Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

HASAN ERKEK'İN GAFININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
 
 
 
Güvendiğim tek madde, "ben'im".

 

MADDE 64

 

 

 

 

 

 

Coşkun Büktel

 

 

MADDE 64. - Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur.

Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi,

desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için

gereken tedbirleri alır.

 

 

Bir sanatçı olarak, bugüne dek, Anayasa'nın 64. maddesinden hiç yararlanmadım. Bu maddeden daima vandallar yararlandı. Bu madde daima vandalları güçlendirdi. Bu madde vandallara Büktel'i ve "Theope"yi aforoz etme yetkisi kazandırdığı için bugüne dek, daima, Büktel'in ve "Theope"nin aleyhinde işledi. Büktel ne kadar sanatçıysa ve "Theope" ne kadar sanatsa, bu madde, sanat ve sanatçıya o kadar "zararlı" sonuçlar yaratmıştır.

Bu madde sanatı ve sanatçıyı asla korumadı. Bu madde, cebinde "sanatçı" ya da "akademisyen" kimliği taşıyan devlet "memurlarının", ister çalışsınlar ister yatsınlar, maaş güvencesine sahip olmalarını sağladı ve onların çoğunun çalışmadan maaş alan ya da almaya özenen "ruhsuz" faniler (beslemeler) olmasına yaradı.

Özel tiyatro esnafına gelince: Bu madde, marifetleri ("yetenekleri" demiyorum, "marifetleri" diyorum*) ne kadar büyük olursa olsun yine de asla kendi egoları kadar büyük olmayan (ve seyirciye söylemek istedikleri hiçbir şeyleri bulunmayan) "sanat esnafına" (onların da yalnızca en meşhurlarına ve en "cingözlerine") her yıl ulufe dağıtılmasına yaradı.

Şimdi bu maddeye rağmen ülkemizin tiyatrosunda "Theope" gibi bir sanat eseri ve Coşkun Büktel gibi bir sanatçı nasıl aforoz edilebiliyor, nasıl oluyor da olabiliyor, yeni bir örnekle, bir kez daha belgeleyelim:

Doç. Dr. Hasan Erkek, bu madde sayesinde, 18-25 Haziran 2006 tarihinde, Liechtenstein'ın Schaen kentinde yapılan Interplay (Uluslararası Genç Oyun Yazarları Festivali)ne (Anadolu Üniversitesi'nden bir heyetle ve heyet başkanı olarak) gidebildi ve orada "Türkiye'de Çağdaş Oyun Yazarlığının Kaynakları" başlıklı bir bildiri sunabildi. Oysa, ülkemizde tiyatro ciddi bir sanat olarak algılanıyor olsaydı, Hasan Erkek'in değil heyet başkanı olması, değil Liechtenstein'a gitmesi, değil doç.dr olması, okuduğu tiyatro okulundan "mezun" bile olamaması gerekiyordu. Çünkü Erkek, sade suya tirit metninde, "önemli bir örnektir" diye nitelediği ve konusunu uzun uzun anlattığı "Rumuz Goncagül" adlı oyunun (ki yazarı Oktay Arayıcı'dır) yazarını bile (ezberinde yanlış kaldığı için) yanlış biliyor ve (bildiği her şeyi ezbere bildiği için) bilimsel kuşkuya kapılmadığından, araştırmaya gerek duymuyor, yanlışını düzeltemiyor.

Vasıf Öngören'in Rumuz Goncagül oyunu ortaoyunu tekniğiyle yazıldığı hemen göze çarpan önemli bir örnektir.

(Bakınız: Erkek, "Türkiye'de Çağdaş Oyun Yazarlığının Kaynakları", Oyun dergisi, sayı 4, Eylül Ekim, 2007. Sayfa 63.)

Bu elbette, önemsiz bir dalgınlık. 2006 Haziran'ında Liechtenstein'da sunulan bir bildiride yapılmış ("önemli bir örnek" hakkında) önemsiz bir dalgınlık... Nedense bir yılı aşkın bir süre boyunca heyetteki ve dost çevresindeki hiç kimse sayın Erkek'i bu dalgınlıktan uyandırmamış ve Oyun dergisi, Liechtenstein'dan bir yıl sonra bile, yani 2007 Eylül'ünde, yazıyı aynı dalgınlıkla yayınlamış.

