA KARASIYLA,
LİNÇÇİ
MUSTAFA DEMİRKANLI,
HÂLÂ KALKMIŞ, TABİİ Kİ HİÇBİR BELGE YA DA TANIK
GÖSTERMEDEN, COŞKUN
BÜKTEL'İN,
DT'YE GİREBİLMEK İÇİN ESKİ EŞİNİ KULLANDIĞINI ÜSTELİK
BİR DE BUNU GİZLEDİĞİNİ YAZABİLECEK KADAR
ŞEREFSİZLEŞEBİLİYOR:
(...)
Coşkun Abin açıklamamış ama ben açıklayayım, eski eşinin
katkısı, ricasıyla Devlet Tiyatroları'na girecekti,
(KAYNAK: Demirkanlı,
“Lütfen benim Aşil topuğum(*) olma" ve "yakinda pembe
dizi yazmaya baslarsan valla sasirmam:)”
24 Ağustos 2010) (Sansürcü Demirkanlı, yukarıda
aktardığımız ifadesini, daha önce pek çok kez yaptığı
gibi, metinden silip çıkarabilir veya metni toptan yok
edebilir ya da linkini değiştirebilir. Garantili olması
için, Demirkanlı'nın yazısını yayınlamış olan Hilmi
Bulunmaz'ın ilgili sayfasına da link verelim:
tiyatroyun.blogspot.com)
NOT:
Devlet bütçesiyle bu şerefsiz iftiraları besleyen Lemi
Bilgin ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun tarih taksiratlarını
affeder mi bilmem ama ben, kendi payıma affetmeyeceğim,
çünkü:
Mustafa
Demirkanlı'yı midesi kaldırabilen, Demirkanlı'dan
iğrenmeyebilen herkesten, tüm samimiyetimle,
iğreniyorum.
CB / 30 Ağustos 2010
(...)
Mustafa Demirkanlı,
umarım sözünü tutar ve bundan böyle (ismimi
vererek ya da vermeden veya kendisi başka
bir isim ardına gizlenerek veya örneğin,
hacklenmeden kurtulduğu halde aylardır bir
tek yazı yazmayan ve aslında söyleyecek bir
şeyi kalmadığı için "hacklendim" numarasına
yatmış olan, kimliği belirsiz, sanal şahıs
Burak
Caney sapığını
tekrar devreye sokarak) bana sataşmaya
kalkışmaz. Ama eğer kalkışırsa,
Demirkanlı'ya cevap vermek için bir şartım
var: Önce,
belgelediğim tüm yalanları
için ("tekrar okuyunca yanlış
anlaşılabileceğimi anladım, aslında şöyle
demek istemiştim" tarzında önemsizleştirme
gayretine girmeden)
açıkça/mertçe/Türkçe/netçe, hesap verecek ya
da özür dileyecek. Ve bundan böyle Büktel
hakkında herhangi bir suçlama yaparsa, o
suçlamayı, kanıta muhtaç kanıtlarla, salakça
iddialarla değil, Büktel'in kendi
ifadeleriyle "somut" olarak, direkt kaynak
göstererek, kanıtlayacak. Böyle yapmazsa,
bundan böyle, (Burak
Caney sapığını
asla cevaplamadığım gibi) artık
Demirkanlı'yı da cevaplamayacağım.
Ben hayatımı, onun yalnızca birkaç
saniyede uydurduğu kasıtlı yalanları
çürütmek için, günlerce kanıt belge
toplamakla, bu kanıtları mantıklı ve tutarlı
bir kompozisyon içinde okurlara sunmak için
kılı kırka yarmakla, daha fazla harcamak
zorunda değilim.
Büktel/Demirkanlı
Polemiği'ndeki yazılara rağmen
Demirkanlı'nın ne mal olduğunu hâlâ
anlamayanlar kaldıysa, zaten anlamak
istemiyorlar demektir.
Coşkun
Büktel / 24 Nisan 2007
Yukarıdaki yazının tamamını okumak
için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:
DEMİRKANLI'YA (BİR KEZ DAHA)SON
OLMASINI UMDUĞUM CEVAP
NOT:
Benim,
onca yazıdan
sonra, artık
iftira makinası,
linççi sapık Demirkanlı
için söylenecek yeni bir şeyim yok. Ama o
sapığı bir iftira enstrümanı olarak
kullanmak üzere, reklam adı altında sadaka
vererek, devlet bütçesinden besleyenlere
(Lemi Bilgin, Ertuğrul Günay, Ayşenil
Şamlıoğlu, vb.) daha söyleyecek pek çok
şeyim var. İnadına besleyin siz bu
apaçık iğrenç iftiraları!...
Umarım, Tarih taksiratınızı affeder.
Ben, artık, Mustafa Demirkanlı'yı midesi
kaldırabilen, Demirkanlı'dan iğrenmeyebilen
herkesten, tüm samimiyetimle, iğreniyorum!
DEMİRKANLI'NIN, (önceki yazılarımla
belgelenerek mahkum edilmiş iftiralarını,
okurların balık hafızasına güvenerek bir kez
daha piyasaya sürmek amacıyla) yazdığı
son "yazıyı"(!) okumak için, lütfen,
TIKLAYINIZ!
|
|
Son sözü o söyledi ve... Hepsi susmak
zorunda kaldı
|

IRKÇILIK
BAHSİNDE, OLAN BİTENİ TÜM LİNKLERİYLE
BİR ARAYA TOPLAYIP, HEPSİ DEFOLU
"TARAFLARIN" KUSTURUCU İĞRENÇLİKLERİNİ
BELGELEYEN EN SON "TARİHİ" YAZISIYLA,
FERİDUN ÇETİNKAYA;
YALNIZCA BİR
YAZAR OLARAK İFADE GÜCÜNÜN VE
USTALIĞININ ZİRVESİNDE OLDUĞUNU
KANITLAMAKLA KALMIYOR; TÜRK TİYATRO
TARİHİNE BIRAKTIĞI TANIKLIKLA, BİR KEZ
DAHA, TİYATROMUZA EN YARARLI KATKILARDAN
BİRİNİ GERÇEKLEŞTİRİYOR.
BU YAZIDAN
SONRA, ÇETİNKAYA'NIN İFADESİYLE, "kırdığı
vazonun suçluluk duygusuyla divanın
altına saklanan çocuk gibi, sanki
susunca yediği 'ırkçılık cadı kazanı',
'iftira' ve 'sansür' haltları
unutulacakmış gibi, bu meselenin bu
şekilde örtbas edilip bir an önce
unutulmasını bekliyor"
OLAN
BİLEYCİ
KURHAN'IN, YİNE
ÇETİNKAYA'NIN İFADESİYLE, "kuyruğunu
kıstırıp susmayı tercih ettiğine" BAKILIRSA;
FERİDUN'UN YAZISI,
(ON PARMAĞINDA ON İFTİRA KARASIYLA TÜRK
TİYATROSUNUN "İKTİDAR YALAKALIĞINA
MUHALİF" DEĞERLERİNE SALDIRMAKLA
YETİNMEYİP, MENFAATLERİ ÇELİŞTİĞİNDE,
KENDİLERİ GİBİ
LİNÇÇİ
TUNCAY ÖZİNEL'E
BİLE İFTİRA ETMEKTEN ÇEKİNMEYECEK KADAR
GÖZÜ DÖNMÜŞ)
İFTİRACI LİNÇÇİLERE
KARŞI, BUGÜNE DEK YAZILMIŞ EN ETKİLİ
YAZIDIR.
***
NOT 1:
DAHA ÖNCE NELER
OLMUŞTU? DAHA ÖNCE OLANLAR SİTEMİZDE NASIL YANSIMIŞTI?
"EFENDİCE" YAZMAYA ÖZEN GÖSTEREN ÇETİNKAYA'NIN LİNK VERMEYE GEREK
GÖRMEDİĞİ
Bileyci Kurhan'ın
iftirada sınır tanımayacak kadar çılgınlaşması,
onu linççi dostları dahil tüm tiyatro
insanlarımız için, domuz gribinden bile daha
tehlikeli kılıyor
BAŞLIKLI YAZISINDA
COŞKUN BÜKTEL, BU IRKÇILIK İFTİRASINDA DA "ÇIBAN BAŞI"
OLAN, (LİNÇÇİ,
TEHDİTÇİ,
SANSÜRCÜ, FECİ FELSEFECİ*,
"BİLEYCİ
KURHAN"
YA DA ÇETİNKAYA'NIN TERCİH ETTİĞİ BİR
BAŞKA DEYİŞLE:
"ÖMER F. KURHAN")
HAKKINDA NELER DEMİŞTİ?
*"Feci
felsefeci"
Bileyci
Kurhan'ı felsefeci sanıp da
"bir
felsefeci nasıl olur da sansürü
destekleyebilir veya
sansürcü iftiracı Mustafa
Demirkanlı'nın sansür
kararını övebilir?"
diye sakın şaşırmayın!
Bileyci
Kurhan, her şeyden önce bir
tehditçidir
ve tehdit, sansürün en tehlikeli
biçimlerinden biridir.
Bileyci
Kurhan ayrıca
linç
kampanyacısıdır
ve bütün
linççiler
sansürcüdür.
(KAYNAK:Büktel,
ÇETİNKAYA'NIN "Devlet Tiyatroları
Genel Müdürü Lemi Bilgin istifa
etmelidir"
BAŞLIKLI YAZISINA SUNUŞ.)
***
NOT 2:
İŞTE IRKÇILIK İFTİRASI SKANDALIYLA
İLGİLİ coskunbuktel.com ARŞİVİ
|
|
Hem
altın değerinde
hem de bedava
|

