
ÖZDEMİR NUTKU
SKANDALI,
OYÇED SKANDALI
VE
"ÇIĞ" SKANDALI
HAKKINDA DÜŞÜNÜRKEN...
UTANMA EŞİĞİ
Coşkun Büktel
Birkaç ay önce
yazmakta olduğum bu yazıyı, araya giren acil işler nedeniyle
tamamlayamadan bırakmış ve bilgisayarımdaki yüzlerce yazının
arasında unutmuştum. Bugün, yazıyı yeniden keşfettim ama tekrar
okuduğumda yazı bana (aniden bitmesi dışında) "bir deneme olarak"
oldukça "tamamlanmış" göründü. Ben aslında bu denemeyi
OYÇED skandalına
(utanmazlığına) bağlayacak ve bir eleştiri yazısı haline
dönüştürecektim. Bugün okuduğumda, okurların OYÇED bağlantısını
kendilerinin yapabileceğine karar verdim ve yazıya yalnızca, bu
yazıyı esinlemiş skandalların linklerini içeren bir üst başlık
koymayı ve bu önsözü yazmayı yeterli gördüm. Yazının aşağıdaki
metni, birkaç ay önce bıraktığım gibidir ve aniden bitmektedir.
CB / 24 Mart 2007
Geçenlerde, tesadüfen, Ahmet
Türkoğlu'ndan öğrendim: "Ağrı eşiği" diye bir kavram varmış. Ben
yeni öğrendim ve bendeki 1998 baskısı, 2 ciltlik Türk
Dil Kurumu sözlüğünde de kaydı yok ama, "ağrı eşiği", anladığıma göre,
eskiden beri bilinen bir tıp terimi olmalı. "Pain threshold"
biçiminde İngilizce'si de var. "Ağrı eşiği"ni, bir ağrının kişiler
tarafından hissedilebilmesi için varması gereken aşama, ya da
ağrının kişiyi etkilemeye başladığı derece, diye tanımlayabiliriz
sanıyorum. Bu tanımlamayı esas alarak, canı tatlı olanlar (yani en
küçük bir ağrıya derhal tepki veren, dayanıksız, çıtkırıldım
insanlar) için, "ağrı eşiği düşük" nitelemesini kullanabileceğimiz
gibi; acılara şerbetli, güçlü, yiğit ve dayanıklı insanları da "ağrı
eşiği yüksek" diye niteleyebiliriz.
Ben, bu kısa yazımda, "ağrı
eşiği" kavramından esinlenerek, güzel Türkçe'mize, "utanma eşiği"
diye bir kavram armağan etmeyi amaçlıyorum. Kişilerin utanması için
varılması gereken aşamaya "utanma eşiği" denmesini öneriyorum. Bu
aşama, doğaldır ki, kişiden kişiye değişecek, herkesin "utanma
eşiği" farklı farklı olacaktır. Kiminin utanma eşiği öylesine
alçaktır ki, insanların yanında sessizce esnediğinde bile özür
dileyecek kadar çabuk ya da kolay utanır. Kimisi insanların yanında geğirdiği
zaman bile utanmaz. Utanma eşikleri
öylesine yüksek insanlar vardır ki, başkalarının yanında caart diye
gaz kaçırsalar bile, özür
dilemek yerine, işi yüzsüzlüğe vurarak, hiçbir şey olmamış gibi, pişkin pişkin sırıtırlar.
Derhal fark edileceği üzere,
"ağrı eşiği"nin yükseği makbulken, "utanma eşiğinin" yüksek olanı
değil, alçak ya da düşük olanı makbuldur. Yani kolay kolay ağrı
hissetmemek makbulken, kolay kolay utanç hissetmemek pek makbul
değildir. Bir başka ifadeyle, kolay kolay ciyaklamayan, acıya bağışıklı,
güçlü insanlardan ("ağrı eşiği aşırı yüksek" olanlardan) ne kadar
hoşlanırsak; kolay kolay utanmayan, utanca bağışıklı, yüzsüz veya
pişkin insanlardan ("utanma eşiği aşırı yüksek" olanlardan) o kadar
rahatsızlık duyarız. İnsanlarda "utanma eşiğinin" yüksek
olanını değil, düşük ya da alçak olanını ararız. Çünkü, kişilerin
karakter kalitesiyle, "utanma eşiği" arasında ters orantı vardır.
Karakter kalitesi ne kadar yüksekse, "utanma eşiği" o kadar
alçaktır. Ya da, "utanma eşiği", alçak insanlarda
yüksek; yüksek insanlarda alçaktır.
