Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

Hakikat, dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar yalnız kalmış olamaz.

 

 

GERİ ZEKÂLILAR İÇİN ALFABE DÜZEYİNDE

ÖZDEMİR NUTKU SKANDALI REHBERİ

 

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

 

 

1. Özdemir Nutku skandalı, Devlet Tiyatrosu kamerasının CD kaydı ile de kanıtlanmış, açık, basit, kolay anlaşılır, bir iftira olayıdır. Genlerinde iftiraya karşı onları tepki vermeye zorlayan insani birtakım özellikler bulunması kaydıyla, geri zekâlılar bile anlayabilir.

 

2. Özdemir Nutku'nun iftirası, bir kahve sohbetinde ya da Nutku'nun yatak odasında değil; DT'nin 30 kişilik resmi (yani ciddi) koordinasyon toplantısında yaşanmıştır. Toplantının tüm kaydı DT arşivindedir. İftiranın gerçekleştiği dakikaların kaydına ise internette bir tıkla ulaşmak mümkündür: Lütfen, TIKLAYINIZ! 

 

3. Toplantının yöneticisi Nutku bu iftirayı durup dururken değil, DT sanatçısı Şahin Ergüney'in söz alıp "Theope DT'de oynanmalıdır" mealindeki konuşması üzerine, yumurtlamıştır. Nutku, Ergüney'in talebini şu iftirayla cevaplamıştır:

 

4. “....şimdi efendim bir de, bir dikkatini çekmek istiyorum. Hiç bir şeyle itham etmiyorum. Fransızca’da 16.yüzyılda yazılmış Theope diye bir oyun var. Özellikle Fransız filolojisinden ve Fransız dilini bilenler onu biraz şey etmeliler yani, bir bakmalılar. Aradaki benzerliği görmek için. Teşekkür ederim...”

 

5. Oysa ki, "Fransızca’da 16.yüzyılda yazılmış Theope diye bir oyun" yoktur. Herhangi başka bir ülkede ya da yüzyılda da yoktur. Olduğunu söylemek, düpedüz, açık, somut, kesin bir yalandır. Bırakın oyunu, "Theope" adlı bir roman, hikaye, beste, bale, vb. bile yoktur. Ama herhalde, Yunanistan'da Theope adlı yaşamış ve yaşayan binlerce insan, Yunan edebiyatında Theope adında yüzlerce karakter, hatta diğer ülkelerin edebiyatında da Theope adlı üç-beş karakter bulmak ihtimal dahilindedir. Çünkü Theope, Coşkun Büktel'in uydurduğu bir isim değildir. Tıpkı "Cevdet Bey ve Oğulları"ndaki Cevdet isminin Orhan Pamuk tarafından uydurulmuş bir isim olmadığı gibi... Ama isimleri Büktel ve Pamuk uydurmuş olmasa da, Büktel'in Theope'si ve Pamuk'un Cevdet'i, ya da Namık Kemal'in "Cezmi"si, Halide Edip Adıvar'ın "Handan"ı, Refik Halit Karay'ın "Nilgün"ü, vb, yalnızca yazarlarının yaratıcılığına özgü, "özgün" karakterlerdir.

 

6. İhtimalleri bir yana bırakır da, kesin ve şüphesiz olan şey nedir diye sorarsak, şu cevaba ulaşırız: Theope adlı yaşamış ve yaşayan binlerce insanın veya yüzlerce edebi karakterin muhtemel varlığı, Nutku'nun iftirasını ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla, Şahin Ergüney'in "Theope oynanmalıdır" talebi üzerine, Nutku tarafından, Theope adlı var olmayan ikinci bir "oyun" uydurulması, iki Theope oyunu arasındaki benzerlikten söz edilmesi, Büktel'e karşı yazılan cevap yazısında bile hâlâ "17. Yüzyıl'da yazılmış" Theope adlı o ikinci oyunun var olduğunda ısrar edilmesi; pek çok geri zekâlının bile kolayca değerlendirebileceği üzere, maksatlı bir iftira olmaktadır. Peki Nutku'nun bu iftirayı atmak için bir nedeni var mıydı?  

 

7. İftira, devletin CD kaydı ile somut, açık ve net olarak kanıtlandığı ve devletin arşivine girdiği için; biz, ayrıca neden göstermek, Nutku'nun niyetini keşfetmek, neyi niçin yaptığı hakkında tahmin yürütmek zorunda değiliz. Ama sırf meraklısı için belirtelim ki, Nutku'nun Büktel'e iftira atması için yeterince neden "vardır". Bu nedenler, Büktel'in Nutku'ya yönelik ağır eleştirileridir. Büktel'in "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" ve "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" başlıklı kitaplarının indekslerinden bakılarak, bu eleştirilere kolaylıkla ulaşılabilir.