Sayın Erkek'in dalgınlığı bu kadarla bitmiyor. Türkiye'de "Theope" adlı Coşkun Büktel oyununu bilmeyen (hatta okumamış olan) "tiyatrocu" kalmış mıdır? Hayır, sanmıyorum. Yani "Theope"den habersiz insanlara "tiyatrocu" diyebileceğimizi sanmıyorum. Sayın Erkek, "Theope"yi elbette biliyor. "Theope"nin pek çok başlık altında akla ilk gelmesi gereken oyun olduğunu, hele "antik Yunan mitolojisini konu alan Türk oyunları" başlığı altında "Theope"nin unutulmasının asla mümkün olmadığını sayın Erkek gayet iyi biliyor. Ama o kadar "dalgın" ki, yazısında mitolojik Türk oyunlarını sıralarken, önemi bakımından "Theope"yle asla kıyaslanamayacak bir sürü oyun adı verdiği halde, en önemli örneği, "Theope"yi unutuyor:

Çağdaş yazarlarımızdan, Güngör Dilmen, tıpkı antik Yunan oyun yazarları gibi, mitolojiden hareket ederek, mitolojik öykülere yeni yorumlar getirerek oyunlar yazmıştır. Onun Kurban başlıklı oyunu, Medea'yla benzerlikler taşımaktadır. Yüksel Pazarkaya'nınsa aynı temada Mediha başlıklı bir oyunu vardır. Dilmen ayrıca, Ortadoğu ve Asya mitolojisi üzerine oturan birçok oyun kaleme almıştır. Midas Üçlemesi (Midas'ın Kulakları, Midas'ın Altınları, Midas'ın Kördüğümü), Akad'ın Yayı, Deli Dumrul bunlardan bazılarıdır. Orhan Asena'nın Gılgameş destanından hareket ederek yazdığı Tanrılar ve İnsanlar, genç yazarlardan Gülşah Banda'nın Nemrut, Funda Özşener'in Ah Tamara, Cuma Boynukara'nın Mem-ü Zin, Turgay Nar'ın Hitit Güneşi başlıklı oyunları mitolojiden hareket edilerek yazılmış yeni oyunlardır. Kemal Demirel'inse Antigone başlıklı bir oyunu bulunmaktadır.

(Bakınız: Erkek, "Türkiye'de Çağdaş Oyun Yazarlığının Kaynakları", Oyun dergisi, sayı 4, Eylül Ekim, 2007. Sayfa 64.)

Hasan Erkek dahil hiçbir "tiyatrocu", "Theope"yi beğenmeyecek kadar "takoz"  olamaz. Erkek dahil hiçbir "tiyatrocu", Erkek'in yukarıda saydığı oyunlardan herhangi birinin "Theope" kalibresinde, "Theope" kalitesinde bir oyun olduğunu öne sürecek kadar cahil olamaz. Hasan Erkek de o kadar cahil değil. Ama biliyoruz ki Erkek, zaman zaman "dalgın" olabiliyor. Ne var ki, "Theope"yi unutması, Erkek'in bazen de, uyku numarasına yatan çocuklar gibi "dalgın numarasına" yatabildiğini (ya da bilimi milimi siktir edip, Coşkun Büktel'i açıkça, düpedüz, aforoz ettiğini) kanıtlıyor. Bilime küfür ettiğini kanıtlıyor.

Hasan Erkek yalnızca dalgın değil, sözünü ettiğimiz o sade suya tirit "genel" yazısındaki genel saptamaları bile, fena halde yanlış ve yanıltıcı olabiliyor. Tuncer Cücenoğlu'nun "Rusya'yı bile sarstığı" söylenmiş "Çığ" adlı oyununda yer alan ve yedi yaşında bir çocuğun bile görebileceği mantık hatalarını, bayağılıkları (Bakınız: Büktel, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?") bizim sevgili akademisyenimiz Erkek, nedense göremiyor ve (herhalde Rusya'yı sarsmasıyla ilgili söylentilerin etkisinde kalarak) "Çığ"ın gerçekçi bir oyun olduğunu iddia ediyor:

Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ adlı oyununda gerçekçi akımın bariz izleri görülebilir.

