Anasayfa Polemik İnceleme Büktel Hakkında Linkler İletişim

 

 

BÜKTEL'İN GÖR DEDİĞİ

(Linkler )

Diğer Link sayfaları:

Linkler 2 / Linkler 3

 

 

Burada link verdiğimiz yazılarla sitemizde bizzat yayınladığımız yazılar arasında bizim varsaydığımız fark şudur:

 

Sitemizde yayınladığımız yazılar, ya cevap yazılarıdır, ya da içerik, dil ve üslup özelliklerine katıldığımız, yeterince yaratıcı bulduğumuz metinlerdir. Cevap oldukları için yayınladıklarımız dışında, "sitemizde yayınlanmış" tüm yazıların altına imza atabiliriz.

 

Link verdiğimiz yazılar ise, bir biçimde ilginç bulduğumuz, dolayısıyla okurların dikkatine sunduğumuz yazılardır. Linklenen yazılar, içerik, dil ve üslup olarak hiç katılmadığımız, hatta bizim estetik zevkimize veya fikirlerimize taban tabana zıt (hatta bize küfreden) metinler de olabilir. Tabii tersi de mümkündür: Haklı bulduğumuz ama kendi standartlarımıza göre yeterince yaratıcı bulmadığımız yazılara da link verebiliriz.

 

Kısacası, (onları dikkate değer bulmakla birlikte) linklediğimiz yazıların altlarına imza atmış olmuyoruz.

 

 

AKM'yi anarşist komünistlerin yaktığını söyleyen Atilla Koç, ya belge göstermeli ya da zihinlerde yarattığı bilgi kirliliği için halktan özür dilemeli

Kültür Bakanı Atilla Koç için yazılan yalan yanlış pek çok yorum, insanlar tarafından, sırf AKP'ye duyulan haklı öfke ve şüphe nedeniyle, kolayca kabul görüyor ve okurları provoke etmeye yetiyor. Oysa sanatçılar denen "cingözler" hakkında, ben Bakan Koç'un söylediklerinin bin beterini yazdığım halde, yazdıklarımı  daima belgelediğim için, bana karşı çıkılamıyor.

AKM ve Harbiye sahnesi konusuna gelince: Bakan Koç, daha iyi bir AKM, daha iyi bir Harbiye sahnesi vadettiğini söylüyor. Bu vaatlere karnımız tok elbette ama, suçu kanıtlanıncaya kadar (vaatlerin asılsız olduğu ortaya konuluncaya kadar) zanlıyı masum saymak zorundayız. Bence, bu tür tartışma yaratacak yıkımlardan önce, yıkıcı merci, yıkılanın yerine ne yapacağını (projesini) yıkımdan aylar önce gazetelerde yayınlayarak hem projenin  ilgilenen herkes tarafından toplumsal ölçekte tartışılmasını sağlamalı, hem de yayınladığı proje dışında farklı bir iş yapmayacağı konusunda topluma taahhütte bulunmuş  olmalı. Etik ve demokratik olan, şeffaf olandır. Şeffaf olmayan yıkıcılar, işte bugünkü kaosu yaratır.

Yapılacak şey, projesini kamuoyuna açıklamadan önce,  (antidemokratik bir seçimle çoğunluk sağladıkları belediye meclisine değil, "kamuoyuna" onaylatmadan önce) kamuya ait bu iki tiyatro binasına bir tek kazma bile vuramayacağını, Atilla Koç'a ciddi, saygın, etkili ve inandırıcı biçimde söylemektir.

Hayır, böyle yapılmıyor. Alev efektli yazılarla AKM'nin ve Harbiye sahnesinin "yıkılıyor" olduğu yazılarak halk provoke edilip, meydanlarda eyleme çağrılıyor. Gerçi bu konuda uyanık olunması ve hassas olunduğunun kanıtlanması yanlış bir tavır sayılmayabilir. Ama tiyatro camiası ve tiyatro yayıncıları olarak, bugüne dek yapıp ettiklerinizle öyle berbat bir tablo yaratmışsınız ki, halk indinde en küçük bir saygınlığınız, en küçük bir inandırıcılığınız kalmamış. O nedenle halk, sizi ve eylem çağrılarınızı umursamıyor bile. Halk sizi umursuyor olsa, Atilla Koç, sizi umursamamaya cesaret edebilir miydi?