 

8. Nutku bu iftirayı dalgınlıkla ya da yanlış hatırladığı için atmış değildir. Çünkü:

 

9. Büktel, Eylül 2005'te (henüz CD ortaya çıkmadan önce) yazdığı ilk yazıyla Nutku'dan, sözünü ettiği ikinci Theope'nin kanıtını isteyince; Nutku, üç-beş gün sonra yayınladığı cevap yazısında, ilk yalanına sahip çıkmış, yeni yeni yalanlarla, o ilk yalanını inandırıcı kılmaya ve Büktel'in tepkisini yumuşatmaya çalışmıştır. Nutku, "Coşkun Büktel'e yanıt" başlıklı o yazısının ilk paragrafında şunları söylemiştir:

 

10. "Sayın Coşkun Büktel,

Benim hiçbir iddiam olmadı. Size olayı nakleden Şahin Ergüney eksik nakletmiş. Bazan eski belgeleri karıştırırken 17. yy.da yaşamış ikinci sınıf bir yazarın “Theope” adlı bir oyunu olduğunu öğrendiğimi söyledim. (Nutku'nun öyle bir şey söylemediği CD'de net görülüyor.) Üstelik hiçbir imada bulunmadan. (Benzerlik imasında bulunduğu CD'de net görülüyor.) Metni görmedim, yalnızca adına eski bir belgede rastladım. Metni görseydim bile, Fransızca bilmediğim için oyunu okuma olanağı bulamayacaktım. Benim bile varlığından haberi olmadığım başka bir Theope'yi sizin de okumamış olduğunuza emin olduğumu belirttim. (Belirtmediği CD'de net görülüyor.) Bunu yalnızca bilgi olarak verdiğimi, sizin Theope'nizin özgün bir yapıt olduğundan kuşku duymadığımı da ekledim."(Eklemediği CD'de net görülüyor.)  

 

11. Nutku, toplantıdaki konuşması ile yukarıdaki savunmayı yazması arasında geçen sürede gerekli araştırmayı yapmış ve dalgınlığını fark mı etmiş ki(!), ikinci Theope için toplantıda konuşurken 16. Yüzyıl tarihini verdiği halde, Büktel'in hesap sormasından sonra yazdığı ve yukarıda aktardığımız cevap yazısında 17. Yüzyıl tarihini veriyor? Yoksa konuşurken söylediği yalanı unutmuş ve savunma yazısında aynı yalanı tekrarlamaya çalışırken yanlış yalan(!) mı söylemiş? Her iki ihtimal de Nutku'yu iftiracı kılıyor.

 

12. Büktel eğer Theope'yi yaratan zekâya sahip olmasaydı da, Theope'yi Theope adlı bir oyundan (veya romandan, öyküden) çalmış bir hırsız olsaydı, zekâsı yine de, tanınmasını önlemek için çaldığı şeyin  adını değiştirmek kadar basit bir önlemi akıl etmeye kuşkusuz yeterdi. Bu konuyu açtığımız bir gün, Hilmi Bulunmaz'ın bize verdiği yanıt, sanırız, sevgili geri zekâlı okurlarımız için bile yeterince aydınlatıcı olacak: "Elbette, araba hırsızları bile ilk önce arabanın plakasını değiştirir."

 

13. Bütün diğer kanıtları göz ardı ederek Nutku'nun toplantıda konuşurken dalgınlık etmiş olabileceğine inanmak için geri zekâlı olmak yetebilir. Ama Büktel'in ilk yazısında yönelttiği suçlamalara karşı (yukarıda ilk bölümünü aktardığımız) savunma yazısını yazarken Nutku gibi duayen bir bilim adamının, Büktel suçlamalarından sonra bile hâlâ  ayılamayıp, "aynı" dalgınlığı sürdürdüğüne ve savunma yazısında koyu harflerle belirlediğimiz (sonradan CD görüntüleri ortaya çıktığında görüntülerle çeliştiği görülen) bütün o yalanları, dalgınlıkla söylediğine inanmak için, geri zekâlı olmak yetmez. Ya moron ya da iftiracı Nutku'nun yalakası olmak gerekir.

 

14. Peki ama çevremizde Özdemir Nutku skandalını inkâr ya da örtbas etmeye çalışan; güneş kadar apaçık ve net görünen iftirayı balçıkla sıvamaya, ortada şaibeli ya da ihtilaflı bir durum varmış gibi bir izlenim yaratarak insanları yanıltmaya kalkışan; ya da Türkiye'nin en meşhur tiyatro profesörünün iftiracı olması tiyatrocular için hayati bir konu değilmiş gibi davranan birini gördüğümüzde onun moron mu, yalaka mı olduğunu nasıl anlayacağız? derseniz; ağzını koklayın, derim: Yalakaların ağızlarında yaladıkları yerlerin kokusu kalırmış.*

 

 

 

Coşkun Büktel / 20 Şubat 2009

 

 

* Bu konuda Çetin Altan'ın yalancısıyım. Yıllar önce okuduğum bir yazısında naklettiğine göre, sanıyorum tartıştığı bir milletvekiline, "dişlerinin arasında yaladığın yerlerin kokusu duruyor" gibi bir şey söylemiş.

