ŞİŞLİ TERAKKİ'DE KUZULAR
KURTLARA TESLİM

"Simplified" mı?
"Stupidfied" mı?
Coşkun Büktel
(NOT: Bu yazının öncülü
sayabileceğimiz "Şişli
Terakki Lisesi'nde tiyatro yapmaya çalışan öğrenciler kime emanet?"
başlıklı kısa yazımızı bu sayfanın altındaki bonus bölümünde
bulabilirsiniz. CB)
(Beş yıllık ilkokulumdan mezun olduktan
sonraki) ortaokul dönemimin ilk yılında (1963 olmalı) İyigün
Yayınları diye bir yayınevinden, başka bazı kitapların yanında, birkaç Jules Verne kitabı
da okumuştum.
İyigün Yayınları, resimlerle süslü çocuk kitapları bastığı için
benim ilkokul yıllarından beri izlediğim bir yayıneviydi. İyigün
baskısını okuduğum kitaplar arasında, hatırladığım kadarıyla, "Çin
Masalları", "Polyana", "Tom Amca'nın Kulübesi', "İki Sene Mektep Tatili",
"Deniz Yılanı", "Kahraman Fenerciler", "Balonla Beş Hafta", vb.
vardı. Ama çocukluğumun ortaokul dönemini İzmir/Karabağlar'da bir
gecekonduda kitapsever herhangi bir rehberden yoksun olarak
geçirdiğim halde, Kemeraltı'ndaki bir eski kitapçıda "İki Sene Mektep Tatili"nin İnkilap Yayınları
baskısını keşfetmem ve hemen ardından İyigün Yayınları'yla ilgimi
kesmem için çok fazla zaman geçmesi gerekmedi. "İki Sene Mektep Tatili"nin Ferit Namık Hansoy
çevirisinden yapılmış (Kemeraltı'nda bulduğum) o İnkilap baskısı kitap iki ciltti ve her iki cilt de,
aynı kitabın (benim okuduğum) tek ciltlik İyigün baskısından daha
hacimliydi. "İki Sene Mektep Tatili"nin metne sadık, gerçek
çevirisini gördüğüm zaman, İyigün Yayınları'nın kitapları kısaltarak
(ya da "kısaltma" veya "budama" kavramlarının sevimsizliğini örtbas
etmek amacıyla çoğu zaman kullanılan ifadeyle, "adapte ederek")
yayınladığını anladım ve kendimi fena halde kazıklanmış hissettiğim
için, bir daha İyigün Yayınları'na elimi bile sürmediğim gibi, o
günden sonra, okuyacağım kitapların kısaltılmamış ("adapte
edilmemiş") olmasına çok
dikkat ettim. (Buna rağmen, lise yıllarımda, orijinal baskısını hiç
görmediğimden, Güven Yayınları Şaheser Romanlar Serisi'nde çok küçük
harf karakterleriyle, dar marjlı ve sık bir mizanpajla, sanırım 480
sayfa olarak, yayınlanan baskısının adapte edilmiş olamayacağını
zannettiğim için, "Savaş ve Barış"ı da dörtte üçü kısaltılmış olarak
okumaktan kurtulamayacaktım. Yaptığım bu son hatayı, ancak 1972 yılında,
Leyla Soykut'un Cem Yayınları'nda çıkan 4 koca ciltlik "Savaş ve
Barış"ını görünce fark edecektim.
Özetle, ben, "sahihlik" ya da "sahicilik"
tutkusuna/tercihine/erdemine/talebine, hiç kimsenin rehberliği ve
katkısı olmaksızın, bizzat kendi tecrübelerimle, daha 13 yaşımda
sahip olmuştum. (Bugün, bir sürü kartaloş herifin bu erdemden hâlâ
yoksun olduklarını ve saflıklarından yararlanarak genç insanları da
yoksun kılmaya çalıştıklarını gördükçe, nasıl hayret ettiğimi ve tepkimin neden sert olduğunu
anlamanızı isterim. Ben, zaten her konuda yazmıyor, sert tepki
vermeyeceğim konuları yazmaya değer bulmuyorum.) Adapte etme
(adaptasyon) konusunda çok hassasım, çünkü bir eserin aslını değil
de, özetini veya uyarlamasını (adaptasyonunu) okuduğunuzda, bir daha
o eserin aslının insanda bırakacağı asıl estetik hazzı bütünüyle yaşamanız olanaksız
hale geliyor. Çünkü eseri yarım yamalak da olsa artık biliyor
oluyorsunuz ve eserin asıl etkisini sıfırdan başlayarak
hissetmek/yaşamak şansınızı ebediyen kaybediyorsunuz. Bu nedenledir
ki, bugün, kitaplığımda, "İki Sene Mektep Tatili"nin de, "Savaş ve
Barış"ın da, adapte edilmemiş/sadakatle çevrilmiş İngilizce ve
Türkçe baskıları var ama daha önce adapte edilmiş özetlerini
okuduğum bu kitapların asıllarını okumak kırk yıldır bir türlü içimden gelmiyor.