(Bakınız: Erkek, "Türkiye'de Çağdaş Oyun Yazarlığının Kaynakları", Oyun dergisi, sayı 4, Eylül Ekim, 2007. Sayfa 65.)

Oysa "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazımızı okuyan herkesin hiç itirazsız kabul etmek zorunda kalacağı üzere, "Çığ"da gerçekçiliğin değil, ancak beceriksizliğin, mantıksızlığın, bayağılığın izleri görülebilir. Ama Hasan Erkek, Coşkun Büktel'e uygulanan aforoza katıldığı için, onun eserlerini görmezden geldiği gibi; Büktel'in "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazısında ortaya koyduğu, ("Çığ" metninden çıkarılmış) iki kere iki dört kadar kesin ve somut kanıtları da görmezden geliyor. Yani sayın Erkek, Büktel'i  öylesine gözü dönmüş bir nefretle aforoz ediyor ki, Büktel'in söylediği her şeyin tersini söylemeye kendini memur hissederek, bu uğurda bilimsel olmamayı (hatta bilimsellik düşmanlığını) bile göze alıyor. Çünkü Büktel, her söylediği şeyi bilimsel yöntemlerle "kanıtlıyor" (Bakınız: "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"). O nedenle, bilimselliği siktir etmeden Büktel'in söylediği şeylerin tersi söylenemiyor.

Madde 64, bilimsellik düşmanı akademisyenleri desteklediği için, Liechtenstein'da bildiri sunmaya da ancak bilimsellik düşmanları gidebiliyor. Onlar da Liechtenstein'a gidince "Theope" ve Büktel'i değil; beceriksizliğin, mantıksızlığın, bayağılığın ibret verici bir örneği olduğu iki kere iki dört gibi kanıtlanmış olan (Bakınız: "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?") "Çığ"ı lanse ediyorlar. Sonra da açık oturumlar düzenleyip Türk tiyatrosu niye dünyaya açılamıyor diye tartışmalar yapıyorlar. Anlayın yani "utanma eşikleri"nin ne denli yüksek olduğunu...

Büktel'i aforoz, Hasan Erkek'le ya da "dün" başlamadı. Feridun Çetinkaya'nın, Mart 2002'de Tiyatro... Tiyatro... dergisi'nde yayımlanmış (ve daha sonra derginin sahibi Mustafa Demirkanlı tarafından Çetinkaya'nın aforoz edilmesine yol açmış) "Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı" başlıklı bir yazısı var. Çetinkaya'nın yazısından aşağıya aktardığımız satırlar, "akademik"(!) aforozun çok önceden beri devam ettiğini kanıtlıyor.

 

Bu üç örnek, “tiyatro çevresinin”, Coşkun Büktel adını anmayarak onu diplomatik olarak “tanımak”tan kaçınma stratejisinin tipik örnekleridir. Bu üç örnek, Coşkun Büktel’i görmezden gelme, yok sayma, aforoz etme eğiliminin “bilimsel olmamak pahasına” bile ne kadar korkunç boyutlara ulaştığını açık seçik göstermektedir.

 

Akademik kimliğe sahip bu kişiler, Coşkun Büktel’in sert ve sivri dilli üslubundan hoşlanmıyor olabilirler. Coşkun Büktel gibi düşünmüyor olabilirler. Ama bu, “bilimsel” kriterlerle çalışmak zorunda olan örneklerimizdeki bu akademisyenlerin, yazdığı “nitelikli” ve “haklı” onca yazıya rağmen Coşkun Büktel’i görmezden, duymazdan gelmelerini hiçbir şekilde haklı gösteremez. Bu, onların “bilimsel” çalışmalarında, “bilimsel ölçütleri” değil kişisel tercihlerini kullandıklarını gösterir. Üniversitelerimizdeki bilimsel “kalitesizliği” gösterir. Bu şekilde, “bilimsel” bir veriyi “örtbas eden” kişilerin, kendilerine, unvanlarına,  tiyatroya ve tiyatroseverlere, öğrencilerine büyük haksızlık ettiklerini gösterir.