 

NOT: Türk tiyatrosunda hiç kimse iftiracılardan daha temiz olmadığı için, hiç kimse Nutku'yu kınayamıyor ve böylesine kokuşmuş bir ortamda kendini başkalarından daha suçlu saymaya gerek duymayan Nutku, belgelenmiş iftira suçu için özür dilemeyi üç yıldır inatla reddediyor. 

 

 

BONUS:

 

 

BAZI LİNÇÇİLERİN KASITLI OLARAK YARATMAYA ÇALIŞTIĞI KAFA KARIŞIKLIKLARINI GİDERMEK İÇİN NETLEŞTİRELİM:

Yayınladığımız video görüntüsü ve "Geri Zekâlılar İçin Alfabe Düzeyinde Özdemir Nutku Skandalı Rehberi" başlıklı yazımızdan sonra hâlâ

"Evet, ikinci bir Theope oyunu var"

diyen birisi varsa, bilinsin ki, yalancı orospu çocuğunun tekidir.

 

GÜNCELLEME 21 Temmuz 2009:

Yukarıdaki yazıyla ilgili olarak, avukat arkadaşım Yavuz Erinal bugün İzmir'den beni aradı

Selam sabah faslından sonra Yavuz'la aramızda mealen ve özeten şöyle bir konuşma geçti:

— Bana bak, "ikinci bir Theope oyunu var" diyenlere, çok sert girmişsin. Eğer ikinci bir Theope oyunu gerçekten varsa ve "var" diyenler seni mahkemeye verirlerse, haberin olsun: Hakim ilk celsede tazminatı basar ve davacılar donuna kadar her şeyini alırlar.

— Merak etme ikinci bir Theope oyunu yok.

— Ben bi uyarayım, dedim.

— Teşekkür ederim ama gönlünü ferah tut! İnsanları yanıltmak için ikinci bir Theope oyunu varmış gibi bir izlenim yaratmaya çalışanlar var ama hiç kaygılanma!... İkinci bir Theope oyunu  gösteremeyecekleri için asla mahkemeye gidemezler. CB

 

 

 

 

SORU:

Aşağıdaki cümlelerden hangisi Özdemir Nutku tarafından otuz kişilik DT koordinasyon toplantısında söylenmiş cümlenin tıpa tıp ta kendisidir?

1. "Kesinlik içeren bir ifade kullanmak istemem ama, Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun olduğunu hatırlar gibiyim."

2. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyunun varlığına dair bazı duyumlar aldım."

3. "Belleğim beni yanıltmıyorsa, Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunduğunu sanıyorum.."

4. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunduğu kulağıma çalındı."

5. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunması çok muhtemeldir."

6. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun bulunduğuna dair bazı söylentiler duydum."

7. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun mu varmış ne..."

8. "Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var."

CEVAP: Nutku'nun kurduğu doğru cümle, 8. şıktaki "kesin" olan cümledir:

"Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var." (Kanıt için tıklayınız: Nutku'nun konuşmasının CD kaydı.) Ve bu cümle kesin bir yalan, kesin bir iftiradır.

Nutku'nun toplantıda tam olarak ne dediğini "tırnak içinde" aynen aktarmak ya da dediklerinin CD kaydına link vermek yerine; okurlara Nutku'nun dedikleri üzerine uydurdukları kendi yalanlarını aktarmayı tercih eden vandallar sıkı çalışıyor ve iftiralarını tüm internete yayıyorlar. Kısacası, Türk tiyatro camiamızda, "Büktel'e ve Theope'ye atıldıktan sonra iftiranın bile başımızın üstünde yeri var" diyecek kadar çürümemiş temiz insanlar eğer hâlâ daha kaldıysa; o insanlar, dezenformasyona karşı çok uyanık olmalılar. Büktel ve Theope hakkında, bizzat Büktel'in sözleriyle (ve o sözlerin bizzat Büktel'in sitesinde yer aldığı sayfaya link verilerek) belgelenmiş olmayan hiçbir iddiayı kaale almamalı ve  Nutku'nun kendi sözlerini mutlaka dinleyip, o sözlerin kanıtladığı şu gerçeği kesinlikle unutmamalılar:

Fransızca'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyunun "var" olduğundan bahsederken Nutku'nun "kesin konuşmadığını" söyleyenler; Nutku'nun iftira suçunu örtbas etmeye çalışarak iktidarın tiyatral putlarına sadakatini kanıtlayıp tiyatro çevresinde kariyer (ya da "ticaret") yapmaya uğraşan, sırf bu amaçla Nutku'nun gönüllü hınk deyiciliğine soyunmuş, linççi ve iftiracı, yalaka vandallardır.