HİLMİ
BULUNMAZ, "CANIM KARDEŞİM" DEDİĞİ TUĞRUL TÜLEK'İ SERT
ELEŞTİRMESİNE RAĞMEN; ONA (HAYAL YA DA SANAL DÜNYASINDAN
YERYÜZÜNE İNİP YERE SAĞLAM BASMASINI SAĞLAYACAK) ALTIN
DEĞERİNDE VE TÜLEK'İN BİLDİĞİ KLİŞELERDEN TAMAMEN FARKLI
BİRTAKIM HAYAT DERSLERİ VERİYOR. (UMARIM TÜLEK ÖFKEYE
VEYA KOMPLEKSE KAPILMAKSIZIN YARARLANMAYI BAŞARIR.)
NEYSE, TÜLEK YARARLANMASA
BİLE OKURLARIMIZ MUTLAKA YARARLANACAKTIR. İŞTE TADIMLIK
OLARAK KÜÇÜK BİR SEÇME:
(...)
Tuğrul
Tülek diyor ki:
"Politikanın insanları
birbirine yabancılaştıran bir şey olduğunu düşünüyorum."
Beni şaşırtıyorsun, Tuğrul! Sen bu kıt aklınla, nasıl
oluyor da tiyatro sanatıyla uğraşabiliyorsun; inanılır
gibi değil. 12 Eylül Faşizmi ve bu faşizmin günümüzdeki
gölgesi, senin gibi tiyatroyla uğraşan birini bile bu
denli "nihilist", bu denli "pasifist", bu denli
"goşist", bu denli "pragmatist", bu denli "makyavelist",
bu denli "ben işime bakarım abicimci", bu denli
"gözlerimi kaparım, vazifemi yaparımcı", bu denli "hap
yap, para kapçı" yaptıysa vay memleketin hâline!!!
Canım kardeşim, politika, insanları birbirine
yabancılaştırmaz; tam tersine insanları birbirine
yakınlaştırır. Örnekse, AKP'ye üye olanlar ve bu partide
politika yapanlar "ticaret burjuvazisi" ideolojisiyle
birbirine sıkı sıkıya yakınlaşırlar. Yine örnekse,
sahtesine üye olmamak koşuluyla, bir komünist partisine
üye olanlar, "sınıfsız bir toplum" ideolojisiyle hem
partili olarak birbirine yakınlaşırlar ve hem de bu
partinin politikası gereği, işçi sınıfıyla yakınlaşarak,
bu sınıfın bir bireyi olarak yoldaşlık anlayışını
sürdürürler.
Tuğrulcuğum, televizyon dizilerinden birazcık sıyrılıp
kendine kitap okuyabilecek bir ortam oluşturursan, (hiç
sanmıyorum ya) belki sen de politikanın insanları
birbirlerine yakınlaştıran bir iş, bir eylemlilik
olduğunu anlarsın.
Tuğrul Tülek diyor ki:
"Benim kendime ait bazı değerlerim var ve bu
değerler benim açımdan bir dünya oluşturuyor."
Nedir onlar? Ben, seninle yapılan ve tam dört sayfa
süren röportajı okudum ve bu dört sayfalık röportajda
"senin kendine ait herhangi bir değerin olduğunu" asla
görmedim. Canım kardeşim, tam dört sayfa boyunca,
osuruktan lâflar etmişsin. Seninle bu dört sayfalık
röportajı gerçekleştiren Rengin Arslan, osuruktan
sorular sormuş. Seninle yapılan bu dört sayfalık sade
suya tirit röportajı basanlar, başta
LİNÇÇİ
Mustafa Şükrü Demirkanlı olmak üzere, bütün
LİNÇÇİ
Tiyatro... Tiyatro... Dergisi ailesi osuruktan lâflarla
hayatlarını tüketiyorlar. Sen, Rengin ablan ve seni gaza
getiren herkes, Türkiye tiyatrosunun hızla, hem de
şimşek hızıyla çürümesi, küflenmesi ve ceset hâline
gelmesi için saf rolüne girerek, kapitalizmin ilelebet
muhafaza ve müdafaa edilmesi için saf tutup secdeye
varıyorsunuz.
Kendini hiç zorlama Tuğrulcuğum; dünyanın hiçbir yerinde
görülmemiş bir palavrayı önümüze sürüyorsun. Nev-i
şahsına münhasır değerler silsilesi olmaz. Her türlü
insanî değer, mutlaka gelir politika "duvarına toslar".
Tuğrulcuğum, niye kendini kuvözdeki bebek gibi görmeye
çalışıyorsun. Senin olduğunu sandığın değerlerin tümü,
daha sen dünyaya gelmeden çok önceleri, kanıksanmış
ilişkilerin sana şimdi ezberlettiği melankolik
yalnızlıklardan başka bir şey değil.
HİLMİ'NİN TÜLEK'E
BEVAVA VERDİĞİ ALTIN DEĞERİNDEKİ HAYAT DERSLERİNİN
TÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN, AŞAĞIDAKİ ACAİP BAŞLIĞI TIKLAYINIZ:
-/*^"_'//=)(X%$&?!!!
|
|
"Sevgili Coşkun abi;
Eğer ki sanatçılar için talep beklemek
önemli değilse reyting raporları da
önemli olmamalıdır.
Madem öyle sanatçı reyting raporunu
internet sitesinde yayınlamaz.
Çok severek ve emek vererek dahi üretse
bir ürününü.
...O
reyting raporları satış garantisini
sağlayan yegane ögedir.
Reyting raporları sanatçıyı söz konusu
raporu rakamsal olarak yükseltmek için
tedbir almaya yöneltmektedir.
Reyting raporları;
Kazanç ya da kayıp hesaplaması ve
piyasayının kollanmasının ta kedisidir."
ÖZGÜR SÜLEN 12 Temmuz 2010
(Ekonomist, Yıldız Üniversitesi
Oyuncuları eski elemanı.)
Çok haklısın, Özgür!
İşte o nedenle televizyonda sanat
yapılamaz. Çünkü televizyona yapılan
işlerin tek başarı kriteri vardır.
Reyting.
Ben, bir sanatçı olarak değil, daha çok,
bir taktisyen, bir danışman olarak
çalışıyorum televizyonda... Ha,
bu arada yaptığım işin içine,
milyonlarla ifade edilen bir seyirci
kitlesi için anlaşılır ve yararlı olacak
bir şeyler koymaya çalışıyorum. Ama bu,
yaptığım işi sanat kılmaya yetmez. Ben
televizyonda sanat yapmıyorum. Yaptığım
şeyin sürdürülebilirliğini sağlayan tek
başarı kriteri reyting. O nedenle,
yapılan işin başarısını okurlara reyting
rakamlarıyla anlatıyor, başarıdaki
Coşkun Büktel payını
değerlendirebilmeleri için de,
yazdığım
sahnelerden örnekler aktarıyorum.
Yani benim sanatçılığımı lütfen kimse
yazdığım diziyle değerlendirmeye
kalkmasın! Oradaki başarı, sanatsal bir
başarı değildir.
COŞKUN BÜKTEL 13 Temmuz 2010
"Biz nasil bir ulkede yasiyoruz
:)))))
herkes degisim icinde herkes ama
Sen Coskun abi;
yakinda pembe dizi yazmaya baslarsan
valla sasirmam:)
Fazil Say danda 2020 ylinda arabesk
album bekliyorum"
ÖZGÜR SÜLEN 16 Ağustos 2010
(Ekonomist, Yıldız Üniversitesi
Oyuncuları eski elemanı.)
KAYNAK: Facebook.

THEOPE YAZARINA ANCAK SEFALET
Mİ YARAŞIR?
Coşkun Büktel
Dizileri yazmayı ve dizilerde oynamayı
reddettiğim dönemde, eleştiri yazılarım yüzünden
aforoz edildiğim ve tiyatrolara yaptığım
başvurular da kabul edilmediği için, yıllarca,
AKM'nin karşısında kitap tezgâhı açarak,
herkesin gözü önünde, seyyar satıcılık yapmış ve
oğlumla birlikte yarı aç, yarı tok yaşamakla
yetinmiştim. O dönemde bir tek kişi çıkıp da iki
satır yazarak, Theope gibi bir oyunu aforoz
etmenin ve yazarını süründürmenin insanlık dışı
bir vandalizm olduğunu kamuoyuna duyurmaya
kalkışmadı. Herkes, "bana ne", dedi. Ama bir gün
gelip kitap tezgahı açmama belediye ve polis
izin vermeyince, hiçbir gelirim kalmadı. Bu
durumda oğlumla birlikte açlıktan ölmeyi tercih
etseydim, kimsenin itirazı olmayacak, kılı
kıpırdamayacak ve herkes, "ölmeyi kendi seçti,
bana ne", diyecekti.
Ne var ki, ben ölmek yerine, oğlumun da
oyunculuk yaptığı, dördüncü yılına girecek
başarılı dizi
"Arka Sıradakiler"de, idealist bir
öğretmenin öyküsünü anlatarak, dört yıldır,
hayatımda ilk kez iyi para kazanıp oldukça rahat
bir hayata kavuştuğum için, şimdi bana kızıyor,
beni pembe dizi yazarı olmakla suçluyorlar.
Sanki ölmediğim için ayıp ettiğimi
düşünüyorlarmış gibi, artık, "bana ne" demiyor,
benden hesap soruyorlar. Hem de sırf
linççi
alçaklar değil, beni seven
"dostlarım" da...
CB / 17 Ağustos
2010
|
|
BÜKTEL'İN NOTU
15
Ağustos 2010:
Mustafa Demirkanlı adlı
sahtekâr, sitemizin tabelasındaki
yeni ve bu dönem için çok daha
gerekli şiarımızın (sloganımızın) sonunda (bir
yıldan fazla süredir) yer almakta
olan mavi asteriks (*)
linkini tıklayarak, önceki "tabela
şiarımıza" (tabela sloganımıza) ulaşabileceğini bilmiyor.
Önceki şiarımızın
"Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları" adlı
kitabımızda defalarca
tekrarlandığını dolayısıyla onu
ortadan kaldırmayı asla
düşünemeyeceğimizi ve günün birinde
kafamıza saksı düşüp de onu
kaldırmayı düşünsek bile o şiarımızı
sonsuza dek ortadan
kaldıramayacağımızı bilmiyor.
Sahtekâr Mustafa, sözünü ettiği
önceki şiarımızın tam ifadesinin ne
olduğunu bile bilmiyor. (Ya da
aslında domuz gibi biliyor ama,
okurlar Google'da bulamasınlar diye
tam ifadeyi yazmak yerine başka bir
şey yazıyor.) Önceki şiarımızın tam
ifadesi şudur:
"İnsanları ismimi ve isimlerini
vermeden suçlayacak kadar alçak
değilim."
Yazdığı konuda hiçbir şey bilmeyen,
araştırıp öğrenmeye gerek görmeyen,
on parmağında on karayla kasten,
alçakça, psikopatça iftira atarak,
aşağıda aktardığımız yazısında
Büktel'in önceki şiarını
"sitesinden yok
ettiği"ni
söyleyen (yani
Kış ortasında
"Bahar Temizliği"
yaptığını
iddia ederek Büktel'e iftira eden); bu apaçık
iftirayı telaffuz ederken
kösele suratında en küçük bir utanç
belirtisi görülmeyen; okurları
Büktel hakkında dezenforme etmek
uğruna her türlü iğrençliği göze
aldığı fark edilen; zavallı sahtekâr
Demirkanlı'yı eleştirmenin bir
anlamı ve yararı bulunmadığını
biliyoruz. O nedenle biz bu
yazıları, bir sahtekar psikopatı
rehabilite etmek amacıyla değil; onu
reklam adı altında sadaka vererek
besleyip büyüten ve üstümüze salıp
bize musallat eden iktidar
temsilcisi "bürokratları" (Ertuğrul
Günay, Lemi Bilgin,
Ayşenil Şamlıoğlu,
Orhan Alkaya,
vb gibi)
eleştirmek ve okurları aydınlatmak
amacıyla yayınlıyoruz.
GÜNCELLEME (14 Ağustos 2010)
Bir
alt kutudaki (henüz bir hafta önce
yayınladığımız)
başlıklı belgeli habere karşı
dilini kedi yutmuş gibi susmaktan
başka çare bulamayan, onlarca kez
belgelenmiş sahtekârlığını
bir kez daha belgelemiş olmamızdan
zerre kadar utanmayan
"yüzsüz"
Demirkanlı; kendisiyle ilgili
yazdıklarımıza cevap veremeyince, bu
kutuda anlattığımız fıkraya cevap
vermiş.
"HİPNOZLA
7 GÜNDE İNGİLİZCE ÖĞRENMİŞ" BİRİYLE KISA
SOHBETİM
başlıklı fıkramızı, −iğrenç bir
mizanpaj ve fıkra metnimizde
bulunmayan onlarca anlamsız ve
gereksiz ve dikkat çelici bölme
çizgisi (/) ekleyip tahrif ederek−
yayınlayan,
linççi sansürcü
Demirkanlı; sansürcüler
için gayet doğal olarak, metnin
aslına link vermeye elbette ki
kalkışmamış.
Ama zavallı sahtekârımızın asıl
niyeti bizim fıkramızı yayınlamak
olmadığı için, (linççilerin kirli
yöntemlerini kullanmaya asla
tenezzül etmeyeceğimizi artık herkes
öğrendiği halde, belki buna inanacak
birkaç dangalak hâlâ bulunur
umuduyla) söz konusu fıkramızın
başına (orta zekâlı hiçbir okuru
kandırması mümkün olmayan) şu
ahmakça yalanları ekleyerek, "ben
sahtekâr olabilirim ama sen de benim
kadar yalancısın" mesajını vermeye
çalışmış:
C.B.: Adımı vermeden ve adını
vermeden eleştirecek kadar alçak
değilim.
“Adımı vermeden ve adını vermeden
eleştirecek kadar alçak değilim.”
mealinde bir şiarı vardı Sayın
Büktel’in, bu cümleyi sitesinden yok
ettiği için aklımda kaldığı kadar
nakşettim. Sayın Büktel, “Bu yalan,
aynen bu cümleyi ispat etsin, bir
jeep” demeden önce “Orijinal
kaynağı” görünür kılar tabii ki,
sitesi 2 gündür sorun yaşıyor,
soldaki linkler kullanılmaz durumda,
kayıtlar tabii ki elimizde, ama
bunlar önemli değil, suç unsurlarını
yok etmeye çalışıyor şu sıralar,
devam etsin. Önemli olan, “adını
vermeden” eleştirmeyen Büktel’in
kimi eleştirdiğini anlayanlara bir
yarışma sorusu; Aşağıdaki metinde
Büktel’in kimi eleştirdiğini anlayan
ilk 3 kişiye -Televizyona iş
yapmadığımız, altın ticaretiyle
uğraşmadığımız için- ancak Tiyatro…
Tiyatro… Dergisi’nin 5 yıllık
aboneliğini veriyoruz. Jeep’ler
filan bizim rüyamıza bile giremiyor,
okurlarımız da hayal etmesin.
MUSTAFA DEMİRKANLI
(KAYNAK:
http://tiyatrodergisi.com.tr/yazi.php?hng=205)