 

“Tiyatro çevresinin” Coşkun Büktel’in yapıtlarını hak ettiği şekilde değerlendirmeyişinin, Coşkun Büktel’i duymazdan, görmezden gelmesinin, hatta “sessiz kalarak” onun söylediklerini örtbas etmesinin nedeni, Coşkun Büktel’e karşı duyulan “garez”dir. Bu haksız “garez”in iki kaynağı vardır. Birincisi Coşkun Büktel’in taa ilk başta, hiçbir otorite tanımadan, kural olduğu  şekilde yapmacık da olsa “tevazu” göstermeden, açıkça, Theope “Türk dilinde yazılmış en iyi oyundur” demesine duyulan tepki. İkincisi ise bu birinci nedenin kamuoyunda yarattığı havadan da yararlanarak, Coşkun Büktel’in hâkim tiyatro anlayışını çok sert bir şekilde eleştirmesine, pek çok ünlü tiyatrocunun yetkinliğini sorgulamasına, “gerçekleri” yazmasına, kişileri isim vererek açıkça suçlamasına duyulan tepki.

Ama Coşkun Büktel’e “hınç” duyarak, onun yazdıklarını, değerlendirmeyerek “tiyatro çevresi” sadece gerçekler karşısında gözlerini kapatmış olmaktadır. Bu şekilde, sanki sırf Coşkun Büktel haklı çıkmış olacak kaygısıyla, ivedilikle çözülmesi gereken tiyatro sorunlarının şeffaflıkla tartışılması geciktirilmektedir.

(Bakınız: Çetinkaya, "Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı", Tiyatro Tiyatro, Mart 2002.)

Akademisyenler Çetinkaya'nın bu insani uyarılarılarını hiç takmadıkları için Haziran 2003'te "Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve 'Üç Maymun' Tavrı" başlıklı yazımı yazmak zorunda kaldım. O yazıdan da, tadımlık olarak iki paragraf sunmak yararlı olacak:

Tiyatro profesörü Sevda Şener, 2002 yılında, Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan “Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu” adlı kitabına, bilimsel adet yerini bulsun diye, bir de kaynakça koymuş. Sayın Şener, o “sade suya tirit” kitabının o gayet cılız  kaynakçasına, konuyla ilgili kitapları ve bazı yazıları alıyor ama konuyla ilgili, en derin, en yaratıcı, en önemli ve en kolay ulaşılır kitabı (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı’yı ) almıyor. Sayın Şener, Antonina Sverçevskaya’nın, Nâzım tiyatrosuyla ilgili (gözden kaçması gayet mümkün) yalnızca üç sayfalık ve 2002 tarihli bir dergi yazısını bile (“Nâzım Hikmet’in Moskova’daki Oyunları ve Göremediği İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? Üzerine Bir kaç Söz”, Gösteri, Şubat-Mart 2002, sayı 235) kaynakçasına dahil ettiği halde, Coşkun Büktel’in aynı konuda yazılmış ve daha önce yayınlanmış, 2001 tarihli “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı 368 sayfalık koca kitabını (herhalde “yok” sayarak) kaynakçasına dahil etmiyor. Bilimi filan bir kenara atarak, kitap yazdığı konudaki en “derin”, en bilimsel, en yaratıcı, en hacımlı, en önemli yayını görmezden geliyor.

Bilime küfreden bu bilim insanları, (farklı şeyler söylediği  ve kendileri gibilerin bilim dışı tutumlarını, daima somut kanıtlar ve belgeler göstererek ve daima suçluların isimlerini de vererek yazılarında eleştirdiği için) Coşkun Büktel’den nefret ediyorlar. Ama bilimsel yeterlikleri, Coşkun Büktel’e haddini bildirmeye yetmediği için, bilimi filân hiç “takmayarak”, bilim adamlıklarından hiç utanmayarak, bilim dışı (hatta “karşı bilimsel”) bir tavır geliştiriyor ve seçtikleri konuyla ilgili tek farklı, tek bilimsel, tek önemli yayını, ortaçağ yobazları gibi aforoz etmekten, yok saymaktan başka çare bulamıyorlar. Coşkun Büktel söz konusu olduğunda, o klâsik “üç maymun” gibi, onlar da görmüyor, duymuyor, konuşmuyorlar. Feridun Çetinkaya, bir yazısında, bu aforozun, bu bilim dışı “üç maymun” tavrının, üç somut örneğini birer birer sıralayıp açıkladıktan sonra, şunları söylemişti:

(Bakınız: Coşkun Büktel, "Nâzım Hikmet Tiyatrosu ve 'Üç Maymun' Tavrı".)