COŞKUN BÜKTEL

 

Yalnızca Mustafa Demirkanlı'ya değil; linç imzacısı 1100 vandalın tümüne açık, "büyük fırsat": 

"16. Yüzyılda Fransa'da yazılmış Theope adlı bir oyun var" diyen Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamak için, "Evet, ikinci bir Theope oyunu var" diyecek; ama  bunu yalnızca dedikodu gibi söylemekle kalmayıp arslanlar gibi "belgeleyecek" herhangi bir vandal çıkarsa; o vandalın imzaladığı linç bildirisinde yer alan "iftira" suçlamasını kabul  edecek ve asıl iftiracının Özdemir Nutku ve linç imzacıları değil, ben  olduğumu Taksim meydanında avaz avaz bağırarak ilan edeceğim! 

Madem Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'i kepaze etmek için Genco Erkal dahil 1100 kişi imza verebiliyor; 1100 kişilik bir ekip için, ikinci Theope oyununun kendisini ya da belgesini bulmak o kadar zor olmasa gerek. İşte fırsat: İçlerinden bir tane, 1100 kişiden bir tane "adam" çıksın da, ikinci Theope oyununun belgesini göstererek, imzaladığı bildiride bize (Bulunmaz ve  Büktel'e) yönelik iftira suçlamasının iftira olmadığını (ve dolayısıyla kendisinin bir iftiraya imza atmadığını) belgelesin bakalım.

Ama ben baştan söylemiş olayım: İçlerinden böyle bir "adam", (1100 kişiden bir tek "adam") çıkacağına inanmıyorum. Çünkü belgelemek, iftira atmak kadar kolay değildir. Belgelemek, "bizim" işimiz.

COŞKUN BÜKTEL

NOT: Kendileri linç bildirisini imzalamadıkları halde, dergisine çarşaf çarşaf ilanlar vererek linç kampanyası elebaşısı Mustafa Demirkanlı'nın yalan ve iftiralarını destekleyen ve "suni yemle" besledikleri Demirkanlı'yı üstümüze salan kültür bakanı Ertuğrul Günay ile DT genel müdürü Lemi Bilgin de, ya bizzat kendileri araştırarak ya da kuracakları ekiplere araştırtarak, sunduğumuz bu "büyük fırsatı" değerlendirip ikinci Theope oyununun belgesini bulabilir; böylelikle, hem bizim iftiracı olduğumuzu, hem destekledikleri  linççilerin iftiracı olmadıklarını, hem de kendilerinin (vatandaş parasıyla) iftiracı beslemediklerini kanıtlamış olabilirler.

Evet, sevgili linççiler, hodri meydan:

Bulun Özdemir Nutku'nun söylediği ikinci Theope oyununu, "Lemi Bilgin ve Ertuğrul Günay iftira destekçisi değildir; Mustafa Demirkanlı ve linç imzacıları iftiracı değildir; asıl iftiracı benim!!!" diye anırayım Taksim'in göbeğinde... Hem de hoparlörle.

Ama ikinci Theope oyununu ya da belgesini bulamazsanız, size artık yalnızca, bizi iftirayla suçlayan o bildiriyi ve o bildiriye attığınız imzaları nerenize sokacağınızı bulmak kalıyor.

1. GÜNCELLEME 1 Ağustos 2009:

Bir haftadır bekliyoruz:

Büktel'i  iftiracılıkla suçlayan linç bildirisine imza atmış 1100 kişi içinden bir tek "adam" çıkıp da, "işte ikinci Theope oyununun belgesi" diyerek, Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamaya ve asıl iftiracının Coşkun Büktel olduğunu kanıtlamaya kalkışmadı.

Neden acaba?

Belgeyi mi bulamıyorlar yoksa belge ellerinin altında ama göstermeye tenezzül mü etmiyorlar? Büktel'e iftiracı diyen 1100 iftiracıdan bir teki bile, asıl iftiracının Büktel olduğunu belgelemeye nedense tenezzül etmiyor.

Merak ediyoruz: İftiraya tenezzül edip de, iftirayı belgelemeye veya yanıldığı için özür dilemeye tenezzül etmeyen bu 1100 tuhaf kişi, acaba insan mı, karikatür mü?

 

2. GÜNCELLEME 2 Ağustos 2009

Bir haftayı da geçtik; hâlâ bekliyoruz:

1100 iftiracı içinden bir tek "adam" çıkıp da, "16. Yüzyılda Fransa'da yazılmış Theope adlı bir oyun var" diyen Özdemir Nutku'yu iftira suçundan aklamak için, "Evet, ikinci bir Theope oyunu var" deyip, belgesini gösteremiyor.

Gösteremez; çünkü, Fransa'da 16. ya da 17. Yüzyıl'da yazılmış Theope adlı bir oyun yok. Başka herhangi bir Yüzyılda yazılmış Theope adlı bir oyun da yok. Hatta bırakın oyunu, Theope adlı bir roman, hikaye, opera ya da bale bile yok.

