Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN
1986

 

 

 

THEOPE'Yİ HANGİ KOŞULLARDA YAZDIM

(Metinde yer alan kırmızı harfli cümleler, güncellemelerdir.)

 

Coşkun Büktel

 

1 Aralık 1986 Pazartesi (Sabah 03-05 arası olmalı) Sultanahmet. (Barış Büktel'in 8 Ekim'de doğmasından yaklaşık elli gün kadar sonra...)

Sokak öyle dar ki, hamamla aramızda 10 metre (hatta belki de 6-7 metre) ya var ya yok. (Şifa Hamamı'nın tam karşısında, bizim 1987'de çıkmamızdan sonra, yeni sahibinin "Doydoy Restorant"a dönüştürdüğü üç katlı —ve o zaman ahşap— binanın, alt katı berber dükkanıydı. Orta katta biz, üst katta ise, Sultanahmet Ticaret Lisesi'nin o zamanki müdürü oturmaktaydı.) Kütüphaneli odada yatmıştım, (Arkadaki küçük bahçeye bakan yatak odasından biraz daha büyük ve sokağa, yani hamama bakan ve salon olarak kullandığımız oda... Duvarları kitap raflarıyla kaplıydı.) hazır burası sıcak diye. Az önce hamam kaloriferinin çalışmaya başlamasıyla uyandım. Kalorifer bölümünün, şikayet dilekçemiz üzerine belediyece ördürülen penceresini (deliğini demek daha doğru) bir süre önce hamamcı yeniden açtı. Kaloriferin sürekli uğultusunu dinleyerek yazıyorum bunları.

Sinirlerim berbat durumda. Artık en küçük bir gürültüye tahammül edemiyorum. Aylardır düşünüp yazabildiğim tek şey bu işte: Gürültüye tahammül edemediğim. Gerçekte gürültünün kendisinden çok, gürültüye neden olan insanların duyarsızlığı ve duyarlılığım yüzünden bana düşman olmaları sinirlendiriyor beni. Oğuz Atay'ın dediği gibi: "Neden böyle yapıyorsun, sevgili halkım?" Evet, az gelişmekte ısrarlı sevgili halkımla ilişkilerim hiç de parlak durumda sayılmaz: Üst kattakiler, aylar süren işkenceden sonra, hâlâ ıstırabıma kulak asmadıkları için, belediye memuru getirterek, sonunda horozlarını kestirdiğimden bana fena halde düşmanlar. Hamamcı, mahallede ayrı ayrı beş hanenin imzaladığı belediye dilekçesinin mucidi olduğumu bildiği için (Çünkü onu da, dilekçeden önce en az iki kez gidip, bacaları yükseltmesinin ve kalorifer penceresini kapatmasının neden gerekli olduğunu efendice izah etmiştim.) beni bir tenhada kıstırsa boğacakmış gibi bakıyor yüzüme, tabii çok uzaktan (yoksa benim ondan kaçındığım yok, o benim olduğum yere pek yaklaşmıyor.) Aşağıdaki berber kalfasıyla henüz kötü olmadık, ama hiç abartmasız, sonuncusu dün sabah olmak üzere en az on beş kez aşağı inip konuşmak ve aşağı inmekten bıktığım için de bugüne dek yüzlerce kez tabana (yani onun tavanına) vurarak uyarmak zorunda kaldım. Daha dün söyledim: Ersinciğim, bak, ben Cihangir'de beton evde otururken bu evde yürüdüğüm gibi yürümüyordum. Rahatça, paldır küldür yürüyebiliyordum. Ama bu eve gelince, beton evdeymiş gibi yürümedim. Varlığımı hiç hissediyor musun? Ayak uçlarımda yürüyorum. Neden? Beni uyardığınız için mi? Hayır. Uyarmanıza gerek yok. Sizi rahatsız etmek istemediğim için ben kendiliğimden kendimi sınırladım. Aynı şeyi neden sen düşünmeyesin? Belki çok fazla açmıyorsun şu teybin sesini ama burası için çok fazla. Madem ki ahşap bir binada yaşıyoruz, buranın şartlarına göre yaşamak ve birbirimizi rahatsız etmemek zorunda değil miyiz? Neden seni boyuna uyarmak zorunda kalayım? "Tamam abi! Tavana vuruyorsun kısıyoruz işte."

"Ben tavana vurmak istemiyorum ki! Tavana vurmaktan ben utanıyorum. İnsanlar vuruşarak değil konuşarak anlaşır Ersin."

"Tamam abi"

Evet, şimdiye dek Ersin'le en az on beş kez konuştuk ama, en az on beş kez "Tamam abi" demesinden de belli ki henüz anlaşmış sayılmayız. İçinden, "Çattık bu kıl herifle!" dediğini duyar gibiyim. Bir keresinde şöyle dediğini duymuştum birisine: "Öyle (kısık sesle) çalacak olduktan sonra otuz bin Lira'lık teyp alırdık." Yani benim suçum, Ersin'in, otuz bin Lira'lık değil de, üç yüz bin Lira'lık bir teyp almış olması. Evet: "Neden böyle yapıyorsun, sevgili halkım?"