Tabii, akademisyenler(!), Çetinkaya'nın uyarılarına aldırmadıkları gibi, benim yukarıda bir bölümünü aktardığım ayıplamalarıma da aldırmadılar. Ya da, Çetinkaya ve Büktel'in yazılarından, mümkün olan en ilkel ve iğrenç biçimde etkilendiler. Örneğin, akademisyenlerin ağababası Özdemir Nutku, bilindiği üzere, Feridun'un uyarılarından yalnızca üç yıl ve benim ayıplamalarımdan yalnızca iki yıl sonra, Mayıs 2005'te, DT'nin resmi bir toplantısında, "Theope"nin DT'de sahnelenmesi talebini bastırmak için, otuzu aşkın sanatçının önünde, düpedüz yalan söylemeyi bile göze aldı. Fransa'da, 16. (ya da 17.) Yüzyıl'da yazılmış ikinci bir "Theope"nin bulunduğunu söyleyerek, Büktel'in eser hırsızı olduğunu ima eden Nutku; kapalı kapılar ardında yaşanan bu olay (kaza eseri) ortaya çıktığında ve CD kaydıyla da kanıtlandığında, ne ikinci "Theope" iddiasının belgesini ortaya koyabildi ne de Büktel'den özür dilemek olgunluğunu gösterebildi. (Olayın ayrıntıları için bakınız: "Özdemir Nutku skandalı" ve özellikle de, "Nihayet!!!")

Peki iftiracı Özdemir Nutku'ya ne oldu? Tiyatro camiası, Nutku'ya gereken tepkiyi gösterdi mi? Tiyatro camiası, Nutku'ya ve iftiraya tepki göstermek yerine, Nutku'yu ve iftirayı sahiplenmeyi tercih etti. Normal zekâlı hiç kimse, Büktel'in CD kaydıyla belgelenmiş suçlamalarına karşı çıkmadı ama Nutku'yu pasif biçimde desteklemekten de geri kalmadı. Hele, Hasan Erkek'in başını çektiği OYÇED adlı yazarlar topluluğu (ki 60 kişiden fazla olduklarını söylüyor ama üye listelerini asla açıklamıyorlar ―Bakınız: Büktel, "Hangisi Daha Gizli Bir Örgüttür, OYÇED mi, Ku Klux Klan mı?") bu olayı, sanki vandallıklarını kanıtlamak için aradıkları bir fırsatmış gibi değerlendirdiler. Derhal faaliyete geçip, Büktel'e inat, Özdemir Nutku'yu OYÇED'e başkan seçtiler. E peki, başkan olunca, Özdemir Nutku'nun kendi itirafı (Bakınız: Nutku, "Coşkun Büktel'e Yanıt") ve CD kaydıyla belgelenmiş "ikinci Theope" yalanı ortadan kalkmış ve Nutku aklanmış oldu mu? Oldu mu? Bu soruya yanıt vermeye iki yıldır Türkiye'de hiç kimse tenezzül etmiyor.

Peki bütün bu pespayelikler nasıl mümkün olabiliyor? Bu insanlar (yani vandallar) ahlak ve bilimsellik düşmanı bu yaratıklar; Büktel gibi usta bir yazarın ve onuruna en küçük bir leke düşürmemek için her bedeli ödemiş bir insanın karşısında, bu kadar gözükara biçimde, sanata, bilimselliğe, ahlaka küfrederek, iftirayı nasıl olup da böyle açıkça sahiplenebiliyorlar? Bu küstahlar, bu gücü nereden alıyorlar?