Kendimi, ne bu kitapları okumuş gibi, ne de okumamış gibi
hissedebiliyorum. Okuduğum o budanmış adaptasyonların faillerini
("adapte" edenleri ve onlara fırsat veren yayıncıları) daima öfkeyle
anıyorum. Yine sahihlik/sahicilik tutkum yüzünden, önemli bir romandan çekilen sinema filmlerini görmeden
önce, romanı önceden okumuş olmaya özen gösteriyorum. Örneğin yine
aynı nedenle, "İkinci Geliş" adlı romanım Kalinos Filmcilik tarafından dizi
film yapılmak istendiğinde, "Hayır, 'İkinci Geliş'i önce roman
olarak yayımlamam gerek; çünkü insanlar romanlardan çekilmiş
dizi filmleri ciddiye alabilirler ama seyrettikleri bir dizi filmin
daha sonra romana adapte edildiğini gördüklerinde, o romanı ciddiye
alamazlar. 'İkinci Geliş'in de, tıpkı 'Fiyasko' gibi, önce roman
olarak kendini kanıtlamasını istiyorum" diyerek prodüktör Fırat
Gülgen'in dizi film önerisini reddettim. Ama aradan dört yıl geçtiği
ve ilk romanım "Fiyasko" gayet başarılı olduğu halde, çok daha
"önemli" bir roman olan "İkinci Geliş"i basacak uygun bir yayınevini
hâlâ bulabilmiş değilim. Neyse bu
ayrı bir hikaye...
Ortaokul ve lisede yabancı dil olarak
Fransızca eğitimi aldığımı, İngilizce'yi, lise bittikten sonra,
İngiliz Filolojisi'ne girebilmek için sıfırdan başlayıp kendi
kendime ve üç ayda öğrendiğimi ve üç aylık İngilizce'mle İstanbul Üniversitesi'nin İngiliz
Filolojisi bölümüne girmek için gerekli puanı tutturduğumu, dostlarım da bilirler,
sanırım bir yerlerde daha önce de yazmışımdır. Kısacası, ben, MEB
eğitimiyle sekiz yılda adres soracak kadar bile Fransızca öğrenmeyi
başaramamış tembel bir öğrenci olduğu halde, kendi kendine
uyguladığı eğitimle üç ayda İ.Ü Filoloji bölümüne girmeye yetecek
kadar İngilizce öğrenmeyi başarmış, tuhaf bir eğitim vak'asıyım.
Uyguladığım yöntemlerin en azından MEB yöntemlerinden üstün olduğunu
söylemeye hakkım var diye düşünüyorum. Ben, İngilizce'yi
öğrenmek için, birtakım klasik romanların (şu bizim "kısaltılmış",
"sadeleştirilmiş", "adapte edilmiş" ya da "özlü veya kolay hale getirilmiş" gibi
kavramlarla; İngilizce konuşanların ise "simplified" kavramıyla
tanımladıkları) özet versiyonlarına hiç başvurmadım. İngilizce'yi
(kısa süre için, Asterix ve Tintin'in orijinal —yani "adapte
edilmemiş"— albümlerinden resimler
yardımıyla egzersiz ettikten sonra) direkt Arthur Miller, Tennesse
Williams, Edward Albee, Hemingway, Steinbeck, vb. okuyarak, okumaya
çalışarak, ilk başlarda bir sayfayı ancak iki-üç saatte sökebilmeye
katlanarak, öğrenmeyi tercih ettim. Ama klasik romanların o yıllarda
moda olan ve bugün de modası geçmemiş "simplified"
(basitleştirilmiş/kolaylaştırılmış) versiyonlarına veya o romanların çizgi roman
uyarlamalarına (adaptasyonlarına) asla itibar
etmedim. Çünkü "adapte etme" kavramı beni her zaman gıcık
etmişti.
