Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 
 

 

 

 
 
 
 
 
 
Çağdaş bir Tragedya:
THEOPE

 

 

Esen Çamurdan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Bu yazı, ilkin Aralık 1990'da Gösteri dergisinde yayınlanmıştır.

 

Hilmi Bulunmaz yazıyı Gösteri dergisinden aynen alıntılayarak

tekrar dizmiş ve 16 Eylül 2008'de, tiyatroyun.blogspot.com adresli

"OYUN" sitesinde yayınlamıştır.

 

Yazıyı, biz de aynı gün, Bulunmaz'ın sitesinden aynen aktardık.)

 

 

HİLMİ BULUNMAZ'IN SUNUŞ YAZISI

Kendisi devletin dramaturgu olduğu için, her metne, istenç dışı da olsa, devletin dramaturjik anlayışıyla yaklaşan Esen Çamurdan, (kendisinin kastettiği anlamda) hiçbir dramaturjik çalışma gerektirmeyen Theope'yi, doğruya yakın değerlendirmekle birlikte; "Sıkı bir dramaturji çalışmasıyla, seyredene de, seyrettirene de büyük bir tiyatro keyfi verecek nitelikte." sözünü kullanmadan edemiyor.(Çamurdan'ın, "Sıkı bir dramaturji çalışması" derken neyi kastettiğini anlamak için bakınız: Büktel, "Theope'yi yönetmek isteyen DT yönetmeni Can Gürzap'la DT dramaturgu Esen Çamurdan'ın odasında neler konuştuk") Katılmadığımız yanlar bulunmakla birlikte, önemsediğimiz ve yeniden dizdiğimiz Esen Çamurdan'ın yazısını okumanızı öneriyoruz:

 

Hürriyet Gösteri, Esen Çamurdan'ın yazısını şu spotla sunuyor:

"Theope mevsimin en tartışılan oyunu olmaya aday. Yazar, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın sahnelediği bu oyunun metin değerlendirmesini yapıyor"


Esen Çamurdan
Aralık 1990


'Theope'. Coşkun Büktel'in ilk oyunu. Çok yönlü yazılmış, çeşitli okuma düzlemleri gerektiren yapıt, seyircisini de, yönetmenini de, oyuncusunu da zorlayacak türden. Yazar, klasik bir konudan, Aiskhylos'un "Thebai'ye karşı Yediler" oyununda işlenene benzer bir sorundan yola çıkıp, çağdaş bir tragedya yaratmış.

Yer: İçinde yangın, veba ve kıtlığın halkı kırıp geçirdiği, kapılarında Argos ordusunun beklediği Thebai Kenti.

Zaman: Kral Oidipus öldükten sonra oğulları Eteokles ile Polynikeus arasındaki kardeş kavgası yüzünden Argos krallığının, yedi komutanının yönettiği ordusuyla Thebai kapılarına dayandığı dönem.

Sorun: Thebai düşmek üzeredir. Vebadan ve savaştan binlerce insan ölmüş, halk panik içindedir. Kentin bu felaketten kurtulması için kahin Teiresias Kreon'un oğlu Menoikeus'un "hiçbir baskı ve zorlama olmadan en geç bir gün içinde" kendini kentin surlarından atması gerektiğini söyler. Herkes heyecanla Menoikeus'un kararını beklemektedir.