Devletten... 64. Madde'den... Onlar bu gücü devletten ve devletin başına gelmiş tüm iktidarlardan nemalanarak kazandılar. Bugüne dek devletin başına gelen tüm iktidarlar, 64. Madde'yle, ne yazık ki, (her zaman itaatsiz ve muhalif olan) sanatı ve sanatçıyı korumak yerine, (her zaman arsız, yalaka, tavizkâr, sahtekar, şarlatan, bilimsellik ve  sanat düşmanı olan) vandalları korumayı siyasi çıkarlarına daha uygun buldular. Siyasi iktidarların tümü, sanatı korumak adına, ruhsuzları maaşa bağlamaktan, cingözleri doyurmaktan kartvizit, rütbe ya da etiket sahibi beslemeler yaratmaktan başka bir şey yapmadılar. Korunan ve doyurulan beslemeler de, Büktel'i aforoz ederek, bilimselliği falan siktir edip Büktel adını halktan ve kayıtlardan gizleyerek, Büktel'in açıkladığı hakikatleri sessizliğin (gerekirse de iftiranın) şalıyla örterek, kendilerini besleyen bu kepazeliğin sürebildiği kadar sürmesine çalıştılar/çalışıyorlar.

Hasan Erkek, tiyatrokeyfi.com sitesinde yayınladığı "Ödenekli Tiyatrolarda Repertuvar Nasıl Yapılmalı" başlıklı yazısında diyor ki:

Kamu tiyatroları, repertuvar politikaları, kaliteli olanı önde tutmalıdır. Buna da uzmanlar karar verecektir. Bu nedenle, uzmanlardan oluşan kurullar repertuvarı oluşturmada belirleyici olmalıdır.

(Bakınız: Hasan Erkek, "Ödenekli Tiyatrolarda Repertuvar Nasıl Yapılmalı")

Peki nedir bu önde tutulacak "kaliteli olan"? Türk tiyatrosunda "Theope"den daha kaliteli bir şey var mı? Yok. Var diyebilen var mı? Yok. "Theope"yi beğenmediğini söyleyebilen var mı? Yok. Beğendiğini söyleyebilen var mı? Çok. (Bakınız: "Theope") Peki öylesine benzersiz biçimde övülen ve yüceltilen "Theope" niye önde tutulmuyor? Çünkü uzmanlar(?!)  "Theope"ye karşı... Kim bu uzmanlar? Yalancı ve iftiracılar ve gerçeğe kör bakarak iftirayı savunanlar... En iyisi Özdemir Nutku olan, Hasan Erkek gibi akademisyenler (?!) ... Yalanı, iftirayı ve gerçeklere kör bakmayı bilimsel bir yöntem sayanlar, belgeler karşısında süt dökmüş kedi gibi susanlar... İftirayı sessizce savunup kendi "dümenine" bakan kariyerist vandallar... Feridun Çetinkaya'nın "Coşkun Büktel Tiyatro Oligarşisine Karşı" başlıklı yazısında, tek tek isimlerini vererek, Büktel'i hangi yöntemlerle nasıl aforoz ettiklerini belgelediği bilim karşıtı bilim erleri... Devletin ve 64'üncü Madde'nin beslemeleri... Pabucumun akademisyenleri... "Theope"ye karşı olan "küt" cisimler... Sanata ve bilimselliğe aldırmayan, zekâdan çatladıkları asla görülmemiş olan "özürlüler"...

Kendine bağlı beslemeler yaratmak için yalnızca vandalların karakteri  uygundu. O nedenle tüm iktidarlar, 64. Madde'yle sanatı ve sanatçıyı değil, yalnızca vandalları korudu. 

Yine o nedenle, 64. maddenin yeni anayasada yer alması ya da almaması benim ipimde değil.