Filoloji'de Berna Moran, Mina Urgan, Cevat
Çapan, Akşit Göktürk, Murat Belge gibi asistan, doçent, profesör
unvanlı yerli hocalarımızın yanında, birkaç tane de okutman unvanlı
İngiliz hocamız vardı. Bunlardan biri, Mr. Mill diye hitap ettiğimiz
Adair Mill'di. Ben kendi kulağımla duymadım ama sınıf arkadaşım
Toros Öztürk duymuş, bana o anlatmıştı: Mr. Mill, bu "simplified"
romanlardan hiç hoşlanmadığını belirterek, onların, aslında "simplified" (kolaylaştırılmış) değil,
"stupidfied" (aptallaştırılmış) olarak tanımlanmasının çok daha
doğru olacağını söylemiş. Toros, otuz yıl kadar önce bunu
anlattığında çok gülmüştüm. Mr. Mill duygularıma çok iyi tercüman
olmuştu. 13 yaşımdan beri önemli kitapların yayınevlerince "adapte",
daha doğrusu "simplified", en doğrusu "stupidfied" edilmesine
nasıl pasif olarak karşı çıkmışsam; daha sonra önemli oyunların
yönetmenlerce "adapte", daha doğrusu "simplified", en doğrusu
"stupidfied" edilmesine de aynı öfkeyle ve aktif olarak karşı
çıktım. Bilindiği üzere, bu karşı çıkışımın aktif hale dönüşmesi,
"Theope" adlı oyunumun, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda rahmetli
yönetmen Ali Taygun tarafından "budanarak" sahneye "adapte"
edilmesine (bana göre "stupidfied" edilmesine, daha doğru bir
ifadeyle, "aptallaştırılmasına") gösterdiğim tepkiyle başladı.
Aşağıda BONUS bölümünde
aktardığım "Şişli
Terakki Lisesi'nde tiyatro yapmaya çalışan öğrenciler kime emanet?"
başlıklı bir önceki kısa yazımda
da belirtildiği üzere, Şişli Terakki
Lisesi'nde 11 yıldır tiyatro çalıştırıcılığı yapan ve öğrencilere
tiyatro kılavuzu olarak hizmet verip maaş alan Cüneyt Yalaz, Merve
Kucakuşaklı'nın kendisiyle yaptığı bir ekran röportajında, o berbat
konuşma ritmi ve tonlamalarıyla şunları söylemiş:
"Brecht'in,
Shakespeare'in, Lorca'nın metinlerini şimdiye kadar ağırlıklı olarak
'kullandık'. Bunun
nedeni de şu: Ben oyunların hepsini yeniden yazıyorum. Yani hiçbir
oyunu alıp da olduğu gibi metni oynatmıyorum."
(Kaynak:
Yalaz'ın
Kocakuşaklı'ya verdiği ekran röportajı. Haziran 2010.)
"Zaten
artık Shakespeare'i Shakespeare gibi oynayan kalmadı ki, değil mi?"
(Kaynak: Coşkun Büktel,
"Shakespeare'siz Herifler", Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa: 22.)
Bilenler bilir, Yalaz'ın
yukarıda alıntıladığımız lafları, benim "Shakespeare'siz Herifler", adlı oyunumdaki
asparagas yönetmen Korhan tarafından söylenmiş gibidir. Tıpkı Korhan
gibi, Yalaz da, insanların sahici bir Shakespeare, sahici bir Lorca,
sahici bir Brecht seyretme hakkı konusunda en küçük bir duyarlılığa
sahip olmayan (zaten
iftira ve
linci karakteriyle bağdaştırabilmiş
olmasından da anlaşılacağı üzere) gayet "duyarsız" ve
yaratıcılıktan nasipsiz bir tiyatro esnafıdır.
Biz bu "adapteci", bu samimiyetsiz
esnafların, tiyatro sanatı bağlamındaki, yaratıcılıktan
uzak/yaratıcılığa saygısız, samimiyetsiz yaklaşımlarına karşı,
sanatsal yaratıcılığı ve sanatsal samimiyeti öngören, "sahihlik,
sahicilik ve hakikatten yana" bir yaklaşımı
(daha 13 yaşımızdan beri) benimsediğimiz için; bu samimi yaklaşımın
gereğini yerine getirmek üzere, ("ilk önce tiyatro çevresinde
tanınmayı/palazlanmayı beklemek" gibi uzlaşmacı/oportünist bir
sapmaya kapılmaksızın) daha ilk günden, (yani "Theope" adlı
oyunumuzun İstanbul Şehir Tiyatrosu'ndaki provalarına başlandığı
1990 Ağustos'undan) itibaren, Theope'yi budamaya kalkışan İBŞT
yönetmeni (rahmetli) Ali Taygun'a ve onun şahsında asparagas
tiyatroya başkaldırmış, sesimizi yükseltmiştik. (Bu konunun
ayrıntıları,
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"
kitabımızda okunabilir.) O ilk günden bu yana, asparagas tiyatroya
karşı, başta Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli dergilerde (daha sonra
"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" —1998— ve
"Yönetmen Tiyatrosu'na Karşı"
—2001— adlarıyla yayınlayacağımız iki kalın eleştiri kitabını doldurmaya yetecek
kadar) çok yazı yazdık. Hatta bununla yetinmeyip asparagas
tiyatrocuların ruh hallerini ve komplekslerini alaya alan
"Shakespeare'siz Herifler" adlı iki perdelik bir
de komedi yazıp, bu komediyi hem YÜO'da (Yıldız Üniversitesi
Oyuncuları) baş rolde Hamdi Alkan'ı oynatarak —1990-91— defalarca
sahneledik, hem de kitap olarak yayınladık —1998— .