Günümüz insanının ikilemlerini, çıkmazlarını irdeleyen oyunda Menoikeus'un durumu ana temayı oluşturur. Menoikeus, Helen ülkesinin en büyük heykel ustası kabul edilmektedir. Herkesin övündüğü bu sanatçı tutkuyla bağlandığı karısı Theope'nin heykelini yapmakta ve -ne pahasına olursa olsun- onu bitirmek istemektedir. "Yeryüzünün put olmayan ilk heykelini" yapmakla övünen, sanatı aracılığıyla, karısını tanrılardan daha fazla yücelttiği için kuşkuyla bakılan Menoikeus, Thebai'nin kurtuluşu için, kendini feda etmeyi reddeder. "Yaşayacağım! Yaşayacağım ve heykel yapacağım!" der. Bu haykırış tanrılara karşı çekilen bir başkaldırı bayrağıdır aynı zamanda. "Biri bunu yapmalı!... Biri artık göze almalı!.. O rezil tanrılar kadar güçlü olduğuna inanacak biri çıkmalı!... Tanrılara sırf güç oldukları için, bize haksızlık etme hakkını tanırsak, asla huzur bulamayız." Menoikeus, birey adına, bireysel ifade adına, toplumsal iradeye başkaldırır, yaşamanın insana utanç, ölümünse kıvanç vereceği bir ortamda yaşamayı yeğler. İnsanın seçme özgürlüğünün tanrılara "Hayır" demek için kullanamadığı, yalnızca "Evet"in geçerli olduğu bu ortamda "Hayır" demektedir. Onun için Theope heykelini yapmak, yaşamsal bir zorunluluk, yeniden üretme durumunda kaldığı "ben"inin tek varoluş biçimidir. Bir sanatçı olarak günlük değer yargılarından uzak bir karar almıştır Menoikeus: Ölüme karşı yaşamı / güzelliği savunacaktır, yaşamın / güzelliğin simgesi de, tutkuyla inşa ettiği Theope heykelidir. Tek silahı olan sanatıyla insanlığı savunan sanatçıya, tanrıların buyurduğu ölüm gülünç gelmektedir, kahramanlık da anlamsız. "... Hiç kimse başkaları için ölmez! Hazırdır o yüzden ölür. ya ölmemek elinde olmadığı için, ya da ölmezse artık kendine hayran olamayacağı için ölür..."

Oyundaki başka bir çatışma da Thebai Kralı Eteokles ile Kreon arasında olur. Bir tür demokrasinin sorgulanmasıdır bu: Olağanüstü bir durum yaşayan Thebai'yi kurtarmak için Kreon'un önerisi, geçici önlemler almaktır: "Birtakım payandalar gerekli!... Bunlar biraz kaba, sert kaçabilir, yapının bünyesiyle, estetik uyumuyla çelişebilir ama bugün için en önemli sorun, güvenlik" der ve başka seçeneklerinin olmadığını vurgular. Eteokles demokrasiyi sonuna dek savunmaya kararlıdır. her seferinde Kreon'a karşı direnir. Ona göre Kreon'un önerdiği, yapının temel taşlarını söküp o taşlardan payanda yapmak demektir ki, bu da demokrasiyi daha ilk elde yok etmek olur. Kendine karşı çıkanların da haklarını koruma zorunluluğunu hisseden Thebai Kralı, Kreon'un saldırgan tutumunu yerer ve ona güzel bir demokrasi dersi verir: "Bütün saldırganlar aynıdır. Başkalarının saldırgan olduğuna inanmayı ve onlardan daha saldırgan olmayı gerçekçilik sanırlar. Demokrasi eğer gerçekçi değilse, sizin gibi gerçekçiler yüzünden gerçekçi değildir!"

Tanrı / insan çatışmasının, toplum / birey çatışmasıyla özdeşleştiği, sanatçının güdülen halkla karşı karşıya geldiği, demokrasinin kaba güçle tartıştığı oyunda Theope ve Antigone'la gösterilen kadınlar da, kendi varolma savaşamını verirler. Theope'nin yaşamı bir düş kırıklığıdır. İstemediği şeyleri yaşamıştır, çoğunlukla da seçilen olmuştur. Ona karşı olan tutkusunu yapıtında malzeme olarak kullanan, her türlü duygusal ilişkiden kaçınan kocasını da bir türlü anlayamaz. Hep başka yerlerdedir Theope. Menoikeus'u hiç sevemeyeceğini bilir ve umarsız çözümler peşinde koşar.

Antigone, bildiğimiz hırçın, doğrucu tavırlarıyla çıkar karşımıza. "Kadın"lık ve "kardeş"lik arasında sıkışıp kalmıştır, o da Theope gibi çıkmazlarını umarsız girişimlerle aşmaya yeltenir. Oyun boyunca Theope'yle didişip durur bir yandan da iki kardeş arasındaki çatışmayı engellemeye çalışır. Antigone, Eteokles ile Polynikeus'u yitirmemek için hayran, hatta aşık olduğu Menoikeus'un ölmesini ister.