"HİPNOZLA
7 GÜNDE İNGİLİZCE ÖĞRENMİŞ" BİRİYLE KISA
SOHBETİM
Bir tiyatro kokteylinde, "İngilizce'yi
Hipnozla 7 Günde Öğrenin" programına
katılmış ve 7 günde İngilizce öğrenmiş
biriyle tanıştım.
"What is your name?" diye sordum adama.
Bön bön yüzüme baktı.
"Soruyu anlamadınız mı?" diye sordum.
"Galiba İngilizce bir şey sordunuz, di
mi?" diye karşılık verdi.
"Evet," dedim, "İngilizce konuşalım diye
basit bir şey sordum."
"Maalesef, burada İngilizce konuşamam,
Coşkun Bey!" dedi.
"Nasıl yani? Burası kalabalık diye
utanıyor musunuz?"
"Yok canım ben çok sosyal bir insanımdır
Coşkun Bey, kalabalığı severim."
"E, öyleyse niye burda İngilizce
konuşamıyorsunuz?"
"Şey! İngilizce'yi hipnozla
öğrendiğimden, İngilizce konuşabilmek
için hipnoza girmem gerek. Ama
hipnetorum burda değil."
"Hipnetor mu? O kim?"
"Kurs hocamız. Bizi hipnoza sokan...
Kendine 'hipnetor' diyor."
"Anlıyorum... Hocanız kendine gerçekten
zengin çağrışımları olan bir isim
seçmiş." dedim ve daha fazla samimi olma
tehlikesini bertaraf etmek için,
kalabalık arasında bir tanıdığımı görmüş
gibi yaparak adamın yanından hızla
uzaklaştım.
CB / 11 Ağustos 2010
|
|
GÜNCELLEME 3:
7 Ağustos 2010
Mustafa Demirkanlı, bizim yayınımızdan
sonra, sitesinde bir yıldır yüzsüz ve
imzasız olarak yayınladığı
“Hiç
Çıldırma Bre Büktel!”
başlıklı
yazıdaki orostopolca iftiraların altına
iki gün önce kendi imzasını atmak,
yazının (bir yıldır boş duran) yazar
çerçevesinin içine kendi fotoğrafını
koymak zorunda kalmıştı.
Ama her sıradan okurun bile kalleşçe,
orostopolca yazılmış somut iftiralardan
ibaret olduğunu kolayca görebileceği
nitelikte olduğu için, bizim ibret
verici bir belge olarak ana sayfamızda
virgülüne dokunmadan yayınlamaktan
çekinmediğimiz
“Hiç
Çıldırma Bre Büktel!”
başlıklı yazının altındaki imzasını,
sahtekâr Demirkanlı ancak 24 saat
tutabildi. Dünkü güncelleme yazımızdan
sonra sahtekâr Demirkanlı, tekrar zikzak
yaparak, yazıyı yeniden imzasız ve
sahipsiz bıraktı. Yazar çerçevesinden
çıkardığı kendi fotoğrafının yerine ise
"yüzsüz" bir siluet koydu.
Demirkanlı psikopata bağladığı için, bu
güncellememizden sonra ne yapacağını
kestirmemizin olanağı yok. Yazıyı, daha
önce pek çok kez yaptığı gibi tamamen
silip sansür edebilir. Yazının altına
bir başkasının imzasını atabilir. Yazar
çerçevesinin içine, bir dansöz, bir
penis, bir ördek, bir çömlek ya da ne
bileyim bir gergedan koyabilir. Ya da
bir zikzak daha yapıp ismini ve resmini
yeniden koyarak yazıyı yeniden
sahiplenmeye karar verebilir. Yazıyı
silip yerine, "espri" olsun diye
"Ufo'lar Coşkun Büktel'i Kaçırdı"
biçiminde bir manyak haber veya ne
bileyim, örneğin, "Mustafa Demirkanlı
onurundan kalan son kırıntıları satıyor!
Yok mu arttıran?" diye yeni bir "çığlık"
ilanı koyabilir. Bir psikopatın ne
yapacağını önceden tahmin etmek mümkün
de değil, gerekli de değil. Merak eden
okurlar sahtekâr psikopatın bundan sonra
neler yapacağını haberimizin ilk
bölümünde verdiğimiz linkten takip
edebilirler.
Peki, biz bu yazıyı neden yazıyoruz?
"Yüzsüz" iftiracıların imzasız
yazılarına yer verdiği ve bu vahim
sahtekârlığı sulandırmak gayretiyle
olmadık taklalar attığı sırf bu
haberimizdeki belgelerle bile apaçık
kanıtlanabilen; bir yalan makinasından
daha üretken bir yalancı ve iftiracı
olduğu,
"Demirkanlı Yalanları"
başlıklı sayfamızda onlarca belgesiyle
görülebilen; Türk tiyatrosunun yakasına
(Hilmi Bulunmaz'ın çok isabetli
ifadesiyle) "Kırım Kongo kenesi gibi
yapışmış" bu sahtekâr linççiyi,
reklam adı altında sadaka vererek,
iktidar, neden 20 yıldır besliyor? 20
yıldır Türk tiyatrosunun kanını emip
damarlarına sahtekârlık zehri zerkeden
bu zavallı psikopata klinik yardım
yerine, neden nakdi yardım yapılıyor?
Tiyatral medyamız iktidardan beslenmek
amacıyla yayın yaptığı için, bizim somut
kanıt ve belgelerimizi ortaya koyarak,
iktidara bu soruları soramıyor. Aslında
tiyatro medyasının
linççi yöneticileri,
iktidara bizim somut kanıtlı haklı
sorularımızı sormak yerine, 20 yıldır
iktidardan beslenmeyi başarmış bu
sahtekâr psikopatın dümen suyuna girmeyi
ve onun (kendilerini de eleştiren Büktel
ve Bulunmaz'a karşı) tezgâhladığı
iftira ve linç kampanyasına
bile katılmayı tercih ediyorlar. Yani
tiyatral yayın yapanların genel linççi
karakteri göz önüne alınıp onların
merceğinden bakıldığında, aykırı görünen
şey,
"yalan makinasından daha seri
yalan üreten bu sahtekâr psikopat"
olmuyor; tam tersine, linççi
yayıncıların merceğinden bakıldıkta, belgeli, kaynaklı,
linkli, bilimsel yayın yapan dürüst
insanlar (Coşkun Büktel, Hilmi Bulunmaz,
Feridun Çetinkaya) "aykırı"
görünüyor.
Örneğin azılı ve
tehditbaz linççilerden
Ömer Faruk Kurhan (daha yaygın adlarıyla
"Feci Felsefeci Kurhan"
ya da
"Bileyci Kurhan")
bu aykırılık nedeniyle çok kızdığı
(aslında ırkçılığın baş düşmanı olan)
Feridun Çetinkaya'yı ırkçılıkla
suçlayabiliyor (Bkz).
Mantık ya da ahlakın pabucunu böylesine
çirkefçe dama atmış bu
iftiracı linççi Kurhan
tayfası (ya da suçlarıyla birlikte
tarihe gömmeye ve kirli yüzlerinin
belgeleriyle dolu arşivlerini yok ederek
unutturmaya çalıştıkları İATP-G
çetesi) on yıl boyunca "tacizci" diye
damgalayıp aleyhinde kampanya açarak
binlerce imza topladıkları (Bkz)
(Bkz)
(Bkz)
(Bkz)
(Bkz)
(Bkz)
Mehmet Esatoğlu'yla bir gün içinde
barışıp kucak kucağa gelebiliyorlar.
Esatoğlu kimseden özür dilemediğini,
tacizci olduğunu kabul etmediğini bize
söylediğine göre, Feci Felsefeci Bileyci
Kurhan'ın İATP-G çetesi üyelerinin ve
tacize uğradığını yazmış bütün o
kızların, on yıllık iftira kampanyası
için Esatoğlu'ndan özür diledikleri
anlaşılıyor; ama "taciz diye, taciz
diye" on yıldır başlarının etini
yedikleri insanlar en küçük bir açıklama
yapılmaya veya özür dilenmeye lâyık
görülmüyorlar.
Oysa, Esatoğlu'na karşı taciz
kampanyasına imza vermedikleri için BGST
sitesinde yayınlanan ilgili yazısında
Esra Aşan, Büktel ve Bulunmaz'ı bile
suçlamıştı:
"Tavır
almakta zorlanılmasının nedenlerinden
biri Esatoğlu’na tacizci diyebilmek için
ortada ‘yeterli' kanıtın olmamasıymış.
Mesela, tiyatrocu Hilmi Bulunmaz bu
nedenle net bir tavır almakta
zorlandığını dile getirirken; Coşkun
Büktel’in vicdanı Esatoğlu’nun tacizci
olduğunu söylese de yeterli kanıtları
olmadığı için net bir tutum alamıyor.
Mağdurların yaptığı açıklamalar yeterli
bulunmuyor; çünkü Esatoğlu’nu taciz
pratiklerini gerçekleştirirken
belgeleyen bir kanıt yok. Taciz
karşısında taraf olmak ve Esatoğlu’nu
daha fazla onore etmemek için nasıl bir
kanıt arandığını bilemiyorum."
İyi de o zamanlar Barış Manço Kültür
Merkezi'nde sunuculuk yapmasına bile
tahammül edemediğiniz Esatoğlu'yla şimdi
kucak kucağasınız, yan yanasınız, aynı
masadasınız! (Bakınız:
Esatoğlu'yla, Esatoğlu'na
karşı taciz kampanyası açmış iftiracı
linççilerin aynı masadaki "işbirliği"
fotoğrafı.) Ne oldu
bütün o suçlamalar? Ne oldu bütün o on
yıllık kampanya? Siz kucaklaştınız ve
konuyu kapattınız, öyle mi? Utanmaz
Herifler!... Madem ki, siz karşılıklı
anlaştınız, halka bok yemek düşer, di
mi? On yıl boyunca tacize karşı imza
kampanyalarıyla, taciz suçlaması
yazılarıyla meşgul ettiğiniz,
BarışaRock'u sabote edip ocağına incir
dikmek pahasına (Bkz)
kan davasına yönelttiğiniz, taciz gibi
son derece ciddi bir konudaki
duyarlıklarını sömürüp aldatarak
imzasını aldığınız insanlara (kamuoyuna)
bok yemek düşer, di mi? Onlara bir
paragraflık "açık, sarih, belirgin ve
net" bir açıklama bile borçlu
değilsiniz, di mi? Halka hesap verilmez,
halktan "biçimine getirip" oy (imza)
alınması yeterlidir, di mi?
Bir de kalkmış bizi küfürbaz olmakla
suçluyor, linççi orospu çocukları!...
Sizin
iftiracı,
linççi,
tehditçi ve iktidar
destekli bir "örgütlü melanet" olmanız
sorun değil, bizim belgeli iftiracılara,
sahtekârlara "orospu çocuğu" dememiz
sorun, öyle mi? Ulan sizin sıfat
beğenmemeye ne hakkınız var, dangalak
herifler?!... Geri zekâlı, psikopat
vandallar!... Bize ancak Rahibe Teresa
"küfürbaz" derse ciddiye alıp saygı
duyarız. Siz kendinizi Teresa mı
sanıyorsunuz, linççi teresler?!...
Evet,
tiyatro dediğimiz mafyanın
yuvası olmuş bu iğrenç bataklığın
sivrisinekleri, halka, tiyatro sanatına
ve "gerçek" sanatçılara zarar verdikleri
halde; sayıca kalabalık oldukları için,
iktidar temsilcileri tarafından
(Ertuğrul Günay, Lemi Bilgin, Ayşenil
Şamlıoğlu,
Orhan Alkaya
gibi "bürokratlar" tarafından)
destekleniyor ve besleniyorlar.
Beslenemeyenler de, boynunu kırıp
beslenme fırsatının (veya sırasının)
gelmesini bekliyor; bu arada, "kemiği"
hak etmek için, bu eleştirileri
yapabilecek vicdan ve cesarete sahip
birkaç adama karşı
linç ve
iftira kampanyaları
düzenliyor; kanıtsız, belgesiz,
kaynaksız, linksiz ve çoğu zaman da
imzasız, kalleş yazılarla, hakikat
yanlısı bu birkaç istisnai insana karşı
iftiralarla dolu yazılar yayınlıyor; ve
en acısı, bu iftira yazılarını
yayınlayan site sahibi psikopata,
Ertuğrul Günay, Lemi Bilgin, Ayşenil
Şamlıoğlu,
Orhan Alkaya
gibi "bürokratların" reklam adı altında
sadaka vermesini sağlıyorlar.
Biz yayınlanan yazılardaki iftiraları
ibret verici birer belge olarak teşhir
edince ne oluyor? O iftiralardan
korkmadığımızı gören sahtekâr psikopat,
bu sefer, internete kendi elleriyle
koyduğu o iftira yazılarını, silmeye,
değiştirmeye, tahrif etmeye, (Feridun
Çetinkaya'nın nefis yazısının, en az
yazı kadar nefis başlığında dendiği
gibi) Kış ortasında
"Bahar Temizliği"
yapmaya koyuluyor.
Keşke küfürbaz olsaydım da gerçekten
küfredebilseydim (küfür neymiş
gösterebilseydim) bu sahtekâr orospu
çocuklarına... Bana karşı imzasız
yazılarla belgelenmiş iftiralar yayan
sahtekârlara orospu çocuğu derken,
onlara torpil yapıyor, iltimas
geçiyormuşum gibi bir duyguya kapılıyor
kendimi kötü hissediyorum.
GÜNCELLEME 2
6 Ağustos 2010:
(Lemi Bilgin,
Ayşenil Şamlıoğlu,
Orhan Alkaya,
vb gibi "bürokratlar" tarafından reklam
adı altında sadaka verilerek suni yemle
beslenen) sahtekar Mustafa
Demirkanlı'nın, aşağıdaki GÜNCELLEME
yazımızda sözü edilen sahtekârlıklarını,
yayınladığımız suçüstü fotoğraflarına
bakarak okurların kendileri bulabilirler
diye düşünmüş, yorgunluk nedeniyle ayrı
bir açıklama yazmaya üşenmiştik.
Bugün metnin içine bir GÜNCELLEME
bölümü ekleyerek, sahtekâr Mustafa'nın
sayfada yaptığı sinsi tahrifatı, kolay
algılanır bir liste halinde tek tek
sıralayarak, daha önce savsakladığımız
sorumluluğumuzu yerine getirdik.
Eklediğimiz sahtekârlık listesini okumak
için, lütfen...
TIKLAYIN!
GÜNCELLEME:
Aşağıdaki yayınımızdan "sonra", Mustafa
Demirkanlı, iftiracı "Yüzsüz"ün bir
yıldır imzasız duran yazısını,
okurlarını "uyarmaksızın", sessizce,
gizlice, kendi ismini koyarak imzaladı.
Link verdiğimiz sayfada daha bir sürü
suç unsurunu aklınca örtbas ettiğini
sanan sahtekâr Mustafa'nın bu son
alçaklığını, bu kez fotoğrafla
belgeledik:
KAÇIRMAYIN!
BİR
"YÜZSÜZ"DEN, BÜKTEL'E "HODRİ MEYDAN!"
Lemi Bilgin
ve
Ayşenil Şamlıoğlu'nun
reklam adı altında sadaka vererek suni
yemle beslediği
Mustafa Demirkanlı'nın
internet sitesinde...
Theope
yazarı
Coşkun Büktel'e
"imzasız" yazılarla, kanıtsız,
belgesiz, kaynaksız, linksiz biçimde,
aklına estiği gibi iftira eden
"yüzsüzler", hâlâ cirit atıyor.
Herif hem imzasını saklayacak kadar
"yüzsüz" korkağın teki, hem de
yazısının sonunda "Hodri meydan el
mi yaman bey mi yaman görelim Coşkun
Efendi!" diye meydan okuyor.
Gündemin sıkışık olmadığı bu sıcak yaz
günlerinde, "iftiracı yüzsüz"ün
“Hiç
Çıldırma Bre Büktel!”
başlıklı yazısını, ibret verici bir
"belge" olarak, ana sayfadan ve
virgülüne dokunmaksızın, tam metin
olarak yayınlamayı; "kimlerle karşı
karşıya" olduğumuzun bir kez daha
"belgelenerek" (her zamanki gibi:
Mutlaka karşı tarafa linkle
"belgelenerek") bir kıl daha netleşmesi
bakımından yararlı gördük:
iFTİRACI "YÜZSÜZ"ÜN METNİNİN SONUNDA
"BÜKTEL'İN NOTU" BAŞLIKLI BİR BÖLÜM
BULACAKSINIZ!
|
Yazan:
"YÜZSÜZ"
Kaynak:
Mustafa Demirkanlı'nın internet
sitesi
“Hiç Çıldırma Bre
Büktel!”
Coşkun Büktel çıldırmış durumda. Ruhunun
kirliliğini yansıtan kirli gri sitesinde
sarı beyaz kırmızı Çingene çadırı gibi
kocaman upuzun cümlelerle haykırıyor,
kükrüyor, tehditler savuruyor ne yapacağını
şaşırmış gibi dolaşıyor.
Mustafa Demirkanlı'nın sitesinde daha
önce kullanılan ve tam da yerini bulan
gamalı haçlı kolajını sanki bir suç
unsuruymuş, bir hakaretmiş gibi veriyor.
Yahu Büktel dur bir sakin ol.
Ne var şimdi bunda neden yadırgıyorsun?
Neden bu küplere binmelerin?
Ne ektinse onu biçiyorsun, mahsulün
hayırlı olsun!
Sen kimsenin ehemmiyet vermediği bir
iftira ile bir hocayı senelerce suçlamadın
mı?
Sana hak vermediğini söyleyenlere
faşizanca baskı kurmaya çalışmadın mı?
Hem delil var deyip hem yasal yollara
başvurmak yerine çamur at izi kalsın
yöntemini denemedin mi?
10 yıllık çabana rağmen insanların senin
deli saçması iddianı çok da mantıklı
bulmaması ile çıldırıp etrafa baskı yapmadın
mı?
Senelerce sözde delil diye giyotin gibi
kullandığın video kaydını kendi adınla
yayınlamaya çekinip sonra Burak Caney adıyla
yayınlatmadın mı?
Ya da her kim ise bu Burak Caney, o
bulup yayınladıktan sonra ancak yayınlamadın
mı? Ve pek bir sarıldığın delilin olan
videonu da yayınlamana karşın hala sana hak
verenlerin sayısı bir elin beş parmağını
bile bulabildi mi?
Sen değil misin bir hocaya attığın
iftira ile ve koparmaya çalıştığın fırtına
ile baskıcı, despot faşist kimlik
sergileyen?
Sen değil misin belden aşağı iftiralarla
bana türlü iftiralar atıp bunu da pişkinlik
örneği göstererek mutlu mesut kamera
karşısında anlatan?
Sen değil misin Hilmi Bulunmaz'ı
kışkırtıp, tetikçi gibi insanların üstüne
salan?
Sen değil misin yalan haberlerin üstüne
atlayıp, yalan olduğu belgelense de pişkince
görmezden gelen?
Cevap hakkını hiçe sayıp "Hilmi'ye
yayınlama" dedim diye verdiğin talimatla
faşizan despot anti-demokrat kimliğinle
övünen?
Sen değil misin insanların cevap hakkını
engelleyip, çöp kutularına attık diye
alçakça, faşistçe, despotça davranan?
Sen değil misin küfürlerle, sövgülerle
O...Ç.... ları hakaretleriyle gri ruh sıkıcı
sitenin manşetlerini dolduran?
Sen değil misin sırf sana hak
vermiyorlar diye tiyatro örgütlerine kara
çalan, lakap takan?
Sen değil misin emitasyon (çünkü antik
yunan çağında yaşamadın günümüzde Antik
Yunan yazmak olsa olsa emitasyon olur)
Theope'nle kendi kutsal kitabını yaratan ve
bu kutsal kitabına tapınmayanları topa
tutmaya kalkan?
Sen değil misin üç kuruşluk bilginle hiç
anlamadığın anlayamadığın sosyalizme, 60
gençliğine, 70 gençliğine hakaretvari burun
kıvıran?
Sen değil misin bütün bu ruh halinle
faşizmi ruhunun derinliklerinden kusan?
Neden şimdi bu gocunma?
Neden despot, baskıcı, ben merkeziyetçi,
faşist, sansürcü, dezenformasyoncu, iftiracı
ve küfürbaz kimliklerinden söz edilince
rahatsız olman? Yarattığın, yaratmaya
çalıştığın bu değil miydi? İçindeki canavarı
sen besleyip büyütmedin mi? Bu canavar sana
sevgili, jeep, şöhret olarak değil de
finalde kötü bir dizide senaristlik ve
binlerce insanın nefreti ve sadece 3-5
dosttan ibaret bir yaşam getirdiyse bize ne?
Bütün bunlar sensin! Yüzleşmek istesen
de istemesen de sen! Var git şimdi ister
aynaya bak, istersen gri sitende biraz daha
nefret kus daha da çirkinleş!
Kimseyi de tehdidinle korkutamıyorsun
bilmiş ol!
Coşkun Büktel, küfür, sövgü, tehditle
insanları yıldıramayınca şimdi de mahkemeye
vereceğim imasıyla insanları katılmaktan
alıkoymaya çalışıyor. Bir despota da ancak
böyle yeni bir tehdit yakışırdı. Ver bakalım
mahkemeye Coşkun Efendi, bakalım hakimler
somut, açık, aleni küfür ve iftiralara,
somut o...ç...’na mı değer verecek yoksa 11
yıl öncesinin sözlüğünden atılmış mecazi
anlamlı zorlama küfürleştirme çabana mı?
Hodri meydan el mi yaman bey mi yaman
görelim Coşkun Efendi!
İftiracı bay
"Yüzsüz"ün yazısını Demirkanlı sitesindeki
orijinal sayfasında okumak için, lütfen
aşağıdaki linki tıklayınız:
Mustafa Demirkanlı'nın internet
sitesi
BÜKTEL'İN NOTU:
İftira
yandaşlarının
1100 imzaya
ulaşmasına rağmen, iftiraya karşı çıkanların
"bir elin beş parmağını
bile"
bulamadığı konusunda, iftiracı bay "Yüzsüz"
haklıdır. Ama bu gerçek, (kelle sayısı çokluğu
somut
kanıtları
örtbas edemeyeceğinden) iftiranın
"iftira"
olduğu gerçeğini değiştirmediği için; iftiraya
karşı çıkabilenlerin "bir
elin beş parmağını bile"
bulamamış olması ancak şu anlama gelmektedir:
Türk tiyatrosunda "yüzsüzlerin"
iftirayı da içeren iğrenç etkinliklerine karşı
çıkabilecek kadar vicdan sahibi olan, "insan
gibi" insanların sayısı ancak
"bir
elin beş parmağı"
kadardır. Ben, Coşkun Büktel, o beş parmaktan
biri olmakla, Theope'yle gurur duyduğum kadar
gurur duyuyorum. Utanması gereken yüzlerce
kişinin utanmayacak kadar "yüzsüz" olmasıyla ise
ilgilenmiyorum.
İftiraya karşı çıkmayarak "yüzsüzlere" bana
karşı koz vermiş olan dostlarımdan biri gelip
de, hiç utanmadan, "Coşkun niye aleyhinde 1100
imza toplandı?" diye beni suçlamaya cesaret
edebilmiş olsaydı; ona yalnızca, Henry David
Thoreau'nun Ralph Waldo Emerson'a verdiği ünlü
cevaba benzer bir cevap vermekle yetinirdim:
"Ahmet, üç beş imza da niye senin aleyhinde
toplanmadı?"
Neyse ki, dostlarım, ürkek olsalar bile,
dangalak olmadıkları için, yüzsüzlerin yaptığı
gibi, o imzalar yüzünden beni suçlamaya
kalkışmıyorlar.
Aslında, çevreye pek fazla renk veremeseler
bile, o imzayı atan 1100 kişinin en azından 1090
tanesi de, en azından bugün itibariyle, "Biz ne
halt ettik de, elin iftiracı linççilerinin
ipiyle bu bok kuyusuna indik" diye dövünerek,
başını hangi taşa vuracağını belirlemeye
çalışıyor.
CB / 4 Ağustos 2010
|