Biz, o yazıları asparagas
tiyatroculara "rağmen" yazmış, o kitapları asparagas tiyatroculara
"rağmen" yayınlamıştık. O yazılarda sahicilik ya da hakikat yanlısı
fikirlerimizi kuru kuruya ifade etmekle yetinmiyor, karşı görüşlerle
de mücadele ediyor, asparagas tiyatrocuların (özellikle de asparagas
yönetmenlerin) adapte yanlısı görüşlerini ve sahne uygulamalarını,
bilimsel bir yöntemle somut belge ve
kanıtlarla nesnel biçimde ve "daima adlarını vererek", açıkça,
dürüstçe (ve evet "sertçe") eleştiriyor; bilim, belge,
kanıt ve ifade gücüyle, asparagas tiyatronun en "ağır
abilerinin" burunlarını yerlere sürtüp, itibarlarını yerle yeksan
ederek, adaptasyon anlayışını okurların vicdan ve zihinlerinde
mahkum ediyorduk.
Adlarını verdiğimiz eleştiri
kitaplarımıza ("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" —1998— ve
"Yönetmen Tiyatrosu'na Karşı"
—2001—) yalnızca dergilerde yayınlanmış kendi eleştiri yazılarımızı
koymakla yetinmedik. Bu kitaplara, kendi yazılarımızın
yanında, bize karşı çıkmayı göze alıp da bize cevap verebilmiş (ve
elbette ki, bizim tekrar cevaplayarak bize cevap verdiklerine vereceklerine bin pişman ettiğimiz)
kişilerin, —örneğin, Yücel Erten, Tamer Levent, Kenan Işık, Tuncer
Cücenoğlu, ve başkalarının— bize karşı yazılmış cevap yazılarını
da, (sahicilik tutkusuyla) virgülüne dokunmaksızın, dahil ettik.
Şimdi bizim bu asparagas
insanlara karşı yaklaşık yirmi yıl boyunca yüzlerce yazıyla gayet
mert ve demokrat bir mücadele yürütmemizden,
bu mücadele yüzünden duayen profesör Özdemir Nutku'nun
iftirasına ve
Nutku yalakası
1100 tiyatrocunun(?) iftira ve linç kampanyasına
maruz kalmayı göze almamızdan, 1100 linççinin onurlarını kepaze eden
bu linç kampanyasını cümle aleme duyurmamızdan ve linççi sitelerin tümünü
lince imza veren
"linççiler listesini silmek" zorunda bırakmamızdan sonra: bugün, 1100
linççiden biri ve aynı zamanda linççi Mimesis dergisi sahibi ve
sorumlu yazı işleri müdürü Cüneyt Yalaz, Merve Kocakuşaklı adlı (Şişli Terakki öğrencisi
olduğunu sandığımız) gayet hoş görünümlü bir genç bayanın karşısına
kurulup, sanki biz asparagas tiyatroyu gömen bütün o kitapları
yazmamış ve o kitaplar yüzünden bütün o bedelleri ödememişiz gibi,
yukarıda aktardığım asparagas zırvaları, arsızca bir umursamazlıkla
yumurtlayabiliyor. Kime rağmen? Asparagas tiyatroyu gömen Coşkun
Büktel'e rağmen.
İyi ama Coşkun Büktel,
asparagas tiyatronun o ağır abilerine "rağmen" o "ağır" yazıları
yazarken, neye güveniyordu? Ağır abilerin cevap vermesinden niye
korkmuyordu? Niye mi? Çünkü haklılığına, tiyatral birikimine,
yaratıcılığına ve ifade gücüne güveniyor, bu kozlarla "ağır abileri"
sindirebileceğine inanıyordu!
Peki Coşkun
Büktel'in bu kitaplara ve tiyatro tarihine kazınmış ve asla saf dışı
edilememiş muhalefetine rağmen, Cüneyt Yalaz, asparagas tiyatronun o irticai zırvalarıyla
Şişli Terakkili genç
öğrencilerin körpe beyinlerini zehirlerken neye güveniyor?
Haklılığına mı? Tiyatral birikimine mi? Yaratıcılığına mı? İfade gücüne mi? Hayır, Yalaz ne haklı,
ne birikimli, ne yaratıcı ne de (Hilmi
Bulunmaz'ın da vurguladığı üzere) ifade ya da yazma/konuşma gücüne
sahip... Peki öyleyse Yalaz neyine güveniyor? Yalaz, yalnızca (linççi ve iftiracı olmasına izin veren)
kalleş karakterine güveniyor. Yalaz, (Büktel gibi dürüst ve demokrat
"salakların" kullanmaya asla tenezzül etmeyeceği
kalleş yöntemleri, örneğin
"sansür"ü, kolayca kullanabilmesine olanak
sağlayan) "kurnaz" ve kalleş karakterinin kendisine, (Büktel ve
Bulunmaz gibi dürüst ve demokrat "salaklar" karşısında) sağladığı avantaja güveniyor...