Oyunun sonunda Menoikeus, kendi isteğiyle surlardan aşağıya atlar, ne var ki, neden toplumsal değil, özeldir. Vebaya yakalanmış olan karısıyla ilk kez sevişecekken içeri giren Antigone, Theope'nin Polynikeus'un eski sevgilisi olduğunu açıklar. Menoikeus, ölmesine ölmüştür ama, "örnek olma" isteğini de gerçekleştirmeyi başarmıştır. Giderek gözden düşen Teiresias'ın çömezi, bu "mucize ustasının" yolunu seçer kendine, ve kahinle aralarında şöyle bir konuşma geçer:

ÇÖMEZ: "Size saygı duymamak elimde değil. Ama artık biliyorum ki, siz kehanetlerinizi kendi iradenizle, kendi yaptırım gücünüzlü gerçekleştiriyorsunuz. Bence siz kehanette bulunmuyor, emrediyorsunuz. Geleceği haber vermiyor, geleceği 'belirtiyorsunuz'. Bunu anladığımda düş kırıklığına uğramadığımı söylersem, yalan olur efendim"
 

TEİRESİAS: "Beni o yüzden mi terk ediyorsun?"

ÇÖMEZ: "Yalnızca o yüzden değil. Ben artık başka türlü yaşamak zorundayım. Gitmem gerektiğini hissediyorum. Kendime inanacak yeni bir şey bulmalıyım. Bir şeyler yapmalıyım. İçimde birşeylere teşebbüs etmek için dayanılmaz bir istek var."
 

Ama Teiresias, yine de küçük bir kuşku kalsın ister çocuğun aklında: "Günün birinde" der, "Menoikeus'u ve benim kehanetimi vicdanında yargılamaya kalkarsan, şunu hatırlamanı istiyorum, çocuk: Hiçbir insanın hayatı iki insanın hayatından daha değerli değildir."

En yalın biçimiyle aktarmaya çalıştığım Theope oyunu, okunduğunda ya da incelenmeye kalkışıldığında oldukça karmaşık; iç içe geçmiş, "fabl"lerden oluşmuş bir yapıt. Ama bir de sahneye çıkmaya görsün! Sıkı bir dramaturji çalışmasıyla, seyredene de, seyrettirene de büyük bir tiyatro keyfi verecek nitelikte. Öte yandan Theope, seyirciye yaranmak, gündemde kalmak kaygısıyla özentisiz, kabaca yazılmış bir oyun da değil. Yazarı işin kolayına kaçmadığı gibi, ele aldığı konuyu tüm boyutlarıyla ince ince işlemeye çalışıyor, öyle ki sahnesel anlatımın eksik ya da zayıf olduğu yerde tekdüzeliğe, sığlığa rahatlıkla düşülebilir.

Okuma uğraşı gerektiren bir oyun yazmış Coşkun Büktel, ve insanın aklına Susan Sontag'ın şu tümcesini getiriyor: "Bizlere yepyeni bir düşünce gerek. Belki de pek yalın bir düşünce olur bu. Farkına varır mıyız acaba?"

(Kaynak: Hürriyet Gösteri, Aralık 1990, sf. 70/71)

 

BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN
1990

 

 

 

THEOPE'Yİ YÖNETMEK İSTEYEN DT YÖNETMENİ CAN GÜRZAP'LA DT DRAMATURGU ESEN ÇAMURDAN'IN ODASINDA NELER KONUŞTUK

 

Coşkun Büktel

 

10 Ocak 1990 Çarşamba / 19.00

Ve az önce Esen Çamurdan aradı. Can Gürzap benimle görüşmek istiyormuş.

 

14 Ocak 1990 Pazar

Cuma günü Can Gürzap'la Esen'in odasında görüştük. Esen'in düşüncelerini (düşünce denebilirse) sıraladı bana; özetle şu yani: oyun harika, dil çok güzel, fakat süre çok uzun. Aynı cevabı verdim: büyük bir oyun yazmak istedim ve istediğim süre daha ilk günden beri buydu. O zaman yine aynı terane: Ama tekrarlar var. Tepemin tası attı:

"Bakın, Can Bey" dedim, "bu oyunda tekrarlar olduğunu söyleyenler daha önce de çıktı. Esen Hanım da dahil olmak üzere şu anda adını hemen verebileceğim dört kişi, bana bu oyundaki tekrarları göstermeye söz verdiler. Tekrar okuyup tekrarları saptayacaklardı. Hepsi benden mühlet istediler. 'Bana bu hafta dokunma öbür hafta konuşuruz' gibi laflar ettiler. Esen Hanım bir ay sonraya attı. Aradan aylar geçti. Esen Hanım'la anlaşmamızın üstünden sekiz ay geçti. Ama hâlâ kimse bana bu oyundaki tekrarları göstermeye yanaşmadı."

Esen mırın kırın etti. Bana öyle bir söz vermediğini söyledi.