"Var" diyen, "var" demekle yetinmeyip "işte kaynağı, işte belgesi" diyerek iddiasını kanıtlayabilen ve göğsünü gere gere benden sözümü tutmamı ve "iftiracıyım" diye Taksim'de hoparlörle bağırmamı talep edebilen bir  adam (1100 iftiracı içinden bir tek "adam") çıkmadı.

"Çıkmayacak" demiştim, çıkmadı. Rehberi okuyan herkes çıkmayacağını anlardı.

 

3. GÜNCELLEME 3 Ağustos 2009

Hakikat, dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar yalnız kalmış olamaz.

TÜRK TİYATROSU GUINNESS REKORLAR KİTABINA HEMEN YARIN GİREBİLİR.

Coşkun Büktel'in yeni yazısı... Lütfen... TIKLAYINIZ!

 

4. GÜNCELLEME 4 Ağustos 2009

Hayret: 1100 iftiracı içinden bir tek "adam" çıkıp da, şu vicdan muhasebesini yapabilecek zekâ ve erdemi gösteremiyor:

"Madem ki Nutku'nun 'var' olduğunu söylediği, 'Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir  oyun'un (hatta Nutku'nun varlığından söz etmediği Theope adlı bir romanın veya operanın veya balenin) kendisini ya da belgesini gösteremiyoruz; madem ki, hiçbirimiz 'işte ikinci Theope oyununun belgesi!' diye karşısına çıkıp Büktel'den sözünü yerine getirmesini ve Taksim'de 'iftiracıyım' diye bağırmasını talep edemiyoruz; madem ki, kendimizde Büktel'den sözünü yerine getirmesini isteme hakkını bulmak için gerekli belgeye sahip değiliz; o halde soytarılığa gerek yok; belgeleri umursamamak, belgelere ve mantık verilerine aldırmaksızın bildiğini okumak ve iftiraya uğrayan (ve iftiracının özür dilemeye bile tenezzül etmediği) bir insanı, sırf daha "güçsüz" bir konumda saydığımız için) iftiracı diye suçlayarak asıl iftiracıyı (sırf daha "güçlü" bir konumda saydığımız için) korumak, haksız olduğu halde "güçlüden" yana çıkıp, haklı olduğu halde "güçsüzü" linç etmeye kalkışmak, değil bir sanatçıya, insan olmanın bilinç ve onuruna sahip en sıradan bireye bile yakışmayacak bir alçaklıktır;   yanılmışız; Coşkun Büktel'e (ve Hilmi Bulunmaz'a) iftiracı demekle alçakça davranmış, haksızlık etmişiz; bu  haksızlığı göz göre göre daha fazla sürdürmek, namussuzluk ve kalleşlik olur. Büktel ve Bulunmaz'dan özür diliyorum."

Yukarıdaki gibi bir vicdan muhasebesi yapabilmek için yalnızca zekâ değil, vicdan da gerekiyor. Bu 1100 kişinin gerçekten de "tümü" vicdan ve zekâdan yoksun iftiracılar galiba...

Peki iftiracılardan sanatçı çıkar mı? Hayır! Olsa olsa, en iyi ihtimalle, sanatı ekmek kapısı yapmış ("esnaf" kelimesinin mümkün olan en kirli, en olumsuz anlamıyla söylüyoruz) "esnaflar" çıkar.

Kendinizi kendi imzalarınızla, tiyatro tarihimizin çöplüğüne atmaktasınız, çocuklar.

Ve en acıklısı: Sanatçı değil de (süte su katanlar çeşidinden) "esnaf" olduğunuz için, size para kaybettirmediği sürece, bu durumdan müteessir bile değilsiniz. (Bakınız: "Utanma Eşiği")

Ve hayret : 1100 kişisiniz(?)

Oysa ben, Türkiye tiyatrosunun "şimşek hızıyla" çürüdüğünü söyleyen Hilmi Bulunmaz'ın abarttığını zannediyordum. Ama öyle görünüyor ki, içinde yaşadığımız siyasal düzen bir bebekten katil üretirken; Hilmi'nin "çanak" sözcüğüyle özetlediği "besleme düzeni" de, "sanatçılardan" iftiracı linççiler üretebiliyor... Hem de fabrika gibi üretebiliyor:  1100 tane(?)

Kim bilir, diğer insanların ve yakınlarınızın (belki de çocuklarınızın) yüzüne utanmadan bakabilmek için gerekli pişkinliği (utanma eşiğini) nasıl ve ne kadar zamanda edindiniz.