Tüm linççiler
gibi...
Kendi iktidar alanında,
Şişli Terakki'de (ya da sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü olduğu Mimesis
dergisinde), Büktel'in karşı görüşlerini sansür edebileceğine, öğrencilerinin
Büktel kitaplarına ulaşmasını sansürle engelleyebileceğine, hatta
Büktel adının bile Şişli Terakki kapısından (ya da Mimesis
kapağından) içeri girmesine geçit vermeyebileceğine
güveniyor. Sansüre tenezzül edebilen kalleş karakteri sayesinde
Büktel'i aforoz edip kendi iktidar alanına Büktel'in değil
kitaplarını, adını bile sokmayabileceğine, herhangi bir
öğrenci Büktel adını ansa bile, tıpkı
Özdemir Nutku'nun DT
koordinasyon toplantısında yaptığı gibi, küçük bir yalan ve
iftirayla konuyu bir daha açılmamak üzere kapatabileceğine
güveniyor. Evet, kalleşliğinin kendisine sağladığı bu avantaja
Yalaz'ın çok güvendiği anlaşılıyor. Yoksa öğrencilerini böylesine
pervasızca aldatmaya ve zehirlemeye cesaret edemezdi.
Linç kampanyasına verdiği imza, Yalaz'ın kalleş
karakterini belgelemeye tek başına yeter de artar bile... Ama
Yalaz'ın kalleşliğini belgeleyen tek kanıt o imza değil. Diğer
kanıtı bulmak için biraz mantık kullanmak yeterli:
Yalaz, elbette ki, asparagas
tiyatro konusunda Coşkun Büktel gibi düşünmek zorunda değil. Mesela
ben de yönetmen tiyatrosu konusunda, örneğin, Yücel Erten gibi
düşünmüyordum. Ama ben düşüncelerimi okurlara açarken, kalleş
olamadığım için, karşı düşünceyi okurlardan saklamaya hiçbir zaman
teşebbüs ya da tenezzül edemedim. Karşı düşüncenin en ileri
gelenlerinin tezlerini okurlara virgülünü sektirmeksizin aktardıktan ve okurları o düşünceler
hakkında da aydınlattıktan sonra, ancak ondan sonra, o düşünceleri
mantık, bilim ve somut kanıtlarla geçersiz kılarak, asparagas
tiyatroyu mahkum ettim ve yazarların eserlerinin "adapte edilerek" değiştirilmesi yönteminin (asparagas tiyatronun)
tiyatroya zararlarını gösterdim. Böylelikle, tiyatroda
sahihlik/sahicilik/samimiyet (hakikat) kavramlarının önemini
vurgulayan koca koca kitaplar yazmış oldum.
Cüneyt Yalaz,
kalleşlikten uzak, sağlıklı bir entelektüel bünyeye sahip bir
tiyatrocu olsaydı,
şüphesiz ki, kendini, önce benim pek çok kişi tarafından çok beğenilen
(ve sahip oldukları tiyatral içerik bakımından Türk tiyatrosunun
biricik örnekleri olan) o koca
koca kitaplarımla yüzleşmek ya da bu yüzleşmeye vakit ayırmak
istemiyorsa, o konularda "susmak" zorunda hissederdi. Peki Yalaz
tarif ettiğimiz bu
namuslu entelektüel gibi mi düşündü/hissetti? Hayır,
linç
bildirisindeki apaçık iftiraların altına hiç
düşünmeden imza atmış linççi bir vandal, böyle düşünüp böyle
hissedemez. Yalaz, kalleş ve linççi bir
vandal gibi düşündü... Yeteneklerine güvenmediği için, kendini,
yeteneksizlerin de sanatçı olmasına olanak tanıyan asparagas
tiyatrodan yana hissediyordu. Ama gerekli ve yeterli birikime sahip
olmadığından bu uğurda ne Büktel'le tartışmayı göze alabiliyor ne de
gerekli ve yeterli birikime sahip olmadığını kabul ediyormuş gibi
öğrencilerinin karşısında susmayı hazmedebiliyordu. Aslında namuslu
bir entelektüelin yapacağı şey basitti: Coşkun Büktel'in kitaplarını
ele alarak, o kitapların içeriğindeki zayıflıkları, tutarsızlıkları,
mantıksızlıkları ve yalanları saptayıp teşhir ederek, Coşkun
Büktel'e haddini bildirmek, (tıpkı Büktel'in bir zamanlar
asparagasın "ağır abilerine" yaptığı gibi) Büktel'i paçavraya
çevirmek, herkese illallah dedirten Büktel adlı bu alçağın burnunu
sürterek, insanlara (yani vandallara) bir "oh!" dedirtmek ve
Büktel'in görüşlerini tarihe gömmek... Ama ne yazık ki, 500 kiloluk
bir kayayı kendi öz gücüyle kaldırmak Yalaz için nasıl mümkün
değilse, bu da öyle mümkün değildi.