"Söz vermediniz. Öyle konuştuk. Öyle dediniz" dedim.

"Yani senden kaçıyoruz filan sanma" dedi.

"Ben hiçbir şey sanmıyorum, yalnızca ne olduğunu anlatıyorum" dedim.

Bu kez de Can Gürzap, tekrarları göstermeye söz verdi. Bu arada "Üç sayfalık tirad  var kardeşim" filan da dedi. "Teknoloji çağında her şey iki buçuk saatte anlatılabilmeli" dedi.

"Bakın" dedim, "Racine'in oyunlarında uzun tiradlar bulunduğu için bugün o oyunların oynanmadığını ben daha ortaokuldayken öğrenmiştim. Ama ortaokul formülleriyle 'Theope' gibi bir oyun yazamazdım. Albee'nin 'Hayvanat Bahçesi' oyununda altı sayfalık tirad vardır ve kimse o oyunun modern bir oyun olmadığını söyleyemez." İki buçuk saat meselesine gelince, teknoloji çağına ayak uydurmaya kalkarsak, (oyunları birer hap haline getirip seyirciye öyle yutturmamız da gerekebilir) demeyi akıl edemedim. Yalnızca "neden bir buçuk saat değil" diye sordum, ya da neden kırkbeş dakika değil, hatta yirmi beş dakika değil —çünkü televizyon dizileri yirmi beş dakikaya kadar düşebiliyor— (burada, "Ama o televizyon" diye bir karşı çıkışta bulunuldu.)— Peki tiyatrodan söz edelim. Bugün bütün oyunlar bir buçuk saat civarında ve istisnasız hepsi iki perde. Ben bu standarda uymak zorunda mıyım? Bence iki perde kadar saçma bir şey olamaz. Ama bütün oyunlar iki perde. Kısacası, bence, her oyunun kendi gerektirdiği bir süresi vardır. Bence şu anda oynayan bir buçuk saatlik bütün oyunlar uzundur. Çünkü bir buçuk saatlik malzemeleri yok. Ama 'Theope', rahatlıkla, altı saatlik bir oyun da olabilirdi. Ben onu üç-üç buçuk saatlik bir oyun yaptım. Elbette her şeyi iki buçuk saatte, ya da bir buçuk saatte, ya da iyi bir vecizeyle de anlatabilirdim. Ama siz iki buçuk saatlik bir oyun yönetmek istiyorsunuz diye Theope'yi iki buçuk saate indiremem. Bana tekrarları gösterin."

Sözleştik. Bakalım. 

 

22 Ocak 1990 P.tesi / Cihangir

Ali Taygun'la görüştüm. Oyunu ikinci kez okumuş. Yönetmeyi kabul etmek için oyunu iki buçuk saate indirmemi şart koşuyor. Buna gerekçe olarak hiçbir dramatik neden göstermiyor. Metnin yapısıyla ilgili hiçbir eleştiri getiremiyor. (Metnin yapısıyla ilgili olarak beni ikna ederse oyunun dörtte üçünü kısaltabileceğimi söylemiştim.) Bütün söylediği şu:

"Seyirci üç buçuk saatlik bir oyuna gelmez. Ayrıca bizim Cumartesi-Pazar günleri 15.00 ve 18.00 seanslarımız var, oyuncular için çok yorucu olur."

Bugün bir arkadaşına da üç buçuk saatlik bir oyun yönetmekten söz edince arkadaşı da zaten, "Aman, ha!" demiş.

Evet, işte bu mülahazalarla, dramatik yapısına itiraz edemediği bir oyunu, bir saat kısaltmayı önerebiliyor.

Kan beynime sıçradı ama terbiyemi bozmadım.

Hapishaneleri tanımış bu büyük devrimciye, çok muhafazakar olduğunu söyledim. Bu büyük yönetmeni hayal gücünden yoksun olmakla suçladım. Hiç tınmadı. Ben de tınmadım. Sesimizi hiç yükseltmedik. Bütün bunları söyleyebildiğine göre 'Theope'yi yeterince sevmediği anlaşılıyordu. Bunu belirttim ve bu yüzden oyunumu yönetmesini zaten istemediğimi bildirdim.

"Ben Hamlet'i de iki buçuk saatte koyarım" dedi. Yani "Theope" "Hamlet"ten de mi iyiydi?