(Tabii, bu arada hemen
belirtmeliyiz ki, "utanma eşiğini"; örneğin, bir odada tek başınayken
esnediğinde bile "pardon" diyecek kadar ya da aynada
çıplak bedenine bakamayacak kadar marazi bir "utangaçlık" düzeyine
indirmiş insanları, —kendi bedensel, zihinsel ya da duygusal
özellikleriyle barışık olmadıklarından— kendileriyle problemli
"aşırı utangaçları"; ve insanların aidiyetleri yüzünden duydukları
utancı; örneğin, bir babanın oğlu
yüzünden,
bir oğulun babası yüzünden, ya da bir seçmenin oy verdiği başbakan
yüzünden ―onun aldığı bir yanlış karar yüzünden― duydukları utancı; bu yazının konusu dışında
tutmaktayız. Bizim konumuz, klinik bir kavram saydığımız
"aşırı utangaçlık" ya da aidiyetler yüzünden
duyulan dolaylı utanç değil; ahlaki bir kavram olarak kendi bilinçli
irademizle yaptığımız eylemlerden duyulan "utanç" ve onun
"eşiğidir".)
Bilinçli irademizle yaptığımız
eylemlerin, iyi niyetle de, kötü niyetle de yapılmış olsa, bizi
utandıracak sonuçlara varması mümkündür.
Bilinçli irademizle ve iyi
niyetle yaptığımız bir eylemin bizi utandırması, o eylemin
başkalarına (özellikle hemcinslerimize) zarar verdiğini fark
etmemizle başlar. Yanlış karar vermiş, sonuçları iyi hesaplayamamış,
hata etmişizdir. Örneğin, bir ceza yargıcı ya da savcı olduğumuzu
düşünelim. Kanıtları iyi niyetle ama yanlış değerlendirdiğimiz için
masum bir insanı mahkum etmişsek; yıllar sonra hakikatin ve gerçek
suçlunun ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç, iyi niyetle yapılan
hataların utancına örnek verilebilir. Doğru sanılan yanlışlığı
yaparken taşıdığımız iyi niyet ne kadar gerçek ve samimiyse,
hakikatin (yanlışlığın) ortaya çıkmasıyla duyacağımız utanç da o
denli gerçek ve samimi olacak; böylesi bir utanç, yanlışlığı olabildiğince adil biçimde
tazmin edinceye kadar da yakamızı bırakmayacak, kendimizi
bağışlamamıza olanak tanımayacaktır. Hatanın ardında kötü niyet
yoksa, yani hata gerçekten hataysa, hatanın sahibi, hatayı
düzeltmedikçe vicdanen rahatlamayacak, hatayı düzeltmek için elinden
ne gelirse yapacaktır.
Sonuçları ne kadar vahim olursa olsun, yaptığımız
yanlışlık gerçekten bir hata ise, hatadan mutlaka dönmek, hatayı
tazmin etmek ve özür dilemek isteriz. Özür dilemeyi istemek için,
yaptığımız yanlışlığın başkalarınca mutlaka fark edilmesi ve bizim
başkalarınca mutlaka ayıplanmamız gerekmez. Eğer o yanlışı gerçekten
iyi niyetle ve gerçekten hataen yapmışsak, eğer (örneğin "Suç ve
Ceza'nın kahramanı Raskolnikov gibi) bilinç ve vicdan sahibi bir
insansak; yaptığımız yanlışlığı yalnızca kendimizin fark etmesi bile
o hatadan acı ve utanç duymamız, tazmin ve özür
çabasına kalkışmamız için yeterli olacaktır. Eğer vicdan ve bilinç
sahibi bir insan isek, hatamızın ortaya çıkması, başkalarınca
fark edilmesi asla mümkün olmasa bile, hatamızın yalnızca kendimiz
tarafından fark edilmesi bile, bizi utanma eşiğine getirecektir.
Utanma eşiğimiz onurlu ve şuurlu bir insana yakışacak kadar alçak ya
da düşükse, başkalarınca ayıplanmamız ihtimali sıfır bile olsa; bu
durum kendimizi bağışlamamıza, vicdanımızı rahatlamamıza
yetmeyecektir. Çünkü utanma eşiği onurlu ve şuurlu bir insana yakışacak
düzeyde olan insanlar, kendilerini başkalarının ayıplamasından daha
çok, kendi kendilerinin ayıplamasından utanç duyar ve utanç
duymalarını gerektiren nedenler konusunda
kendilerini asla kandırmaz ve bağışlamazlar.