Neyse ki kalleş karakterlerinden
aldığı güçle
1100 kalleş bir araya gelip Büktel'i (Hilmi Bulunmaz'la
birlikte) etkisiz kılacak bir çare düşündüler: Apaçık
iftirayı
destekleyen ve 1100 imzanın hakikati bastırabileceğine duyulan
imanla,
iftiranın gerçek, gerçeğin
iftira sayılmasını talep eden bir
linç kampanyası düzenlediler. 1100
linççi karşısında Büktel'le Bulunmaz'ın ödü kopacak, dilleri
tutulacak, içlerinde kaç tane psikopatın bulunduğu belli olmayan bu
1100 kişilik linççi kitleyi kızdırmaktan çekinerek, bir daha gık diyemeyeceklerdi. Çünkü ("yalancı" bile
diyemedikleri için ancak "küfürbaz" diye niteleyerek aşağılamaya
çalıştıkları) Büktel/Bulunmaz ikilisi, linç tehlikesine çok açık bir duruma
düşmüşlerdi. Arkasında Genco Erkal, Tamer Levent, Özdemir Nutku,
Kenan Işık gibi ağır topların da bulunduğu 1100 linççiye güvenen
kalleş psikopatın biri, her an, yollarına çıkıp, Büktel ya da
Bulunmaz'ın kafasına bir odun indirebilirdi. Linççiler, "hayır, biz
ülkedeki bütün psikopatlarla görüşüp onları ikna ettik, böyle bir şey yapmayacaklar"
diyebilirler miydi? Linççilerin ülkedeki tüm psikopatları kontrol
edebildiklerini söylemesi inandırıcı olabilir miydi? Hayır olamazdı.
İhtimal ne denli düşük olursa olsun, Büktel ve Bulunmaz'ın hedef
gösterilerek, linç tehlikesine açık hale getirildikleri kesindi.
Linçin bugüne dek gerçekleşmemiş olması, yarın ya da on dakika sonra gerçekleşmeyeceğinin
garantisi olamazdı.
Ne yazık ki, Büktel ve
Bulunmaz'ı linç kampanyasıyla da susturamadılar. Durumdan vazife
çıkarıp gereğini yapacak bir psikopat da
bugüne dek çıkıp halen kendilerine bir himmet edivermediği için,
linççiler,
Büktel ve Bulunmaz'a karşı ellerinde kalmış tek silahı, sansürü,
kullanmakla yetinmek zorunda kaldılar. Büktel ve Bulunmaz'ı sansür
edip tek kale maç yaparak çoluk çocuğu ve paranın başındaki devlet
yetkililerini uyutmaya ve hiçbir soru, sorgu ya da sanatsal denetime
tabi olmaksızın devlet ve kurum bütçelerinden (kurtlar sofrasından)
"sırtlan payı" almaya devam edip, bir türlü susturamadıkları ve
uzlaşmaya yanaştıramadıkları Büktel ve Bulunmaz'ın eleştirilerine
aldırmaksızın "işlerine baktılar". Yetenek
gerektirmediğinden her türlü şarlatana zengin sömürü fırsatları,
özellikle de, sırtını devlet kurumlarına dayayarak yan gelip yatma
olanağı yaratan asparagas tiyatro zırvalarını propaganda etmeye
devam ettiler. Büktel'in koca koca kitaplarıyla değil tartışmaya
yüzleşmeye bile yanaşmayarak, o kitapların adını asla anmayarak,
yalnızca o kitaplara nanik yapar gibi, arsızca asparagas demeçler
verdiler. Cüneyt Yalaz'ın Merve Kocakuşaklı'ya söylediği
o "lafların" arka planı işte böylesine kirli...
Peki Yalaz, oyun metinlerini
niçin "alıp da olduğu gibi oynatmıyor"muş? Amacı neymiş?
Yalaz'ın yukarıda alıntıladığımız o cümlelerini bir cümle daha
ilerleterek görelim:
Bunu yaparken de amacım gençlerin diline adapte etmek;
gençlerin dili derken de sadece konuşulan anlamda değil.
Neymiş amaç? Adapte etmek... Yani metni (yalnızca "konuşmalar" anlamında
değil, her anlamda) değiştirip gençlere "uygun" hale getirmek,
uyarlamak... Yani Mr. Mill'in deyişiyle, metni "stupidfied" etmek...