GÜNCELLEME 3 Ekim 2007: Bu yazıyı, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor"un son paragrafıyla sonlandırmak yerinde olacak:

Sizin gibiler tarafından yapılan tiyatronun, (bırakın seyirciye, Cumhuriyet'e, Filistinli çocuklara filan yararlı olmasını) size, yani "kendinize" bile bir hayrı olmamış. Sizin bunca yıl yaptığınız tiyatronun, ne denli zekâdan ve ahlaktan uzak bir samimiyetsizlik olduğu, bizzat sizin zekânıza, kültürünüze ve karakterinize herhangi bir yarar sağlamamış olmasıyla sabittir. Sizin devlet desteğiyle yaptığınız tiyatronun sizin bütçenizden başka hiçbir şeye yararı yok. Sizin lanse ettiğiniz o "Çığ" denen garabetin de aslında Türkiye'nin imajından başka hiçbir şeyi sarstığı yok. O nedenle, devletin sizin gibiler tarafından yapılan tiyatroyu halkın vergileriyle desteklemesi gerektiği ve bunun bir uygarlık göstergesi olacağı ne zaman iddia edilse, uygarlığın, ormanda bir çapulcu sürüsüne rastlayan bakire bir genç kız misali, ağır bir tecavüze uğradığını hissediyorum. Devlet sizi niye destekleyecek? Siz "Çığ"ları destekleyesiniz ve bu ülkeyi küçük düşüresiniz, diye mi? Devletin halktan aldığı vergilerle "Çığ"ı ve "Çığ"ı destekleyenleri desteklemesi, halkın içme suyuna kanalizasyon akıtması kadar vahim bir yanlış. Bence sizin gibiler tarafından yapılan tiyatronun desteklenmesi, sanatın desteklenmesi anlamına gelmiyor; tam tersine, halkın sömürülmesi/zehirlenmesi anlamına geliyor. Halka ihanet anlamına geliyor.

 

* Marifet ile yetenek arasında benim varsaydığım fark şudur: Marifet, aşırı tekrar yoluyla edinilen ve birtakım hayvanlara dahi öğretilebilen bazı becerilerin adı olmalı. Bilindiği üzere, aşırı tekrar yoluyla şempanze, köpek, yunus, hatta kanarya gibi hayvanlara bazı marifetler öğretilebiliyor. Yetenek ise, yalnızca yaratıcılık niteliği sayesinde kazanılabilen ve öğretilemeyen becerilerin adı olmalı. Çok "marifetli" bir köpeğiniz, papağanınız olabilir ama onların "yetenekli" olduğunu söylememelisiniz.

 

Coşkun Büktel / 1 Ekim 2007
 

 

 

BONUS

 

Bana, "halkın vergileri deniz, heyetler halinde yemeyen domuz" özdeyişini anımsatan aşağıdaki haberi, Üniaktivite adlı sitede gördüm:

 

15.06.2006

DOÇ. DR. HASAN ERKEK LİECHTENSTEİN’DE DÜZENLENEN ULUSLAR ARASI “GENÇ OYUN YAZARLARI FESTİVALİ”NDE ÖĞRETİM ÜYESİ

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinden Doç. Dr. Hasan Erkek, Liechtenstein’ın Schaan kentinde düzenlenecek olan Uluslararası Genç Oyun Yazarları Festivaline (Interplay Europe 06) öğretim üyesi olarak katılacak. 18-25 Haziran 2006 tarihlerinde düzenlenecek olan festivale Avrupa’nın 14 ülkesinden 40 yazar ve yazarlık hocası katılıyor. 1996’dan beri düzenlenen festivale ülkemizden ilk kez bir heyet katılıyor.

Doç. Dr. Hasan Erkek, ülkemizi heyet başkanı olarak temsil etmenin yanı sıra, festival kapsamında düzenlenecek olan “Avrupa’da Çağdaş Oyun Yazarlığı Eğilimleri” panelinde, “Türkiye’de Çağdaş Oyun Yazarlığı Eğilimleri” başlıklı bir de bildiri sunacak.

Doç. Dr. Hasan Erkek’in, başta Devlet Tiyatroları olmak üzere değişik tiyatrolarda sahnelenmiş çok sayıda oyunu bulunuyor. Erkek’in “Yaşasın Barış” adlı çocuk oyunu ile “Eşik” adlı oyunu Arapçaya çevrilerek Tunus’ta yayınlandı. “Yaşasın Barış” geçtiğimiz Ocak ayında Cezayir’de sahnelendi. Çeşitli organizasyonlarda çok sayıda ödül alan Hasan Erkek’in oyunlarından bazıları Almanca, Fransızca ve İngilizce olarak da yayınlandı.

Kaynak: A.Ü. Basın Bürosu