5. GÜNCELLEME 5 Ağustos 2009

24 Mart 2007'de yayınladığım aşağıdaki satırların, 1100 iftiracı bağlamında bir kez daha okunmasını öneriyorum.

Büktel'in "Utanma Eşiği"

başlıklı yazısından

 

(...) Bilinçli irademizle ve iyi niyetle yaptığımız bir eylemin bizi utandırması, o eylemin başkalarına (özellikle hemcinslerimize) zarar verdiğini fark etmemizle başlar. Yanlış karar vermiş, sonuçları iyi hesaplayamamış, hata etmişizdir. Örneğin, bir ceza yargıcı ya da savcı olduğumuzu düşünelim. Kanıtları iyi niyetle ama yanlış değerlendirdiğimiz için masum bir insanı mahkum etmişsek; yıllar sonra hakikatin ve gerçek suçlunun ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç, iyi niyetle yapılan hataların utancına örnek verilebilir. Doğru sanılan yanlışlığı yaparken taşıdığımız iyi niyet ne kadar gerçek ve samimiyse, hakikatin (yanlışlığın) ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç da o denli gerçek ve samimi olacak; böylesi bir utanç, yanlışlığı olabildiğince adil biçimde tazmin edinceye kadar da yakamızı bırakmayacak, kendimizi bağışlamamıza olanak tanımayacaktır. Hatanın ardında kötü niyet yoksa, yani hata gerçekten hataysa, hatanın sahibi, hatayı düzeltmedikçe vicdanen rahatlamayacak, hatayı düzeltmek için elinden ne gelirse yapacaktır.

 

Sonuçları ne kadar vahim olursa olsun, yaptığımız yanlışlık gerçekten bir hata ise, hatadan mutlaka dönmek, hatayı tazmin etmek ve özür dilemek isteriz. Özür dilemeyi istemek için, yaptığımız yanlışlığın başkalarınca mutlaka fark edilmesi ve bizim başkalarınca mutlaka ayıplanmamız gerekmez. Eğer o yanlışı gerçekten iyi niyetle ve gerçekten hataen yapmışsak, eğer (örneğin "Suç ve Ceza'nın kahramanı Raskolnikov gibi) bilinç ve vicdan sahibi bir insansak; yaptığımız yanlışlığı yalnızca kendimizin fark etmesi bile o hatadan acı ve utanç duymamız, tazmin ve özür çabasına kalkışmamız için yeterli olacaktır. Eğer vicdan ve bilinç sahibi bir insan isek, hatamızın ortaya çıkması, başkalarınca fark edilmesi asla mümkün olmasa bile, hatamızın yalnızca kendimiz tarafından fark edilmesi bile, bizi utanma eşiğine getirecektir. Utanma eşiğimiz onurlu ve şuurlu bir insana yakışacak kadar alçak ya da düşükse, başkalarınca ayıplanmamız ihtimali sıfır bile olsa; bu durum kendimizi bağışlamamıza, vicdanımızı rahatlamamıza yetmeyecektir. Çünkü utanma eşiği onurlu ve şuurlu bir insana yakışacak düzeyde olan insanlar, kendilerini başkalarının ayıplamasından daha çok, kendi kendilerinin ayıplamasından utanç duyar ve utanç duymalarını gerektiren nedenler konusunda kendilerini asla kandırmaz ve bağışlamazlar.

 

Peki yaptığımız yanlışlıkta iyi niyet yoksa, yani yanlışı (yanlış olduğunu ve başkalarına zarar vereceğini önceden bilerek ve başkalarının faili öğrenemeyeceklerine güvenerek) kasten yapmışsak, ne olur? Böyle bir yanlışlık, doğaldır ki, bir hata olarak değil ancak bilinçli bir "suç" olarak nitelenebilir. Bu suçun faili, suçu hataen değil de, suç olduğunu bilerek ve suç olduğuna inanarak, kasten işlediğine göre; suç işlemekten utanmayan, utanma eşiği oldukça yüksek bir insan olmalıdır. Böyle bir insanın vicdanı suçlu olduğunu bilmekten dolayı rahatsız olmaz; başkaları bilmedikçe suçlu olmayı sorun saymaz. Böyle insanların rahatsızlığı, ancak suçları başkalarınca öğrenildiği zaman başlar. Utanma eşikleri, ancak suçları açığa çıktığı zaman aşılmış olur. Böyle insanlar, suçları, başkalarının öğrenemeyeceğine güvenerek, failin gizli kalacağına inanarak işler.

 

(...)

 

Yanlış olduğunu bile bile, "kasten" işlenen "adi" suçlara milyonlarca örnek bulabilirsiniz. Çünkü adi suçlular, "tüm" insanların sahip olduğu ilkel güdüler (cinsellik, güç, namus, hırs, korku, açgözlülük, vb) tarafından yönetilen ve bu ilkel güdüleri aklın denetiminde tutmayı beceremeyen kişilerdir. Onlar, aç kaldıklarında çalabilen, şehvet duyduklarında tecavüz edebilen, öfkelendiklerinde öldürebilen; kısacası, hayatlarını düşünülmüş/planlanmış, olgun ve ergin davranışlarla değil, daha çok, refleksleriyle sürdüren insanlardır. Akılları, onları suçlardan koruyacak ya da bu suçlardan pişman olacak düzeyde gelişmemiştir. Normal veya tam gelişmiş insanlar olmadıkları için de, utanç duyabilme yeteneğine ya hiç sahip değildirler ya da sırıkla bile aşılamayacak kadar yüksek bir utanma eşiğine sahiptirler. 