Fazıl Say,
twitter'da,
"Türk halkının Arabesk yavşaklığından
utanıyorum"
demiş. Tepkiler gelince, "yavşak"
sözcüğünün "bit yavrusu"
anlamına geldiğini söylemiş ve twitter
hesabını kapatmış. Yani Fazıl Say'ın
asıl demek istediği şuymuş:
"Türk halkının Arabesk bit yavruluğundan
utanıyorum."
FAZIL SAY'IN (EĞER VARSA) DEHASININ,
ELLERİNDE BAŞLAYIP ELLERİNDE BİTTİĞİNE
İNANIYORUM.
Fazıl Say'ın arabeske karşı olması ve
halk dalkavukluğu yapmayışı hoşuma
gidiyor ama aynı Say'ın tepkiler gelince
geri adım atmasından ve çifte
standartlı, oryantal kafa yapısından
nefret ediyorum. Kendisi Nâzım'a yapınca
sansürden yana olup, başkaları kendisine
yapınca sansüre karşı olma
kıvraklığından (yavşaklığından)
iğreniyorum:
Bakınız:
http://www.coskunbuktel.com/cb2007_2.htm
|
|
BİR İDDİA:
Aslında o dönemde çok yaygın olan bu
söylentiyi Sartre'ın da desteklediğini
okumak beni şaşırttı. Ne var ki şuna
dikkat etmek gerekiyor. Sartre
biyografisini yazan Denis Bertholet,
Sartre'ın tırnak içindeki ifadelerini,
(İsrailli bir tarihçi profesör olduğunu
öğrendiğim) Ely Ben-Gal'in 1992'de (yani
Sartre'ın ölümünden 12 yıl sonra)
yayınlanmış bir kitabından aktarıyor.
Yani iddia Sartre'a yaşarken değil,
ölümünden sonra mal edilmiş. CB
SARTRE, O CESEDİN
CHE OLMADIĞINI SÖYLÜYOR:
"NE ÇEHRE NE VÜCUT CHE'NİNDİ. EMİNİM,
CASTRO DİKTATÖRLÜĞÜNÜ ELEŞTİRMESİNDEN
SONRA, HAVANA'DA ORTADAN
KALDIRILMIŞTIR."
|