Halk sizi neden umursamıyor? Suçluyu bulmak için çevrenize bakınmayı bırakın! Aynaya (ya da Coşkun Büktel'in yazılarına bakın!) Halk sizi umursamıyor, çünkü halk, sizin lanse ettiğiniz, yücelttiğiniz tiyatroyu ve tiyatrocuları sevmiyor ve sevmemekte haklı. Halk sizleri  neden sevmediğini açıklayamaz ama sevmediğini gayet iyi biliyor. Sevmemekte neden haklı olduğu ise, Coşkun Büktel'in eleştiri kitaplarında ve coskunbuktel.com'daki yazılarda kabak gibi apaçık görünüyor.

Atilla Koç, AKM'nin solcular tarafından yakıldığını söyleyinceye kadar, hiçbir açıklaması, bana ters gelmemişti. Ama bakanın AKM yangını konusundaki açıklamasını belgelemesini talep etmek hakkımız. O nedenle, (istifa çağrısı gibi komikliklere karşı olsam da, iç yüzlerini gayet iyi bildiğim Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ve Tiyatral İstanbul dergisi gibi iki kuruluşun da istifa çağrısına imza atmış olmasından rahatsızlık duysam da) Atilla Koç'un "AKM'yi anarşist komünistler yaktı" biçimindeki açıklamasının hesabını vermesi (ya belge göstermesi ya da yarattığı bilgi kirliliği nedeniyle    halktan özür dilemesi) gerektiği konusunda, istifa çağrıcılarıyla birleşiyor ve içerdiği yanlışlara rağmen, bu çağrı metnini dikkate değer sayarak, link veriyorum.                             CB. 31 Mart 2007

İSTİFA İÇİN ÇAĞRI

————————————————————————

"Çığ"ın yurt dışı başarılarına(!) bir halka daha eklendi

"Çığ"ı sevebilen çok sayıda entelektüelimizin zekâsını baz alıp da, kendimizi ülke olarak kötü hissetmemize pek de fazla gerek yok. Aşağıda linkini verdiğimiz haberde de görüldüğü üzere, "Çığ"sever zekâlar dünyanın her yerinde bulunabiliyor.

Neyse ki, Türkiye'de ve Türkçe'de, Coşkun Büktel gibi biri çıkabiliyor, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi bir yazı yazabiliyor ve entelektüel zekâ bakımından bu toprakların "tamamiyle" çöl olmadığını kanıtlayabiliyor.

Büktel'in oyunlarını DT repertuarından yıllarca dışlamış olan DT repertuar kurulu eski üyesi Tuncer Cücenoğlu (ki yeni üyeler de Özdemir Nutku ve Tuncer Cücenoğlu'ndan devraldıkları Büktel'i engelleme görevini bihakkın yerine getirerek, repertuar kurulunda Nutku ve Cücenoğlu gibilerin bıraktığı lekeli geleneği sadakatle sürdürüyorlar); Büktel'in "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi eleştirel yazılarını aforoz edip sayfalarından dışlayan, halktan saklayan, kendisi gibi sansürcü tiyatro dergilerine ve tiyatro sitelerine ne kadar şükretse azdır.

Daha önce de bir çok kez ilan edildiği ve bilindiği üzere, coskunbuktel.com'daki tüm yazılar, kaynak belirtilmek ve tahrif edilmemek koşuluyla, tüm sitelerin kullanımına açıktır ve tiyatro sitelerimizin hiçbiri her şeyi bilmesi gerekmeyen eşekler olarak gördükleri, eşek yerine koydukları okurlarını bu olanaktan yararlandırmaya yanaşmıyorlar. Bu siteler, okurlarına yalnızca aşağıda linkini verdiğimiz türden (çoğu zaman kaynağı belirsiz) haberleri layık görmekte, ama haberlerin arka planına, "derinine" ilişkin, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" gibi Büktel yazılarında teşhir edilmiş çarpıcı gerçekleri, belgeleri, okurlardan saklamayı tercih etmekteler. (Ne diyelim: Tarih alayının taksiratını affetsin!)

İTALYA'DA İLK TÜRK OYUNU! CÜCENOĞLU'NUN "ÇIĞ" ADLI OYUNU İTALYA'DA                                           

————————————————————————

OYÇED'in "yüzleşme çağrısı" üzerine

Yüzleşmek, insanların yüz yüze bakması demek değildir. Yüzleşmek, insanların hakikate bakabilmesi demektir.