 

(En azından görünüşte) ruhsal ya da zihinsel problemi bulunmayan olgun ve ergin insanların, yanlış olduğunu bile bile, "kasten" işledikleri suçlara gelince: Ruhsal ya da zihinsel problemi bulunmayan bir insanın, suç olduğunu bile bile suç işlemesi, yanlış olduğunu bile bile yanlış yapması mümkün olabilir mi? Biraz zor görünüyor: Çünkü normal bir insan, bizim yanlış bulduğumuz, suç saydığımız bir eylemi yapıyorsa; o eylemi yapmadan önce, mutlaka denebilecek kadar yaygın bir genellikle, o eylemi akla (yani kendi aklına) uydurmakla sonuçlanan zihinsel bir süreç yaşamıştır. Yani bizim suç saydığımız eylemi, artık suç saymadığı, yanlış bulmadığı için eylemiştir. Terör yanlısı anarşist Neçayev, hiçbir suçu olmayan masum İvanov'u ideoloji uğruna öldürürken, cinayet (suç) işlediğine değil, devrim için fedakarlık ettiğine inanıyordu. Kız kardeşini namus ya da töre uğruna öldüren feodal ağabeyler de öyle... İşlenen suç, değil cinayet, katliam bile olsa, eğer suçlu (en azından görünüşte) ruhsal ya da zihinsel olarak normal bir insan ise, şu ya da bu biçimde, o suçu (bize inandırıcı gelsin veya gelmesin) savunabilecek, yaptığı eylemden utanmayı reddedecektir. Örneğin, yüz binlerce insanın katlinden sorumlu Saddam Hüseyin, kendisini yargılayan hakimleri aşağılamaktan çekinmeyerek, bağıra çağıra, suçlarını savunmaktadır. İntihar edemeden yakalansaydı, milyonlarca insanın katlinden sorumlu olan Hitler de, hiç kuşkusuz, Nurnberg'deki hakimlere karşı, kendini, üstün ırk idealini ve Yahudi düşmanı görüşlerini bağıra çağıra savunacaktı.

 

Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Hitler bile, eminim ki, kendini suçlu hissetmiyor; o milyonlarca kişinin ölümünü, inandığı "yüksek idealin" bir gerekliliği olarak görüyor ve savunuyordu. Kalabalıklar önünde bile en kanlı tasarruflarını savunabilen Hitler, masum insanların kitleler halinde gaz odalarında katledilmesinin dahi, meşru ve savunulabilir olduğuna inanıyor; en azından yakın kurmaylarına karşı (Makyavelizmin en caniyane bir yorumuna baş vurarak da olsa) savunamadığı hiçbir karar almıyordu. Hitler'in, İkinci Dünya Savaşı sonunda intihar etmesi; bence, kendini suçlu hissetmesi yüzünden değil, o "yüksek ideal" uğruna ve dünyayı yakmak pahasına girdiği savaşı kaybetmesi yüzündendi; Hitler'e göre Hitler, üstün ırk teorisinde yanılmamıştı; o yalnızca Churchill ve Stalin'e karşı yürüttüğü savaş taktiklerinde yanılmıştı. İntiharıyla yalnızca o yanılgının/yenilginin bedelini ("yüksek ideale" ve "üstün ırka" yaraşır biçimde) ödemişti. İntihar, yalnızca şartların dayattığı bir zorunluluk değil, Hitler'in onur anlayışına uygun bir eylemdi. Yemeği yiyince hesap pusulasını itiraz etmeden ödemek gibi "soylu"(!) bir eylem. Saddam, aynını yapamadı. Hitler de yapamasaydı (yani intihar edemeden yakalansaydı) hiç şüphe yok ki, o da Saddam gibi, suçlu olduğunu reddedecek, tüm kanlı suçlarını savunacak ve asla utanmayacaktı. Ta ki, bir mucize gerçekleşip de, vicdanı uyanıncaya ve dünyayı kana bulayan üstün ırk teorisini samimi olarak reddedip fikir değiştirinceye kadar.

 

İnsanlar, zihinsel ya da duygusal bir takım engelleri veya ekonomik zorunlukları bulunmadığı (yani çocuk, deli veya ihtiyaçları inançlarını bastırmış, ideallerini kaybettirmiş, birer "adi suçlu" olmadıkları) sürece; meşruiyetine/masumiyetine inanmadıkları, suç olduğunu bildikleri (suç olduğuna vicdanen de inandıkları) eylemlere tevessül etmezler. Yani "genellikle" etmezler.