Denis Bertholet'in (İthaki
Yayınları tarafından 2009'da Türkçe'si
yayınlanmış) "SARTRE" adlı, büyük boy 640
sayfalık biyografisinin 538. sayfasından Zühre
İlkgelen çevirisiyle, aktarıyoruz:
(Sartre'ın CB) Küba'ya yolculuğunu iptal
etmesinin asıl nedeninin Castro ve rejiminin onu
düş kırıklığına uğratmış olmasını ileri sürenler
olmuştur. Bu sorun karşısındaki tutumu açık
değildir. Özel çevresinde Castro'yu bir gangster
gibi anlatır. Che Guevara birkaç ay önce
öldürülmüştür. Sartre Bolivya'da teşhir edilen
ceset olayının bir aldatmaca olduğuna inandığını
söyler. "Ne çehre ne vücut Che'nindi. Eminim,
Castro diktatörlüğünü eleştirmesinden sonra,
Havana'da ortadan kaldırılmıştır."*
(Sartre'ın sözlerini vurgulayan
benim. CB)
*
Ely BEN-GAL,
"Mardi, chez Sartre. Un Hebreu a Paris
(1967-1980)" Paris, Flammarion, 1992. Sayfa
138.)
|
|
"Bu ezik Coşkun Büktel"
"TAKMA İSİMLİ" MEÇHUL
VE KALLEŞ
VANDALLARIN COŞKUN BÜKTEL'E (VE HİLMİ
BULUNMAZ'A) YÖNELİK KARALAMA
FAALİYETLERİ
Uludağ Sözlük'ün "coşkun büktel"
sayfasında (system error)
yazıyor:
kendini bir halt sanan, sanki millet
onun sorunlarıyla çok ilgileniyormuş
gibi sitesini silme yaptığı polemiklerle
dolduran, eserleri kısmında theope
dışında bir bok gösteremeyen herifcik.
arka sıradakiler de oğlu oynuyor diye
kasım kasım kasılır, senaryo doktorluğu
gibi dünyada eşi benzeri görülmemiş bir
iş yapar.
bizim bildiğimiz senaryo danışmanlığı
vardır, o da böyle sitelerde ''aha ben
yaptım'' gibi inanılmaz pespaye,
inanılmaz derecede görmemişlik kokan bir
şekilde deşifre edilmez.
yandaşı olan diğer küfürbazla, özdemir
nutku gibi türk tiyatrosunun önemli
isimlerine ''orospuçocuğu'' demekten
zerre gocunmamaktadırlar.
haklarındaki tüm kınama kampanyalarına
katıldığım için sitesinde birkaç defa
adım geçer bu zevatın.
burada söylüyorum, küfürbazın tekisin
büktel. saygı verilmez, hakedilir
unutma.
|
|
KÖRLER KÖRLERİ İZLİYOR-2
"Körler Körleri İzliyor-1"i okumak için
TIKLAYINIZ!
|
  
Çevirmen Sevgi
Sanlı'ya ve onu "izleyen" Adam Yayınları ve İş
Bankası Yayınları editörlerine (Ruken
Kızıler ve Alkan İnal) göre:
Bernard Shaw,
"2 Kasım 1954'te aramızdan ayrıldı."
Dünyanın tüm
"ciddi" kaynaklarına göre ise:
Bernard Shaw,
"1954'te"
değil, 1950'de aramızdan
ayrıldı.
1) Sevgi
Sanlı, Bernard Shaw'dan çevirdiği üç
oyunu, 1982'de,
"Seçilmiş Oyunlar 1" başlığıyla Adam
Yayınları'nda yayımladı.
2) Adam
Yayınları, 1992'de,
"Seçilmiş Oyunlar 1"in 2.
baskısını yaptı.
3) Sevgi
Sanlı, 2004'te, söz konusu üç oyuna bir
oyun daha ekleyerek,
"Dört Oyun" adıyla, kitabın üçüncü
baskısını, bu kez İş Bankası Kültür Yayınları
arasında yayımladı.
4) İş
Bankası Yayınları, 2010'da,
"Dört Oyun"u
bir kez daha yayınlayarak, kitabın dördüncü
baskısını gerçekleştirmiş oldu.
Kitabın yukarıda belirttiğimiz
tüm baskılarında Sevgi Sanlı'nın 1982'de ilk
baskı için yazdığı "önsöz" kullanıldı ve
1982'den beri otuz yıl boyunca, tüm editör ve
düzeltmenler o "önsözün" somut yanlışlarına bile
"sadık kaldılar" ki Bernard Shaw'un
ölüm tarihiyle ilgili yukarıda belirttiğimiz
somut yanlışlık da bunlardan biriydi.
Ne dersiniz? "Dört Oyun" adlı
kitabın 2010 baskısının künyesinde adları
"editör" olarak geçen (yani "yanlışları
düzeltmek" için İş Bankası'ndan yıllardır maaş
almakta olan)
Ruken Kızıler ve Alkan İnal,
otuz yıldır sürmekte olup tüm internet ortamını
da dezenforme eden (Shaw'un ölüm tarihiyle
ilgili) bu fahiş hataya dikkat çektiğim için,
sizce, bana teşekkür edecekler mi?
Hiç sanmıyorum. Neden mi? Çünkü
tecrübelerim bana, kültür "işlerinden" ekmek
yiyen insanlarımızın, "hata düzeltenlerden" hiç
hoşlanmadığını, hatta "hata düzeltenlerden"
nefret ettiklerini öğretti.
"Körler Körleri İzliyor"
serimizin 30 Mart 2007 tarihli
ilk yazısında, bir
başka fahiş hatayı düzelttiğimiz zaman, o
hatanın failleri
Tuncer Cücenoğlu,
Üstün Akmen ve Mitos
Boyut Yayınları, hatırlanacağı üzere, bize
teşekkür etmek yerine, bizim hakkımızda bir
linç
kampanyası düzenlemeyi uygun
bulmuşlardı. Yine hatırlanacağı üzere,
akademisyen olduğuna bin şahit gereken linççi
profesör(!)
Nurhan Tekerek de,
kendisine somut yanlışlarını gösteren, hatta
parmak hesabı öğreten Hilmi Bulunmaz'a teşekkür
etmek yerine, Bulunmaz'ı mahkemeye vereceğini
söylemişti (Bkz).
Yine azılı linççilerimizden Üstün Akmen'in,
somut bir yanlışını düzeltmiş olan Feridun
Çetinkaya'ya "Teşekkür ederim!" demek yerine,
"Mal bulmuş mağribi!" dediği, belgeli bir
hakikattir (Bkz).
Bir tür linççiler karargahı
olarak işlev gören (ve lince imza atmayanların
iyi kabul görmediği, yazarlar listesine şöyle
bir göz atmakla bile anlaşılan) linççi
Cüneyt Yalaz
yönetimindeki
linççi Mimesis
dergisinin internet sitesinde de, Bernard
Shaw'un Sevgi Sanlı çevirisi "Dört Oyun"unu
tanıtan bir sayfa yapılmış (Bkz).
Tabii ki, (zaten öteden beri Boğaziçi
Üniversitesi'nin, tiyatro sanatının ve gençliğin
yüz karası olarak tanıdığımız) konjonktüre bağlı
olarak bazen taciz(!), bazen küfür(!)
karşıtı olmakla iştigal eden Mimesis'çi
vandal
linççiler; insanlarımızın,
"hata düzeltenlerden" hiç hoşlanmadığını, hatta
"hata düzeltenlerden" nefret ettiklerini
bildikleri için olsa gerek, kör taklidi yapıp
körleri izleyerek, "Dört Oyun" kitabındaki
apaçık ve somut editör hatasını görmezden
gelmeyi, yani (tiyatro "piyasasında" kötü
kişiler olarak tanınmaktansa) bu kez de Bernard
Shaw hakkındaki otuz yıllık dezenformasyonla,
okurlarını bir kez daha "zehirlemeyi" tercih
etmişler. E, herhalde Mimesis'çilerin yayıncılık
ilkeleri, "küfürbaz" dedikleri Büktel'in
yayıncılık ilkeleriyle aynı olamazdı, değil mi?
COŞKUN BÜKTEL / 17 Temmuz 2010
|
|
Sovyet protokol görevlileri Rusya'yı
ziyaret eden Jean-Paul Sartre'ı nasıl
enayi yerine koydu?
|