Peki, ya
sahihlik? Sahicilik? İnsanların sahnede sahici bir Shakespeare,
sahici bir Brecht, sahici bir Lorca seyretme hakkı?... Amaaan,
sahicilik istiyorsanız gidip sahnelediğimiz oyunun metnini okuyun! İyi ama asparagas
tiyatro hastalığının yayılmasından cesaret bulan çevirmenler bile
(örneğin, Yılmaz Onay, Zeynep Avcı) artık oyun metinlerini canları
istediği gibi budayıp, değiştirip, "uyarlayabiliyorlar"?
Yönetmenin metne canının istediğini yapması çevirmenlere ilham
veriyor ve çevirmenler, "A, onlar yapıyorsa ben niye yapamayayım,
benim başım kel mi? O tarzan tahsilli yönetmenlerden neyim eksik ki?
Bırak eksiği fazlam bile var. Madem dil biliyor, çeviri
yapabiliyorum, öyleyse ben Shakespeare'i daha iyi budarım!
Shakespeare'i budamak asıl benim görevim olmalı" mantığıyla,
okurlara "simplified/stupidfied" çeviri kitapları armağan
edebiliyorlar. Yıllar önce, yönetmen tiyatrosu yönetmenlerine karşı
iki koca eleştiri kitabı yazmış, hatta Yılmaz Onay ve Zeynep
Avcı'nın "yeniden okumak", "yeniden yazmak", "dramaturji uygulamak",
"yorumlamak" gibi asparagas adaptasyon teraneleriyle, çevirmeye
kalkıştıkları Shakespeare ve Ibsen metinlerine tasallut etmesini
eleştirmek uğruna zaten yeterince emek ve mesai harcamışken, şimdi
bir de aynı teranelerle gençleri zehirleyen Yalaz'la uğraşmak
zorunda kalmak çok can sıkıcı... Yalaz umurumda olmayabilir, ama
öğrenciler (Yalaz'ın Büktel kitaplarını yani "hakikati" saklayarak
aptal yerine koyduğu) genç öğrenciler umurumda ve onların tiyatroyu
yanlış öğrenmesini, sanat adına hakikatten uzak bir samimiyetsizliğe
yönlendirilmesini görmezden gelemem.
Dünyanın en zeki, en yaratıcı
beyinleri tarafından emekle ve titizlikle yazılmış eserlerin; Yılmaz
Onay gibi sallapati insanlar tarafından, “yeniden okumak” gibi, “dramaturji
uygulamak” gibi, “yorumlamak” gibi teranelerle tahrif edilmesine,
benden başka kimsenin eylemli olarak öfkelenmeyişi, bence, Türk
tiyatrosunun bugünkü sefil tablosunu oluşturan nedenlerin en çarpıcı
göstergelerinden biridir. Bu tür vandalca
tahriflere siz okurların da tepkisini çekebilmek için, şimdi, Yılmaz
Onay’ın, “Bir Halk Düşmanı”nı nasıl bir
anlayışla Türkçe’ye çevirdiğini, Ibsen’i
nasıl ters yüz ettiğini, 17 yıldır unutamadığım, o çarpıcı örnekle
göstermeme izin verilsin:
(Kaynak: Coşkun Büktel,
"Tarih Taksiratınızı Affetsin / Yılmaz Onay'ın
Söyledikleri ve Gizledikleri". 11 Mart 2002.)
En çok sayıda
oyun yayınlayan bu yayınevinin çeviri oyunlar konusundaki
özensizliği, “Yönetmen Tiyatrosuna Karşı” adlı kitabımızda
belgelenmiştir. O kitabımızda, Mitos-Boyut’un yayınladığı bir
Shakespeare çevirisindeki (Zeynep Avcı, “Kısasa Kısas”) yanlışları
ve bazıları sayfalar tutan budamaları satır satır göstermiştik.
(Kaynak: Coşkun Büktel,
"Kişneyen Konsülün 'A, Kuşa Bak!' Taktiği".
Mayıs 2006.)
Anlayacağınız, yönetmenler budayınca, "bizim başımız kel mi?"
diyerek çevirmenler de buduyor. Bu durumda bu ülke insanlarının
sahici bir oyun seyretme, hatta sahici bir oyun "okuma" şansı bile
giderek azalıyor. Cüneyt Yalazgiller şöyle diyebilir: Amaaan,
madem sahicilik diye tutturuyorsunuz, madem sahihliğe o kadar kafayı
takıyorsunuz, gidin dil öğrenin, canım!... Dil öğrenin ve okumak
istediğiniz oyunun aslını asıl dilinden okuyun!
Tamam, dil öğrenelim de, hangi birini öğrenelim? Brecht için Almanca,
Shakespeare için İngilizce, Lorca için İspanyolca, Çehov için Rusça,
Pirandello için İtalyanca, İbsen için Norveççe, Strindberg için
İsveççe, Kovaçeviç için Sırpça, Mişima için Japonca mı öğrenelim?