Yukarıdakilerin de mantığı aynı: (Yatak odamın penceresinin hemen altındaki kümesinde, her sabah, sabahın köründe başladığı, tek notalık ve hiç bitmeyecekmiş gibi uzun ve dayanılmaz konserleri yüzünden, o iğrenç tiz sesli) Horozu kesmelerini söylediğimde bir keresinde, "Müslüman olan erken kalkar" demişlerdi. Bir keresinde "Hayvan sevmeyen insan da sevmez" dediler. (Her insanı değil ama her hayvanı seviyorum. Horozu kesmelerini değil, yılkıya salmalarını tercih ederdim. Ama böyle bir ihtimal yoktu elbette.)

(Belediye zoruyla) Horozu kesmelerinden sonra bir gün tavanda patır kütür bir takım gürültülerin başladığını ve nedense kesilmediğini görünce yukarıya seslenmiştim. "Yetti artık senin şerrin!" diye celâllenerek aşağıya iner gibi yaptılar, ama ben gerçekten celâllenmiştim, ben de yukarı çıkacakmış gibi yaptım. Ben merdivenin altında, onlar üstünde bağıra bağıra tartışmaya başladık. "Çocuğumuzu da mı sevmeyeceğiz?" diyorlardı. O patırtı, adamın çocuğunu (bebekleri var) sevmesiymiş. Ben tabii çocuğunu sevmesine değil, tepemde tepinilmesine karşı olduğumu avaz avaz belirttim. Öfkeyle içeri girip inat için üstümde zıplamaya başladılar. Sevgili halkım! Sevgili halkım!! Bu mantık beni kahredicek.

Evet, Menoikeus'u ("Theope" adlı oyunumun baş erkek kahramanı. Oyunun adını koymadan önce, yazmakta olduğum metni Menoikeus adıyla anmaktaydım.) bu koşullar altında yazabilirim ama, bu koşullar altında yazılmış bir Menoikeus, hayalimdeki Menoikeus olamaz. Sessizliğe ihtiyacım var. Yoğunlaşamıyorum. Oysa değil yoğunlaşmak, trans halinde yazmak istiyorum. Yoğunlaşmak bile yetersiz.

Nâlân, (Eski eşim Nâlân Örgüt) yirmi gündür İzmir'de. Yirmi gün boyunca Sahaflar'da (Beyazıt Sahaflar Çarşısı girişindeki Çınar'ın altındaki avluda) kitap sattım. Nâlân'ın babasındaki kapitalimi 100.000 Lira daha arttırdım. 1 Milyon 300 bin oldu. (O zamanlar tüccarlık yapmakta olan kayınpederimden aldığım aylık faizle "Theope"yi yazmaya çalışmaktaydım. Ama o günlerin hızlı enflasyonu yüzünden aldığım aylık faiz hızla aşınıyor ve ben yazarken de çalışmak zorunda kalıyordum.)

Uğultu kesildi ama ortalık da ışıdı. Yine de belki uyurum.

 

6 Aralık 1986 Cumartesi / Sultanahmet

Tavanarasındaki takırtılar sürekli bir hal alınca "Şu tavana vurmayın! İnsan gibi söylüyorum vurmayın şu tavana" diye bağırdım yukarıya. On dakika önce de bağırmıştım.

"Çocuk vuruyor, çocuk" diye aşağıya seslendiler.

"Öyleyse alın çocuğu yerden."

"Ulan amma adi adammışsın be! Çocuk bu, ne var! Eline oyuncak verdik, vuruyor tabii. Çocuk bu yahu, vurur da, bağırır da!"

Açtım ağzımı yumdum gözümü. Altta kalmamak için o da açtı ağzını. Çocuk ağlamaya başladı. Ben ağlatmış oldum. "İyi mi oldu şimdi?!" diye bağırıyor. "Komşuluk bu mu?" diyor.

Aynı mantık. Horozu kesmelerini istediğimde de "Müslüman olan erken kalkar" dememişler miydi?

İntikam almak için on dört yaşlarındaki çocukları aşağı inip dışarı çıktı. Beş dakika sonra döndü. Karşıdaki camcı çocuğun, teybini sonuna kadar açtığını duydum. Dışarıdaki sesten içerideki televizyonun sesi duyulmuyordu. Camcı çocukla da en az yirmi kez konuşmuştum.

Sevgili halkım, hatasının yüzüne vurulmasına tam ters bir tepki veriyor. Yüzüne vurmaz da nezaketle söylerseniz, yirmi kez söyleyebilirsiniz.  O an için "Peki" diyor, on dakika sonra hiçbir şey söylememiş gibi oluyorsunuz. (Yetkili makamlara) Şikayet ederseniz kalleş gibi bir şey oluyorsunuz.

Rahat etmek için, döğüşmek, korkulan adam olmak zorundasınız.

Çıldıracağım.

Camcıya, "tamam tamam" demesine rağmen öyle bir bağırdım ki, beş dakika durmadan ağzıma geleni söyledim, artık olayın tekrarı halinde kavga etmekten başka çarem kalmadı. Pencerelerden, beni destekleyen bir iki ses daha çıktı. Herkes, başını dinleme hakkına sahip çıkılmasını başkasından beklemese...

Sinirlerim çok kötü. Çok.

 

BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN BAŞKA SAYFALAR OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!