Sartre
ile Beauvoir’ın Sovyetler’e yaptığı 1962
gezisinden Coşkun Büktel'in seçtiği bazı
enteresan notlar
(...) Sartre, Yazarlar Birliği’nin birinci
sekreteri ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi
merkez komitesinin ve Dünya Barış Hareketi
Konseyi’nin üyesi olan şair Aleksis Surkov ile
tanışıp yakınlaşır. Köy kökenli bir romancıyla
tanışmak ister. (...) Simonov kolhozları
eleştirel sözlerle anlatmış olan E. Doroh’la
tanıştırır onu; Doroh Sartre’ı Rostov’a götürür.
Fakat yerel makamlar öyle her şeye burnunu
sokanlardan hoşlanmadıkları için önce bu
ziyareti reddederler, sonra da her dakika
peşlerinde dolaşan “resmi” görevliler tüm
sorulara politikacı ağzıyla yanıt verirler,
Doroh ve köylü dostlarıyla herhangi bir diyalog
kurulmasını özenle engellerler. Sartre çok
öfkelenir. Bu koşullarda gezilemez. Moskova’ya
dönmek ister. Yetenekli bir genç şair olan
Voznesenski ile tanışmak ister. “Onunla bir
rastlantı sonucu gar peronunda karşılaştık”
(Simone De Beauvoir, La Forse des Choses,
cilt II, s.464) Sartre’a heykeltraş
Neyzvestniy’den söz ederler; sanatçının
atölyesine davet edilir. Tass Ajansı’na verdiği
demeçte eski temcit pilavını ısıtıp Batı
üzerinde faşist tehdidin yükselişini dile
getirmekte tereddüd etmez. Tartışma ve
buluşmalara biraz da turizm ekleyip Leningrad ve
Kiev’i ziyaret ederler.
(...)
Sovyetler Birliği’ne gidişi abartılı bir şaka
gibi olmuştur. Eskiden kolaydı. Sartre’ın önüne
o genelgeçer törensel kabuller, söylevler,
düzenlenmiş ziyaret ve buluşmalar numarası
sürülüyordu. Sartre artık bunlara alışık olduğu
için birtakım istekler dile getirmektedir. Şimdi
durum çok daha naziktir. Bir yabancı, kim olursa
olsun, ülkeye girdiği andan çıktığı ana kadar
sürekli izlenmekte ve denetim altında
tutulmaktadır. O yabancı Sartre gibi özgür olma
iddiasında biriyse, hiçbir şey fark etmemesi
için birçok ince kurnazlığa başvurmak
gerekmektedir. Rostov’da Sartre’ın hiddetlenmesi
üzerine koruyucu melekleri yöntem değiştirmeye
karar verirler. Bunu rehberliğini ve
çevirmenliğini yapan kadının raporundan
anlıyoruz: “Bu olay gösterdi ki, Sartre’la
çalışırken kalıplaşmış protokol ziyaretlerinden
kesinlikle vazgeçmek gerekir. (...) kendisinin
ziyaret programı öyle düzenlenmelidir ki, sadece
karşılaşmak istediği kimselerle karşılaştığına,
sadece görüşmek istediği konuları görüştüğüne
inanmalı, kısaca programını kendisinin
saptadığını sanmalıdır.” (Ewa Berard-Zarzycka,
Sartre et Beauvoir en U.R.S.S, s.165.)
İşte garın bir peronunda Voznesenski ile
karşılaşması, o gerçekten şaşılası rastlantının
nedeni. Sovyetler’deki doğallığın şu iyiliği
vardır ki, her zaman konukların beklentilerine
yanıt verir.
Yine de bu iyice yağlanmış çarkın içine bir kum
tanesi kaçmıştır. (...)
KAYNAK: Denis
Bertholet, "SARTRE", çeviren: Zühre İlkgelen,
İthaki yayınları, Haziran, 2009. S. 485-487.
|
|
Mümin Zındık
adlı meçhul bir şahsın, dün gece yarısı,
bir taşa sarılı olarak penceremizden
içeri fırlattığı mesajı, virgülüne
dokunmadan yayınlıyoruz:
NOT: Allahtan pencere açıktı da camlar
filan kırılmadı. Kimse merak etmesin.
|
Linççiler,
“üç küfürbaz” olarak niteledikleri Yaşar Kemal,
Can Yücel ve Ece Ayhan’a karşı “Temiz Edebiyat”
kampanyası düzenlemeye
niyetlendi
BUNU YAZAN:
MÜMİN ZINDIK
Sayın Coşkun Büktel;
Linççiler, geçenlerde Karaca
Tiyatro'da, Yaşar Kemal, Can Yücel ve Ece Ayhan
üçlüsünün küfürleri konusunda tartışmak üzere,
bir toplantı yaptılar. Tartışmaya yalnızca
linç
kampanyasının "ana sponsoru"
niteliğindeki (sayıları otuzu bulmayan) en
saygın (yani en "azılı".
CB ) kişiler katıldı. Tartışma,
linççileri maalesef
("?!!") ikiye böldü. Birinci grup, Coşkun
Büktel ve Hilmi Bulunmaz adlı "iki küfürbaz"
aleyhinde nasıl "Temiz Tiyatro" adlı bir
kampanya başlattıysak; şimdi de, Yaşar Kemal,
Can Yücel ve Ece Ayhan adlı "üç küfürbaz"
aleyhinde "Temiz Edebiyat" kampanyası
başlatmamız gerekir, diyordu.
İkinci grup ise, ilk kampanya fiyaskoyla
sonuçlandığına göre, 1100 imza listesini bütün
linççi sitelerden, yani "yandaş sitelerden",
silip yok etmek zorunda kaldığımıza göre; şu an
birinci fiyaskoyu unutturmaya çalışmak yerine
ikinci bir fiyaskoya kalkışmanın hiç gereği yok,
diyordu.
Birinci grup (demokratik linççiler), ikinci
grubu (Makyavelist linççileri) kimilerinin
küfürlerine itiraz ederken kimilerinin
küfürlerine göz yummakla, Büktel ve Bulunmaz'a
haksızlık etmiş olmakla, ayrımcılık ve
tutarsızlıkla suçluyordu. İkinci grup
(Makyavelist linççiler) ise, zaten ilk
kampanyada bir fiyasko yaşanmışken, sırf
hakkaniyetli davranmak adına ikinci bir
fiyaskoya yol açılmaması gerektiğini; hak,
eşitlik, tutarlılık, vatan, millet, Sakarya, vb.
gibi soyut kavramlar uğruna somut menfaatlerin
gözden çıkarılamayacağını savunuyordu.
Neyse ki, Makyavelist linççilerin, demokratik
linççileri ikna etmesi pek uzun sürmedi ve "üç
küfürbaza" karşı "Temiz Edebiyat" kampanyasından
vazgeçildi. Alınan kararın özeti şu: "Tiyatromuz
kesinlikle temiz olmalı... Ama edebiyatımız,
temiz olmasa da olur."
Bilginize!...
Mümin Zındık
(Bir dost)
|
|
"İkinci Geliş" adlı romanımızın "iyi
saatte olsunlara" karşı verdiği
hayretengiz mücadele
Epizot: 3
|

İŞ BANKASI
KÜLTÜR YAYINLARI,
"İKİNCİ GELİŞ"İ ÇOK
BEĞENMİŞ OLAN İSHAK REYNA'NIN GENEL YAYIN
YÖNETMENLİĞİ DÖNEMİNDE,
"İKİNCİ
GELİŞ"İ HANGİ TUHAF GEREKÇELERLE REDDETTİ?
Lütfen...
TIKLAYINIZ!
|
|
 
"SABAHATTİN
ALİ", TUNCER CÜCENOĞLU'NUN "ELİNDE KALDI"
Coşkun Büktel
(...) Biz, Tuncer
Cücenoğlu'yu beğenmek için, bir insanın, "gerçek yaşı kaç
olursa olsun, tiyatral yaşının ergenlik (sivilce sıkma) dönemine
denk geliyor olması gerekir" derken, laf olsun torba dolsun
diye konuşmuyor, bu yargımızı, oyun metinlerinden çıkarılmış
belge ve kanıtlara dayanan bilimsel yazılarla destekliyoruz.
(Örneğin bakınız:
"Çığ Aslında Nedir Neyi
Sarsıyor?",
"Körler Körleri İzliyor".)
Bizim yazılarımız orta yerde dururken, Tuncer Cücenoğlu ya da
Cücenoğlu'yu beğenen herhangi bir ademoğlu o yazılar karşısında
yıllardır gık diyememişken; bir tiyatro akademisyeni için,
"Tuncer Cücenoğlu iyi bir yazardır" diye bir cümle kurmak, o
akademisyenin tiyatral yetkinliğini bir hayli "kuşkulu"
kılacağından, oldukça risklidir. Bu riski göze alan Sema
Göktaş'ın tiyatral yetkinliğini elbette değil ama, cesaretini
kutluyoruz.
Büktel'in yazısının tamamını
okumak için, lütfen,
TIKLAYINIZ!
LİNÇ KURBANI SABAHATTİN ALİ, DÜŞMANLARI KARŞISINDA TEK "ACZİNİ"
İTİRAF EDİYOR:

"Biz
hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları
kullanamayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi
süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır."
SABAHATTİN
ALİ (Kaynak: Merhumpaşa.
2. sayı, 16 Ekim 1947. Ayrıca bakınız: "Markopaşa Yazıları ve
Ötekiler" Cem Yayınları, 1986. Sayfa 128.)
———————————
Aşağıdaki fotoğraftaki ayıcığı
ve o ayıcığın önemini, Alpay İzbırak'tan başka kaç kişi fark
etmiştir?
Ben fark etmemiştim. CB.