Dünya ülkelerinin önemli oyunlarını sahih biçimde algılamak için
bütün dünya dillerini öğrenmek zorunda olmamız, bu ülke tiyatrosunun
dünya kültür coğrafyasındaki en ilkel gecekondu bölgesi olduğunu
kanıtlamıyor mu? Gerçek bir sanatçı
için bu iğrenç bir yüz karası, kimseye havale edemeyeceği ağır bir
"zül" değil mi? Denebilir ki, ille sahihlik
istiyorsanız bütün dilleri öğrenmeniz gerekmez. Yalnızca İngilizce'yi (ya da Batı dillerinden
herhangi birini)
öğrenin yeter: Niye yeter? Çünkü o dillerde asparagas çeviri olmaz.
Niye? O dilleri konuşan halklar ciddi insanlardır. İyi ama ben de
ciddi bir insanım. Tiyatro konusunda çok ciddiyim. Niye bizim
dilimizde ve tiyatromuzda ciddi bir tiyatro eseri ciddi biçimde
yayınlanıp ciddiyetle sahnelenemesin? Niye bizim tiyatromuzda her
şey "stupidfied" edilmek zorunda olsun? Biz aptal mıyız? Türk
tiyatrosu yüzde kaç aptal?
Keşke bizim dilimizde ve tiyatromuzda böyle aptallaştırmalar olmasa
ve böyle aptallaştırmaları eleştirenlere karşı, linç kampanyaları
düzenlemekten ve linç kampanyalarına Yalaz gibi imza vermekten daha
akıllıca cevaplar bulabilecek sağlıklı beyinlere sahip tiyatrocular
yetişmesi mümkün olabilse... Keşke yarı (veya tam) psikopat iftiracı
ve sansürcü linççiler yerine, bizim tiyatromuzda da, sahihlik/sahicilik/samimiyet ve hakikat kavramları
egemen
olabilse...
Ama bu ülkede bu dileğe katılmak ve sahihlik talep etmek için, ne
yazık ki, Cüneyt Yalaz tıynetindeki kalleş linççilerin sansür,
iftira ve aforoz içerikli linç kampanyasına maruz kalmayı göze almak
gerekiyor. Bu ülkenin tiyatrosunda, bunu göze alanların sayısı ise,
yine ne yazık ki, bir elin parmak sayısını geçmiyor.
COŞKUN BÜKTEL / 30 Haziran 2010
BONUS:
Şişli Terakki
Lisesi'nde tiyatro yapmaya çalışan öğrenciler kime emanet?
"Shakespeare'siz Herifler"e emanet...
Coşkun Büktel
27 Haziran 2010
Şişli Terakki
Lisesi'nden tiyatro kılavuzu olarak maaş alan ve
"Brecht'in,
Shakespeare'in, Lorca'nın metinlerini şimdiye kadar ağırlıklı olarak
'kullandık'. Bunun
nedeni de şu: Ben oyunların hepsini yeniden yazıyorum. Yani hiçbir
oyunu alıp da olduğu gibi metni oynatmıyorum."
gibi
"Shakespeare'siz Herifler"e has klişe
zırvalarla yönetmen fiyakası yapıp
asparagas tiyatroya sadakat sunarak,
(asparagas karşıtı Coşkun Büktel kitabı
"Yönetmen Tiyatrosuna Karşı"yı
dikkatlerinden bucak bucak kaçırıp sakladığı) liseli öğrencilerin
genç beyinlerini etkilemeye (ya da daha gerçekçi bir ifadeyle
söylersek) "zehirlemeye" çalışan,
iftiracı
linççilerimizden
Cüneyt Yalaz;
tiyatro yönetmeni
olmaya inatla azmetmiş
ama aslında
en sıradan bir konuşma
yeteneğinden yoksun,
(ve Hilmi Bulunmaz
kılavuzluğuna muhtaç —hayatımda bir kez bile konuşurken "eee..."
diye geviş getirdiğine tanık olmadığım konuşma ustası Hilmi Bulunmaz
tarafından verilen
akıcı konuşma ve diksiyon kurslarına
şiddetle muhtaç) "konuşma özürlü" bir "adem baba" olduğunu, Merve
Kocakuşaklı'ya verdiği ekran röportajında, bizzat kendi sesi ve
görüntüsüyle belgelemiş...
"Shakespeare'siz Herifler"imizden
Linççi
Cüneyt Yalaz'ın
genç öğrencilere fiyaka yapmaya çalışırken tüm "defolarını" istem
dışı bir cömertlikle sergilediği o "acıklı" ekran röportajını
izlemek için...
Lütfen,
TIKLAYINIZ!
|