 

Çağımızda, bu genellik, yavaş yavaş genel olmaktan çıktı. Çağımız "masumiyet çağı" değil. Çağımızın "sivil" toplumları, masumların çoğunlukta olduğu, suçluların istisna sayıldığı toplumlar olmaktan hızla uzaklaştı/uzaklaşıyor. Artık (diploma, unvan, statü sahipleri dahil) pek az insan kendini genel doğruların kurallarıyla (hatta kendi vicdanının kurallarıyla) sınırlamak ve erdemli bir hayat yaşamak gereğini duyuyor. Peki ne oldu da böyle oldu? Doğruluk ve erdemin evrensel ölçütleri değiştiği için mi, doğruluk ve erdemin modası geçtiği için mi, insanlar artık masumiyeti ve erdemi önemsemiyor? Hayır, doğruluk, erdem, hakikat, adalet, masumiyet, vb. kavramların modası geçmedi. Hukuk, politika, bilim, ideoloji, sanat, ticaret büyük ölçüde hâlâ o evrensel kavramlar öne sürülerek yapılıyor. Ama insanlar kalabalık önünde o kavramları öne sürerek o kavramlara uygun bir imaj sergilemeyi hâlâ gerekli görseler bile, kapalı kapılar ardında, o kavramların pabucu çoktan dama atılmış gibi davranıyor/yaşıyor. Hitler kötüydü ama (savaş taktikleri gerektirmedikçe) olduğu gibi görünüyor, göründüğü gibi oluyordu. Bugün bırakın sıradan insanları, pek çok "aydınımız" bile, oldukları gibi görünüp göründükleri gibi olamıyorlar. Hitler kadar bile tutarlı davranamıyorlar. Hitler'in işlediği suçlar kadar büyük suçlar işlemek için yeterli psikolojik ve politik güçleri yok ama, aslında Hitler'den bile daha kötüler. Çünkü yaptıklarını savunamıyor, savunduklarını yapmıyorlar. Utanma eşikleri öylesine yüksek ki, tutarsız olduklarını kendilerinin bilmesinden utanmak şöyle dursun, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarsızlıklar ortaya çıkarılıp belgelendiğinde bile, utanmıyorlar. Belgeler Hürriyet'in ana sayfasında yayınlanmadıkça, onların utanma eşiği aşılmış olamıyor.

 

İnsanları kaplayan "nasır tabakasını" delerek, duyarlı bölgeye, "insani olana" varmaya çalışıyorum. Nasır tabakasının kalınlığına göre, bazen "incecik" iğneler yeterli olabiliyor; bazen de "asfalt delen matkaplar" gerekiyor.

 

("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 65-66.)

 

Yazımızın tamamını okumak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

 

UTANMA EŞİĞİ

 

 

6. GÜNCELLEME 6 Ağustos 2009

Hayali iddialarımızın amacı, alçaklık etmek değil, yalnızca eğlenmek...

Masum, maksatsız ve hayali çalıntı iddiaları

Yaşar Kemal — İnce Memed

İsmail Kadare — Mehmet

 

İnce Memed'in yazarı Yaşar Kemal, İsmail Kadare'nin Mehmet'ini biliyor muydu?

 

Yaşar Kemal, İsmail Kadare'nin Mehmet'ini bilmediğini açıklarsa onun beyanına inanmak zorundayız.

 

TIKLAYINIZ!

 

***

'Fransa'da 16. Yüzyıl'da yazılmış Theope diye bir oyun var' dediği CD kaydıyla kesin olarak belgelenmiş olduğu halde,  Fransa'da ve 16. Yüzyıl'daki diğer   Theope'nin "var" olduğunu söylerken, Nutku'nun  kesinlik içermeyen ifadeler kullandığını, yani "kesin konuşmadığını" söyleyen vandallar; Özdemir Nutku'nun suçunu örtbas ederek ona yalakalık hizmeti verirken; hakikati tersine çevirip okurları alçakça aldatarak, hakikate (ve dolayısıyla  halka) ihanet etmiş olduklarının farkındalar mı? Onlar herhalde farkındalar da, onların kuyruğuna takılan  "linç imzacıları" da  farkındalar mı?

 

İhanetin ayrıntıları için bakınız:

 

"Hakikat Hiçbir Ülkede Bu Kadar Yalnız Kalmamıştır"

 

 

 

 

SKANDALI DAHA KAPSAMLI İNCELEMEK İSTEYENLER!...

LÜTFEN, AŞAĞIDAKİ BAŞLIKLARI TIKLAYIN:

 

Hakikat, dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar yalnız kalmış olamaz.

 

İftiracı bir vandalı, "belge soğukluğundan" ya da yazısındaki dezenformatif unsurlardan nasıl tanıyabilirsiniz?

 

ÖZDEMİR NUTKU SKANDALI