Bugün
(18 Ağustos 2010)
ölen Alpay İzbırak'tan Hadi Çaman'a:
"GELMEYİM YANINA..."
Alpay İzbırak
4 Ocak 2008
Ne oluyoruz yahu !...
Hadi Çaman, kendine gel…
Oyuncuların kıtlığına kıran mı girecek be !…
Daha Savaş’ın ‘elveda’sına kafamı yatıramadan, hastane
köşelerinde senin haberini duydum…
Tamam, çıkıyormuşsun bugün hastaneden…
Haydi, gene “yırttın” deli herif, çok sevindim…
Kaç gündür ‘Net’te, o gazete senin, bu gazete benim, kötü bir
şey duymayayım diye deli gibi dolanıp, durmaktaydım….
Bana bak, kafan karışıktır senin yanındaki ayıcığı unutma orada,
bak bu çok önemli…
Neyse, oğlun, hastanesine kaldırıldığın üniversitenin öğretim
üyelerinden, unutursan sahiplenir oyun(cağını) getirir yanına…
Bana bak oğlum; kaç dinozor kaldı geriye senin gibi, haydi çabuk
ayaklan ve hemen dön işinin başına, seni ‘Sahne’nin
karanlığından başka bir şey paklamaz…
Çabuk yak ışıklarını, gelmeyim yanına…
Söylettirme, dellendirme beni…
İzbırak'ın blogundan aktardığımız
yazının orijinal kaynağını görmek için, lütfen,
TIKLAYINIZ!
———————————

Oğuzcan Önver
yazdı:
THEOPE
ÜZERİNE MÜTEVAZI DÜŞÜNCELER...
Lütfen,
TIKLAYINIZ!
———————————
"CHE İNCİLERİ"
Hilmi Bulunmaz, bu kez de,
Cücenoğlu'nun "Che" oyunundan çıkarılmış yalnızca bir tek somut
örneğin dilbilimsel analizini yaparak; Tuncer Cücenoğlu'ya
niçin dünyanın en dezestetik, en klişe, en beceriksiz yazarı
olduğunu iki kere iki dört kesinliğiyle gösterip, hem
Cücenoğlu'na hem de okurlara paha biçilmez bir estetik dersi
vermekle kalmıyor; okurlara (en azından bana) gürültülü
kahkahalar attıran gayet eğlenceli bir metin de üretmiş oluyor.
Yalnız, en çok ona yarayacak bir
metin olduğu halde, Cücenoğlu'nun Hilmi metnine kahkaha
atabileceğini hiç sanmıyorum. Mizah duygusu ameliyatla alınmış
gibi kendine gülme yeteneği sıfır olan Cücenoğlu'nun, Hilmi
metnini, bırakın komik bulmayı, eğlenceli bile bulacağını pek
sanmıyorum. Ama dediğim gibi, Hilmi'nin metni, yine de en çok
Cücenoğlu'nun işine yarayacak.
Lütfen, tıklayınız:
LİNÇÇİ Tuncer Cücenoğlu'nun "Che incileri"


Hilmi Bulunmaz, kötü kalpli aç
kurdu iyi kalpli ninesi sanan dünyadan habersiz Kırmızı Başlıklı
Kız'a kurdun kanlı dişlerini gösterir gibi;
(Özdemir
Nutku'nun Theope iftirasını Nutku'nun
yanı başında baş sallayıp keyifle desteklemiş ve böylelikle
Theope yazarını gıyabında ve kapalı kapılar ardında kalleşçe
engellemiş) iftiracı
linççi Tuncer Cücenoğlu'yu "iyi kalpli bir
öğretmen" sanan dünyadan habersiz Ataol Behramoğlu'na,
Cücenoğlu'nun
kanlı ve çürük dişlerini gösteriyor.
Bu
hayat dersini, sakın...
KAÇIRMAYIN!
———————————

TÜRKİYE'DE
TANIK
KORUMA PROGRAMINDAN
YARARLANARAK KİMLİĞİNİ GİZLEMEK, KİMLER İÇİN GEREKLİDİR?
1. Mafyaya karşı
açıklama yapacak tanıklar için...
2. Tiyatro insanlarını "isim
vererek" eleştirecek şahıslar için...
COŞKUN BÜKTEL
2 Ağustos 2010
melih bey, keşke ben
de sizin gibi tiyatrodan birşey beklemiyor olsaydım o zaman
ismimi rahat rahat açıklayabilirdim. ancak tiyatro ile hayatını
kazanan biri olarak tiyatro hayatımın bitmesinden, kapıların
bana kapanmasından korkarım...
fakat sedat karaman ismini bu isme ait bir mail adresi ile kendi
ismim olarak bu sitede, forumlarda, haber sitelerinde
kullanmaktayım. yani ben internette sedat karamanım. bunu bir
tanık koruma programı gibi görün isterim."
Başlıkta gördüğünüz iki şıkkın
birincisini, herkes biliyor, herkes söylüyor. Ama Türk
tiyatrosuyla ilgili ikinci şıkkı, yine herkes bildiği
halde, bilmezden geliyor ve yalnızca Hilmi Bulunmaz, Feridun
Çetinkaya ve Coşkun Büktel gibi, sayıları bir parmağı kopuk bir
elin parmak sayısını geçmeyecek bazı insanlar söylüyor.
Türk tiyatrosu dediğimiz
camia için, Feridun Çetinkaya,
"tiyatro oligarşisi" dedi;
Hilmi Bulunmaz
"Şimşek hızıyla kirlenen Türkiye tiyatrosu" dedi;
Acar Burak Bengi, "Koca bir
serap" dedi...
Ben ise,
örneğin, Ağustos 1997'de yazdığım "Sanata Evet Diyen
Vandallar" başlıklı yazımın bir yerinde, şunları söylemişim:
"Ama herkes derken seyirciyi
kastetmiyoruz tabii. Tiyatro, sinema ve Kültür Bakanlığı
çevresindeki bir tür menfaat birliğini, bir tür
mafyayı
kastediyoruz. Tiyatro artık seyirci için değil,
kültür mafyası
için yapılıyor."
(KAYNAK: Coşkun Büktel,
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları",
İstanbul, 1998. Sayfa 305.)
Yani Türk tiyatrosu dediğimiz, "şimşek
hızıyla kirlenen" "serabı", "oligarşiyi", "menfaat birliğini" ya
da "mafyayı", ancak "bir parmağı kopuk bir elin parmak sayısını
geçmeyecek sayıda" bazı insanlar, hiç korkmadan, adlarını
gizlemeden, açıkça eleştiriyor.
Peki diğer eleştirenler ne yapıyor? Bu
gerçek eleştirileri görmezden gelerek, işe sıfırdan başlıyor, ve
Türk tiyatrosu denen mafyayı kızdırmaktan olabildiğince
sakınarak (bazen tüm sakınmasına karşın, kaza eseri olarak,
mafyayı kızdırmaktan yine de kurtulamayarak) eleştirir gibi
yapıyor. Bu tür "kazalara" uğramak ihtimalinden dehşete düşen
bazıları ise, en ilımlı eleştirilerini bile, "neme lâzım"
diyerek, takma isimle yayınlamayı uygun görüyor ve gerçek
isimlerini verdiğiniz insanları takma isimle suçlamanın adilik
sayılma-masını dileyerek, şöyle diyor: "bunu
bir tanık koruma programı gibi görün isterim."
Takma isimli Sedat Karaman, kendisini
"tanık koruma programıyla" güvenceye almak gereğini duyduğuna
göre, tiyatromuzda isim vererek eleştiri yapmanın mafyayı
eleştirmek kadar riskli bir iş olduğunu dolaylı olarak belirtmiş
ve o riski göze alan "gerçek" eleştirmenlerden Coşkun Büktel'in,
Türk tiyatrosuna ilişkin 1997 tarihli "mafya" saptamasını,
farkında olarak ya da olmayarak) desteklemiş oluyor.
Sedat Karaman takma ismiyle yazan meçhul
şahıs, Melih Anık'ın bir yazısına eklediği yorumlardan birinde
diyor ki:
melih bey, keşke ben
de sizin gibi tiyatrodan birşey beklemiyor olsaydım o zaman
ismimi rahat rahat açıklayabilirdim. ancak tiyatro ile hayatını
kazanan biri olarak tiyatro hayatımın bitmesinden, kapıların
bana kapanmasından korkarım...
fakat sedat karaman ismini bu isme ait bir mail adresi ile kendi
ismim olarak bu sitede, forumlarda, haber sitelerinde
kullanmaktayım. yani ben internette sedat karamanım. bunu bir
tanık koruma programı gibi görün isterim."
Biz ise diyoruz ki:
Türk tiyatrosunun umutlu bir geleceği
olacaksa, o gelecek umudunu yaratan şey, elbette ki,
("tiyatromuzdan sağladığı veya sağlayabileceği menfaatleri
kaybetme endişesiyle malul") meçhul şahısların mücadele
yöntemleri değildir. O umudu yaratan şey, mafyayı
kızdırmaktansa, mafyanın suyuna gitmeyi tercih eden, mülayim
İstanbul efendilerinin nasihatleri de değildir. O umudu yaratan
şey, "bir parmağı kopuk bir elin parmak sayısı" kadar da
olsalar, (mafyaya açık isimleriyle çatır çatır kafa tutan,
mafyayı teşhir ve kepaze etmekten korkmayan) gerçek
eleştirmenlerin, hiçbir şeyi görmezden gelmeksizin, yalnızca
kanıtlı, belgeli ve bilimsel olmakla yetinmeyip "açıkça, mertçe,
Türkçe" de yazılmış olan, kitaplaşmış ve kitaplaşacak eleştiri
yazılarıdır.
Sedat Karaman takma ismiyle yazan meçhul
şahsın, hiçbir koşulda efendiliğini bozmayan, çelebi eleştirmen
Melih Anık'la girdiği polemikte daha neler dediğini ve
isimlerini vererek kimleri eleştirdiğini görmek için,
lütfen...
TIKLAYINIZ
(NOT:
Umarız, iftiracı
ve linççi
yayıncı Can Törtop, Karaman'ın eleştirilerini, bizim bu
yayınımızdan sonra, bazen bu tür durumlarda yaptığı gibi, yine silerek sansür etmeye kalkmaz.)
———————————
"YENİ
TİYATRO" DERGİSİNİN 20. SAYISI KİTAPÇI RAFLARINA (İSTANBUL'DA) ULAŞTI... BİR-İKİ
GÜN İÇİNDE, UMARIZ, ANADOLU'YA DA ULAŞIR
Peki sansür var mı?