"Evet" dedim, "'Theope' 'Hamlet'ten daha iyidir. Çünkü Hamlet Türkçe oynandığında suyunun suyu kalır. 'Theope' ise Türkçe bir oyun." Dilinin güzelliğini herkes gibi o da kabul etmişti. "'Theope'nin 'Hamlet'ten ne kadar daha güzel olacağını hayal edemiyorsunuz" dedim.

 

2 Şubat 1990 Cuma/ Cihangir

Taksim Sahnesi'nde Can Gürzap, Mehmet Baydur'u benimle tanıştırdı. Sonra da "Yangın Yerinde Orkideler"i ikinci kez seyrettim. Kötü bir oyun ama sıkıcı değil. Bu da onu bugünlerde bayağı ender rastlanır bir oyun haline getiriyor. Tabii, bence... Yoksa olay haline filan geldiği yok. Seyirci sıkılabiliyor da. Olay haline gelen "Cumhuriyet Kızı". Ama o daha da kötü bir oyun. Ve ancak "Yalnızlığın Oyuncakları"ndan daha az sıkıcı.

Baydur'un "Theope"yi okuduğunu ve benim için "herif benden bile iyi yazıyor" dediğini duymuştum. Aynını bana da tekrarladı:

"Theope'yi kendi oyunlarımdan bile daha çok seviyorum" dedi.

"Sağol" dedim, "keşke ben de senin için benzer şeyler söyleyebilseydim. Ama oyunların beni kızdırıyor."

Yine de bravo herife.

Can Gürzap'la da işimiz zor olacak gibi görünüyor. Bir takım şartlardan söz ediyor. Biri onu benim hakkımda fena halde doldurmuş, belli. "Her şeyi konuşmaya hazırım" dedim. Böylelikle hiçbir şeyi şimdilik kabul etmemiş oldum. Yarın AKM kafeteryasında konuşacağız.

GÜNCELLEME 17 Temmuz 2008: Araya özel hayatımla ilgili bazı dramatik olaylar girdiği için Gürzap'la son görüşmemizi kaydedememişim. Hatırladığım kadarıyla AKM kafeteryada değil, yine Esen Çamurdan'ın odasında konuştuk.

Özdemir Nutku iftirasının CD'sinde, iftiranın yapıldığı koordinasyon toplantısına dramaturg olarak katılmış olan Esen Çamurdan, bir ara, karşı masaların birinden seslenerek Şahin Ergüney'e cevap veriyor ve "Biz İstanbul DT'de 'Theope'yi yapacaktık ama o zamanlar Coşkun Büktel bize çok zorluklar çıkardı, vazgeçtik" diyor. (Yukarıda verdiğim linke tıklayarak CD'yi izleyip Çamurdan'ın kelimesi kelimesine ne dediğini öğrenebilirsiniz.)

Sayın Çamurdan yanlış hatırlıyor. Can Gürzap'la Çamurdan'ın odasında yaptığımız görüşmede, beş on dakika konuşmamızdan sonra, Can Gürzap beni şoke eden bir cümle kurdu ve ben "Öyleyse vazgeçin, Theope'yi yönetmeyin!" diyerek Can Gürzap'ı susturup görüşmeye derhal son verdim. Yani vazgeçen onlar değil, bendim.

Can Gürzap'ın, (beni, bir an duraksamadan görüşmeyi derhal sona erdirmeye mecbur eden) sözü şundan ibaretti:

"Yalnız, yazarı provaya almam!"

Yazarlık kurumunun onurunu savunduğum, kişilikli davrandığım için, 15 yıl sonraki bir koordinasyon toplantısının kapalı kapıları ardında, önce Esen Çamurdan tarafından, "zorluk çıkaran" bir yazar olarak tanıtılıyor ve Özdemir Nutku tarafından ise, eserimin çalıntı olduğu iftirasına maruz bırakılıyorum. (Bakınız: Özdemir Nutku iftirasının CD'si)

Pişman değilim.

"Zorluk çıkarmayan" yazarların (örneğin, "Çığ"la Rusya'yı sarsan Tuncer Cücenoğlu'nun ya da OYÇED üyelerinin) hayrını görsünler! Her tiyatro, kendine layık olan yazarları destekler.

Not: Bugüne dek bana "Theope"deki tekrarları, ne Can Gürzap, ne Esen Çamurdan, ne de başka herhangi bir babayiğit gösterebilmiştir.

 

BÜKTEL'İN GÜNLÜKLERİNDEN BAŞKA SAYFALAR OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!