Peki yaptığımız yanlışlıkta iyi niyet yoksa, yani
yanlışı (yanlış olduğunu ve başkalarına zarar vereceğini önceden
bilerek ve başkalarının faili öğrenemeyeceklerine güvenerek) kasten
yapmışsak, ne olur? Böyle bir yanlışlık, doğaldır ki, bir hata olarak
değil ancak bilinçli bir "suç" olarak nitelenebilir. Bu
suçun faili, suçu hataen değil de, suç olduğunu bilerek ve suç
olduğuna inanarak, kasten işlediğine göre; suç işlemekten utanmayan,
utanma eşiği oldukça yüksek bir insan olmalıdır. Böyle bir insanın
vicdanı suçlu olduğunu bilmekten dolayı rahatsız olmaz; başkaları
bilmedikçe suçlu olmayı sorun saymaz. Böyle
insanların rahatsızlığı, ancak suçları başkalarınca
öğrenildiği zaman başlar. Utanma eşikleri, ancak suçları açığa
çıktığı zaman aşılmış olur. Böyle insanlar, suçları, başkalarının
öğrenemeyeceğine güvenerek, failin gizli kalacağına inanarak işler.
Bir suçlunun
bilincine asla sahip olmadığımız için, insanın böyle gayrı insani
bir davranışı nasıl olup da kendine yakıştırabildiğini anlamamızın
ve insanı suça iten zihinsel süreçler
hakkında kesin bir dille konuşmamızın mümkün olamayacağı
düşünülebilir. Öte yandan, "insani olan hiçbir şey yabancım
değildir" diyen Terence'in boş konuşmuş olmadığını kabul
eder ve çocukluğumuzda yaptığımız şeftali hırsızlığı türünden
yaramazlıklar sırasındaki ruh halimizi anımsarsak, (tamamen bilinçli
olarak işlenen suçlar konusunda bire bir tecrübeye dayanan şeyler söyleyemesek bile) yalnızca
suçları ve suçluları gözlemleyerek de olsa, suçlu psikolojisi
hakkında, bir fikir edinmeyi ve bu fikri tartışmayı mümkün
sayabiliriz.
Yanlış olduğunu bile bile, "kasten" işlenen
"adi" suçlara milyonlarca örnek bulabilirsiniz. Çünkü adi
suçlular, "tüm" insanların sahip olduğu ilkel güdüler (cinsellik,
güç, namus, hırs, korku, açgözlülük, vb) tarafından yönetilen ve bu
ilkel güdüleri aklın denetiminde tutmayı beceremeyen kişilerdir. Onlar, aç
kaldıklarında çalabilen, şehvet duyduklarında tecavüz edebilen,
öfkelendiklerinde öldürebilen; kısacası, hayatlarını
düşünülmüş/planlanmış, olgun ve ergin davranışlarla değil, daha çok, refleksleriyle
sürdüren insanlardır. Akılları, onları suçlardan koruyacak ya da bu
suçlardan pişman olacak düzeyde gelişmemiştir. Normal
veya tam gelişmiş insanlar olmadıkları için de, utanç duyabilme
yeteneğine ya hiç sahip değildirler ya da sırıkla bile
aşılamayacak kadar yüksek bir utanma eşiğine sahiptirler.
(En azından görünüşte) ruhsal ya
da zihinsel problemi bulunmayan olgun ve ergin insanların, yanlış olduğunu
bile bile, "kasten" işledikleri suçlara gelince: Ruhsal ya da zihinsel problemi bulunmayan bir
insanın, suç olduğunu bile bile suç işlemesi, yanlış olduğunu bile
bile yanlış yapması mümkün olabilir mi? Biraz zor görünüyor: Çünkü
normal bir insan, bizim yanlış bulduğumuz, suç saydığımız bir eylemi
yapıyorsa; o eylemi yapmadan önce, mutlaka denebilecek kadar yaygın
bir genellikle, o eylemi akla (yani kendi aklına) uydurmakla
sonuçlanan zihinsel bir süreç yaşamıştır. Yani bizim suç saydığımız
eylemi, artık suç saymadığı, yanlış bulmadığı için eylemiştir.
Terör yanlısı anarşist Neçayev, hiçbir suçu olmayan masum İvanov'u
ideoloji uğruna öldürürken, cinayet (suç) işlediğine değil, devrim
için fedakarlık ettiğine inanıyordu. Kız kardeşini namus ya da töre
uğruna öldüren feodal ağabeyler de öyle... İşlenen suç, değil
cinayet, katliam bile olsa, eğer suçlu (en azından görünüşte)
ruhsal ya da zihinsel olarak normal bir insan ise, şu ya da bu
biçimde, o suçu (bize inandırıcı gelsin veya
gelmesin) savunabilecek, yaptığı eylemden utanmayı reddedecektir. Örneğin, yüz binlerce insanın katlinden
sorumlu Saddam Hüseyin, kendisini yargılayan hakimleri aşağılamaktan
çekinmeyerek, bağıra çağıra, suçlarını savunmaktadır. İntihar
edemeden yakalansaydı, milyonlarca insanın katlinden sorumlu olan
Hitler de, hiç kuşkusuz, Nurnberg'deki hakimlere karşı, kendini,
üstün ırk idealini ve Yahudi düşmanı görüşlerini bağıra çağıra
savunacaktı.
Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Hitler
bile, eminim ki, kendini suçlu hissetmiyor; o milyonlarca kişinin
ölümünü, inandığı "yüksek idealin" bir gerekliliği olarak görüyor ve
savunuyordu. Kalabalıklar önünde bile en kanlı tasarruflarını
savunabilen Hitler, masum insanların kitleler halinde gaz odalarında
katledilmesinin dahi, meşru ve savunulabilir olduğuna inanıyor; en
azından yakın kurmaylarına karşı (Makyavelizmin en caniyane bir
yorumuna baş vurarak da olsa) savunamadığı hiçbir karar almıyordu.
Hitler'in, İkinci Dünya Savaşı sonunda intihar etmesi; bence, kendini suçlu
hissetmesi yüzünden değil, o "yüksek ideal" uğruna ve dünyayı yakmak
pahasına girdiği savaşı kaybetmesi yüzündendi; Hitler'e göre Hitler,
üstün ırk teorisinde yanılmamıştı; o yalnızca Churchill ve Stalin'e
karşı yürüttüğü savaş taktiklerinde yanılmıştı. İntiharıyla yalnızca
o yanılgının/yenilginin bedelini ("yüksek ideale" ve "üstün ırka"
yaraşır biçimde) ödemişti. İntihar, yalnızca şartların dayattığı bir
zorunluluk değil, Hitler'in onur anlayışına uygun bir eylemdi. Yemeği yiyince hesap pusulasını itiraz etmeden ödemek gibi
"soylu"(!) bir eylem. Saddam, aynını yapamadı. Hitler de yapamasaydı
(yani intihar edemeden yakalansaydı) hiç şüphe yok ki, o da Saddam
gibi, suçlu olduğunu reddedecek, tüm kanlı suçlarını savunacak ve
asla utanmayacaktı. Ta ki, bir mucize gerçekleşip de, vicdanı
uyanıncaya ve dünyayı kana bulayan üstün ırk teorisini
samimi olarak reddedip fikir değiştirinceye kadar.
İnsanlar, zihinsel ya da duygusal bir
takım engelleri veya ekonomik zorunlukları bulunmadığı (yani çocuk, deli veya ihtiyaçları inançlarını bastırmış, ideallerini
kaybettirmiş, birer "adi suçlu" olmadıkları) sürece;
meşruiyetine/masumiyetine inanmadıkları, suç olduğunu bildikleri
(suç olduğuna vicdanen de inandıkları)
eylemlere tevessül etmezler. Yani "genellikle" etmezler.
Çağımızda, bu genellik, yavaş yavaş genel
olmaktan çıktı. Çağımız "masumiyet çağı" değil. Çağımızın "sivil"
toplumları, masumların çoğunlukta olduğu, suçluların istisna
sayıldığı toplumlar olmaktan hızla uzaklaştı/uzaklaşıyor. Artık
(diploma, unvan, statü sahipleri dahil) pek
az insan kendini genel doğruların kurallarıyla (hatta kendi
vicdanının kurallarıyla) sınırlamak ve erdemli
bir hayat yaşamak gereğini duyuyor. Peki ne oldu da böyle oldu?
Doğruluk ve erdemin evrensel ölçütleri değiştiği için mi, doğruluk
ve erdemin modası geçtiği için mi, insanlar artık masumiyeti
ve erdemi önemsemiyor? Hayır, doğruluk, erdem, hakikat, adalet,
masumiyet, vb. kavramların modası geçmedi. Hukuk, politika, bilim,
ideoloji, sanat, ticaret büyük ölçüde hâlâ o evrensel kavramlar öne
sürülerek yapılıyor. Ama insanlar kalabalık önünde o kavramları öne
sürerek o kavramlara uygun bir imaj sergilemeyi hâlâ gerekli
görseler bile, kapalı kapılar ardında, o kavramların pabucu çoktan
dama atılmış gibi davranıyor/yaşıyor. Hitler kötüydü ama (savaş
taktikleri gerektirmedikçe) olduğu gibi görünüyor, göründüğü gibi
oluyordu. Bugün bırakın sıradan insanları, pek çok "aydınımız" bile,
oldukları gibi görünüp göründükleri gibi olamıyorlar. Hitler kadar
bile tutarlı davranamıyorlar. Hitler'in işlediği suçlar kadar büyük
suçlar işlemek için yeterli psikolojik ve politik güçleri yok ama,
aslında Hitler'den bile daha kötüler. Çünkü yaptıklarını
savunamıyor, savunduklarını yapmıyorlar. Utanma eşikleri öylesine
yüksek ki, tutarsız olduklarını kendilerinin bilmesinden utanmak
şöyle dursun, söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarsızlıklar
ortaya çıkarılıp belgelendiğinde bile, utanmıyorlar. Belgeler
Hürriyet'in ana sayfasında yayınlanmadıkça, onların utanma eşiği
aşılmış olamıyor.