Sema Göktaş'ın Coşkun
Büktel'le yaptığı röportajda, ilk bakışta bir tek sansür dikkatimizi çekti:
Turgay Nar'ın "Çöplük" adlı oyununda, kendisinin "Çöpte Adam Var" adlı oyunundan
bazı ögeleri intihal ettiğini (çaldığını) söyleyen Gülcan Zebek Kay'ın adı,
röportajda yanlış olarak Şükran biçiminde geçmişti. Daha sonra doğrusunu
bildirdiğim halde, Sema Göktaş ismi çıkarmış. Oysa yanlış bile olsa o ismi
çıkarmamalıydı. Yerine ya doğrusunu ya da aynen yanlışını koymalıydı. Sonradan
Şükran'ı Gülcan olarak düzeltirdik olur biterdi. Ama sansür yapmamış, kimsenin
adını gizlememiş olurduk.
Sema Göktaş'ın başka bir sansürüne ilk bakışta rastlamadım. Ama Gülcan (ya da
Şükran) adının sansür edilmesi, metni daha "sıkı" bir incelemeden geçirmemi
gerektiriyor. Sonucu daha sonra bir kez daha açıklayacağım.
Umarım, röportaj sıfır sansürle yayınlanır; şartım buydu.
CB / 29 Temmuz 2010
———————————
arşiv
PEKİ LİNÇÇİLER NE DİYOR?
Coşkun Büktel
10 Aralık 2009
Bizim, karşı görüşü okurlardan saklamayan, karşı görüşün orijinal
sayfalarına link vermekten
korkmayan,
kanıtlı,
belgeli,
kaynaklı,
dayanaklı,
bilimsel
yazılarımıza karşı;
"belge soğukluğu"ndan
mustarip
iftiracı linççiler;
bilimselliği filan hiç takmaksızın; kanıt, belge, kaynak, dayanak göstermek gibi
onur ve bilimsellik gereklerine asla yanaşmaksızın; karşı taraf olan bizim
gerçek görüşlerimizin yanlışlığını (o görüşlerin gerçek kaynaklarına link
vererek) kanıtlamayı ise akıllarından bile geçirmeksizin; kısacası, bir tık daha
entel görünümlü cümleler kurmak dışında, mahalle dedikoducusu o bıyıklı
kocakarıların seviyesini aşmaya hiç kalkışmaksızın;
içerdiği
belgeli iftiradan
bile utanmaksızın, ("imza attığımdan haberim yok" diyerek imzasını çekip
linççilerin ne mene sahtekarlar olduklarını belgelemiş) Nedim Saban'dan, İhsan
Ustaoğlu'dan, Pelin Akil'den ve başkalarından arlanmaksızın;
hâlâ kalkmış; sırf (büyük çoğunluğu imal edilmiş imzalardan ve aldatılmış ve
aldatıldığını açıklamaya korkarak "ahmak" olmak yerine "iftiracı ve linççi"
olmayı yeğlemiş mağdurlardan oluştuğu anlaşılan) 1100 kişilik kelle sayısına
dayanarak, kelle sayısının
belgelenmiş gerçekleri
bastıracağını ve güneşi bile sıvayacağını sanarak;
o orostopolca yazılmış
iftiracı linç bildirisini
ve linç kampanyasını savunmaya çalışıyor, tiyatral iktidarın tabuları aleyhinde
"gerçek
muhalefet"
yürüten biricik insanlara karşı tezgahlanmış bu beceriksiz
linç iftirasıını
savunmanın tek tük, bir-iki yazıyla sınırlı kalan o nafile çabası içinde ve o
asılsız ispatsız, dedikodu formatıyla, bakın ne saçmalar üretiyorlar:
BURAK CANEY
SAPIĞINI BULUNMAZ VE BÜKTEL'E YAMAMAYA ÇALIŞAN "ŞAŞKIN"
LİNÇÇİ
3.
ABDÜLHAMİD'DEN, ANCAK BALIK KAVAĞA ÇIKARSA VEYA GÖKTEN KEMİK YAĞARSA
GERÇEKLEŞEBİLECEK "FIKRA LAZI ZEKASI ÜRÜNÜ" BİR KEHANET:
"Yakında Hilmi Bulunmaz'ın
yayınlarında Burak Caney'i köşe yazarı ya da Coşkun Büktel’in dizisinde oyuncu
olarak görürsek gerçekten
şaşırmayacağız."
(KAYNAK: Ertuğrul Timur,
"Bir Kampanya'nın Ardından", 9 Aralık 2009.)
———————————
Hakikati hak ettiği
dozda, "ağız dolusu" söylemek yerine "yumuşatmanın" hakikati bir ölçüde örtbas
etmek anlamına geleceğini bilen gerçek yazarlarımız; konuşurken iktidarın
belirlediği nezaket kuralları içinde kalarak, steril ve "zararsız" olmayı asla
kabul etmiyor.

Yaşar Kemal:
“Orospu Çocuğu,
beni Amerikan parasıyla satın mı almaya çalışıyorsun. Siktir, git!”
(KAYNAK:
Milliyet)
Ayrıca bakınız:
Ece Ayhan:
“Orospu çocukları, leş kargaları”
(KAYNAK:
Asım Bezirci/"İkinci
Yeni Olayı")
Can Yücel:
“Bizim köyde
göte göt denir.”
(KAYNAK:
Sezen Aksu/NTVMSNBC
ya da tüm internet)
———————————

1968 Altın Mikrofon
Yarışması birincisi İlhan Telli, Hadjidakis'in '68'lerde müzik listelerinde
fırtına gibi esen
"Noble Dame"
adlı bestesini, 1972'de
"Sensizlik"
adıyla Türkçe'ye uyarlamış.
Ortak tutkumuz "Noble Dame"
sayesinde, kısa süre önce dost olduğumuz İlhan Telli'nin
"Sensizlik" adlı parçasını dinlemek için, lütfen,
tıklayınız:

"Sensizlik"
———————————
Asım Bezirci'nin "İkinci Yeni Olayı" kitabında yazdığına göre (Tel
Yayınları, 1974. Sayfa 147) Ece Ayhan okurlar için,
"orospu çocukları, leş kargaları"
demiş. Aman bizim mutaassıp
linççiler duymasın! Herifi derhal "küfürbaz" ilan ederek,
"Temiz Edebiyat" adına 1100 kişi
birden gidip törenle mezarına işeyebilirler.
Hatta o kelimeleri linççilerin
yaptığı gibi "o. çocukları" şeklinde kısaltarak sansür etmeksizin kitabına
aldığı için Asım Bezirci'nin de "mundar" olduğunu iddia ederek, Bezirci hakkında
da bir "iyilik" düşünebilirler.

Feridun Çetinkaya, Ece Ayhan'ın "Sırtlanlar Üzerine" söylediklerini bulup
internet sitesinde yayınlamış. Ece Ayhan'ın suçlamalarını okumak için, lütfen...
TIKLAYINIZ!
———————————
HİLMİ BULUNMAZ, BU DEVLETE VERGİ
VEREN BİR BİREY OLARAK VATANDAŞLIK HAKKININ VE SORUMLULUĞUNUN GEREĞİNİ YAPIP DT
PANOLARINA SAHİP ÇIKMAYA...
VE PANOLARIN TİYATRO AMAÇLI KULLANILMAK YERİNE KAPİTALİST MARKALARIN
REKLAMLARINDA KULLANILMASINA KARŞI DURMAYA...
VE DT'DEN REKLAM ADI ALTINDA VERİLEN SADAKA UĞRUNA DENETİM GÖREV VE
SORUMLULUĞUNU SİKTİR EDİP BU TALANA GÖZ YUMARAK OKURLARINI EŞEK YERİNE KOYAN
ASALAK TİYATRO DERGİLERİNİ TEŞHİR ETMEYE...
DEVAM EDİYOR.
ÖZCESİ: BULUNMAZ,
TİYATRO SANATINI AVANTA KAPISI OLARAK GÖREN LİNÇÇİ DERGİ
SAHİPLERİNİN PİTBULL GİBİ YAPIŞTIĞI İKİ YAKALARINI (DT'NİN KAPALI OLDUĞU YAZ
MEVSİMİNDE BİLE) BIRAKACAK GİBİ GÖRÜNMÜYOR.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları
Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu reklâm panosunu büyük şirketler
kullanıyor
...ve bu duruma
LİNÇÇİ
Tiyatro... Tiyatro... Dergisi,
LİNÇÇİ
Sahne Dergisi,
LİNÇÇİ
Mimesis Dergisi,
LİNÇÇİ
TEB Oyun Dergisi,
LİNÇÇİ
Kavuklu Dergisi,
Yeni Tiyatro Dergisi
asla karşı çıkmıyor!
Devamını okumak için , lütfen...
TIKLAYINIZ!
———————————
DEMİRKANLI'NIN "TİYATRO TİYATRO" DERGİSİ, "ÇOK
ÜNLÜ KİŞİLER"İ KAPAK YAPMA ÇABASIYLA DİKKAT
ÇEKERKEN...

İhsan Ata, Mustafa Demirkanlı'nın "ÇÜK" merakını
eleştiriyor.
Lütfen,
TIKLAYINIZ!
NOT: Anlaşılacağı üzere, birçok başka
kaynakta ve link verdiğimiz İhsan Ata metninde
olduğu gibi, "ÇÜK", bizim metnimizde de,
İngilizce'deki "VIP"in Türkçe karşılığı olarak
kullanılmıştır: Açılımı: "Çok Ünlü
Kişi"....
———————————
Şişli Terakki Lisesi'nde tiyatro yapmaya çalışan
öğrenciler kime emanet?
"Shakespeare'siz Herifler"e
emanet...
Coşkun Büktel
27
Haziran 2010
Şişli Terakki Lisesi'nden tiyatro kılavuzu
olarak maaş alan ve
"Brecht'in,
Shakespeare'in, Lorca'nın metinlerini şimdiye
kadar ağırlıklı olarak 'kullandık'. Bunun
nedeni de şu: Ben oyunların hepsini yeniden
yazıyorum. Yani hiçbir oyunu alıp da olduğu gibi
metni oynatmıyorum."
gibi
"Shakespeare'siz Herifler"e has
klişe zırvalarla yönetmen fiyakası yapıp
asparagas tiyatroya
sadakat sunarak, (asparagas karşıtı Coşkun
Büktel kitabı
"Yönetmen Tiyatrosuna Karşı"yı
dikkatlerinden bucak bucak kaçırıp
sakladığı) liseli öğrencilerin genç beyinlerini
etkilemeye (ya da daha gerçekçi bir ifadeyle
söylersek) "zehirlemeye" çalışan,
iftiracı
linççilerimizden
Cüneyt Yalaz;
tiyatro yönetmeni olmaya inatla
azmetmiş
ama aslında
en sıradan bir konuşma yeteneğinden yoksun,
(ve Hilmi Bulunmaz kılavuzluğuna muhtaç
—hayatımda bir kez bile konuşurken "eee..." diye
geviş getirdiğine tanık olmadığım konuşma ustası
Hilmi Bulunmaz tarafından verilen
akıcı konuşma ve diksiyon kurslarına
şiddetle muhtaç) "konuşma özürlü" bir "adem
baba" olduğunu, Merve Kocakuşaklı'ya
verdiği ekran röportajında, bizzat kendi sesi ve
görüntüsüyle belgelemiş...
"Shakespeare'siz Herifler"imizden
Linççi
Cüneyt Yalaz'ın
genç öğrencilere fiyaka yapmaya çalışırken tüm
"defolarını" istem dışı bir cömertlikle
sergilediği o "acıklı" ekran röportajını izlemek
için...
Lütfen,
TIKLAYINIZ!
|
Coşkun Büktel
Yücel Erten, paylaştığım için, az öncesine kadar, bu sayfada, tam bu yazının yerinde, durmakta olan fıkrayı ve o fıkranın altına yaptığım yorumu sildiği gibi; sansürcü bir linççiye en yakışan şeyi de yapmayı ihmal etmedi: Facebook sayfasını bana yasakladı. Yücel'in sildiği ahmakçasına iğrenç fıkrayı kaydetmemiştim ama neyse ki, yorumumu kaydetmiştim. İşte (garibanları görünce "ortada sıçan" yapmayı seven ama Coşkun Büktel'i görünce çil yavruları gibi dağılıp bütün kapıları sımsıkı kapayarak başını kuma gömmekten ve "Büktel yoktur" hayaline sığınmaktan başka çare bulamayan) Yücel ve linççi hınk deyicilerinin, kimse görmesin diye sildikleri Coşkun Büktel yorumu:
AKP'ye karşı somut kanıt ve belgeler yerine kendi ilkelliğimizi sergilemekten başka işe yaramayan bu ahmakçasına alakasız ve iğrenç fıkralarla mücadele vermek zorunda kalıyorsak, AKP'nin önü açık demektir. Boku yedik demektir. Umarım bu fıkra tüm "hayırcıların" değil, yalnızca Yücel'in ve yandaşlarının seviyesizliğini temsil ediyordur.
Zavallı Yücel!... Senin neyine be yavrucuğum, herkesin denetimine açık, şeffaf ve demokrat facebook sayfası?!!... Sen kendini Coşkun Büktel mi sandın?!! Kapa kapılarını daha sıkı kapa!
Ama yazık ki kapıları kapamakta geç kaldın! Pek çok şeyi kaydettim. Göreceksin... Herkes görecek. Zavallı şapşal! Devamını Gör
3 saat önce