İnsanları kaplayan "nasır tabakasını" delerek,
duyarlı bölgeye, "insani olana" varmaya çalışıyorum. Nasır
tabakasının kalınlığına göre, bazen "incecik" iğneler yeterli
olabiliyor; bazen de "asfalt delen matkaplar" gerekiyor.
("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları",
Dramatik Yayınlar, 1998. Sayfa 65-66.)
————————— 0
—————————
Özdemir Nutku ve OYÇED skandalı'nın tarihçesini
kavramak için, (Büktel tersini tercih ettiği halde, çoğu
coskunbuktel.com'dan başka hiçbir yerde yayınlanmamış) aşağıdaki
yazılara bir göz atmanız yeterlidir:
(Eskiden yeniye
doğru tarih sırasıyla)
ÖZDEMİR NUTKU YALAN SÖYLEMEDİYSE BELGE
GÖSTERMELİDİR
Coşkun BÜKTEL / Eylül 2005
COŞKUN BÜKTEL’E YANIT
Özdemir NUTKU / Eylül 2005
“THEOPE” ÜZERİNE ÖZDEMİR NUTKU’YA YANIT
Şahin ERGÜNEY / Ekim 2005
ÖZDEMİR NUTKU İNSANLARIN YÜZÜNE NASIL
BAKABİLİYOR?
Coşkun BÜKTEL - 5 Temmuz 2006
İNSANLAR ÖZDEMİR NUTKU'NUN YÜZÜNE NASIL
BAKABİLİYOR?
Coşkun BÜKTEL - 19
Temmuz 2006
İNSANLAR BİRBİRLERİNİN (VE ÇOCUKLARININ)
YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYORLAR?
Salih COŞKUN
- 3 Ağustos 2006
PINTER, BRECHT, NÂZIM VE DİĞERLERİNE HAKARET
ETMEYİN!
Coşkun BÜKTEL - 16 Ağustos 2006
OYÇED YAZARI OLMAKTAN
(HÂLÂ) UTANMAYAN BİR GÖNÜLLÜ ARANIYOR
Coşkun BÜKTEL - 9 Eylül 2006
Hangisi daha gizli bir örgüttür? OYÇED Mİ, KU
KLUX KLAN MI?
Coşkun BÜKTEL - 28 Kasım 2006
NE ÂLÂ MEMLEKET
Coşkun BÜKTEL - 24 Aralık 2006
OYÇED NE HAKLA
AÇIKLAMA BEKLİYOR?
Coşkun BÜKTEL - 16 Şubat 2007
OYÇED KİŞİLERİ VE
KURUMLARI HANGİ HAKLA VE NE YÜZLE SUÇLUYOR?
Coşkun BÜKTEL - 13 Mart 2007
OYÇED'İN YÜZLEŞME
ÇAĞRISI ÜZERİNE
Coşkun BÜKTEL - 19 Mart 2007
UTANMA EŞİĞİ
Coşkun BÜKTEL - 24 Mart 2007
OYÇED'İN ONURDAN ANLADIĞI
Coşkun BÜKTEL - 28 Mart 2007
"Yaşasın Sansür" skandalı 1
(Coşkun Büktel)
"A.
Ertuğrul Timur'a Aşağıdaki Jeep'i Veriyoruz"
(Hilmi Bulunmaz)
"Timur, Nasreddin Hoca'ya Karşı"
(Hilmi Bulunmaz)
"Ben
sana 'Tiyatrocu olamazsın' demedim" (Feridun
Çetinkaya)
"Süt
Banyosu" (Link yazısı)
(Coşkun Büktel)
"Yaşasın
Sansür" skandalı 2
(Coşkun Büktel)
"OYÇED Ancak Cerahat Olarak Fışkırabilir"
|