OYÇED'in, hakikate bakabilmeye kurulduğu günden bu yana cesaret edemediğini, bu sitede  somut belgelerle defalarca kanıtladık. Hakikati belgeleyen kanıtları burunlarına sokarak,  OYÇED üyelerini bir sürü yazıyla defalarca hırpaladık. (Bakınız: "OYÇED skandalı")

19 Temmuz 2006'da, OYÇED üyelerine, Özdemir Nutku skandalı sonrasında, Özdemir Nutku'yu nasıl olup da OYÇED'e başkan seçebildiklerini sorduk. (Bakınız:  İNSANLAR ÖZDEMİR NUTKU'NUN YÜZÜNE NASIL BAKABİLİYOR?)

3 Ağustos 2006'da, (kendi itirafı ve CD kaydıyla belgelenmiş) iftirasına ve bu iftiranın bir yazara ve eserine yapılmış olmasına rağmen, Özdemir Nutku'yu (güya yazar haklarını savunmak üzere kurulmuş) OYÇED'in başına getirenlerin; yani müfteriyi baş tacı edip, mağdur yazarın haklı ve demokratik sesini duymazdan gelenlerin; yani haklıdan yana değil, suçlu da olsa "güçlüden" yana olanların; ne yüzle, nasıl bir pişkinlikle, Amerika'nın Irak'ı işgal ve mağdur etmesi hakkında protesto bildirisi yazabildiklerini; o bildirinin içinde Pinter, Brecht ve Nâzım gibi adalet duygusuna hassasiyet derecesinde sahip yazarlardan  hangi yüzle "meslektaşlarımız" diye söz edebildiklerini sorduk.  (Bakınız: PINTER, BRECHT, NÂZIM VE DİĞERLERİNE HAKARET ETMEYİN! )

9 Eylül 2006'da, (OYÇED YAZARI OLMAKTAN (HÂLÂ) UTANMAYAN BİR GÖNÜLLÜ ARANIYOR ) diye bir çağrı yazısı yayınladık ama utanmayan bir OYÇED'li gönüllü bulamadık.

28 Kasım 2006'da, (Hangisi daha gizli bir örgüttür? OYÇED Mİ, KU KLUX KLAN MI?) diye sorduk, cevap alamadık.

24 Aralık 2006'da, NE ÂLÂ MEMLEKET başlıklı yazımızın "GÜNCELLEME" başlıklı bölümünde, OYÇED ve üyelerine dair kamu oyuna açıklanmamakta ısrar edilen bazı gerçekler hakkında 12 demokratik soru sorduk. Bugün artık devlet bile, insanlara "bilgi edinme hakkı" tanımışken, OYÇED, Ku Klux Klan gibi gizli kalmayı tercih ettiğinden, sorularımızı yanıtsız bıraktı.

16 Şubat 2007'de, OYÇED NE HAKLA AÇIKLAMA BEKLİYOR? başlıklı yazımızı;

13 Mart 2007'de, OYÇED KİŞİLERİ VE KURUMLARI HANGİ HAKLA VE NE YÜZLE SUÇLUYOR? başlıklı yazımızı yazdık ve belgelenmiş skandalların kara lekesi bir yıla yakın süredir yüzlerine iyice sinmiş ve silinmez hale gelmişken, insanlardan ve kurumlardan, hangi yüzle hesap sorabildiklerini sorduk.

OYÇED, bütün bu demokratik sorular karşısında, bir yıla yakın bir süre boyunca, gıkını çıkarmadan sustu. Ben maddi sefalete aslanlar gibi dayanırken, OYÇED üyeleri de manevi sefalete aslanlar gibi dayandı.

Şimdi kalkmış, bir yıl sonra, "herkes" gelsin yüzleşelim diyerek, yüzleşme çağrısı yapıyorlar.

Birinin OYÇED üyelerine anlatması gerek: Yüzleşmek, insanların yüz yüze bakması demek değildir. Yüzleşmek, insanların hakikate bakabilmesi demektir

Siz önce bu yüzleşme çağrısı yalanıyla yüzleşin! Büktel'in size yönelik sorularıyla yüzleşin! Büktel'in teşhir ettiği skandallarla yüzleşin!

Yüzleşme çağrısıymış!...

Pöh!

OYÇED’İN TİYATROMUZDA YÜZLEŞME ÇAĞRISI

————————————————————————

Danıştay kararı:

DT oyuncuları, ya "tüm zamanlı" tiyatro sanatçıları olacak, ya "tüm zamanlı" sinema veya televizyon oyuncuları...

Danıştay kararı, anladığım kadarıyla, DT oyuncularına, katılmayı çok istedikleri (yaz tatillerini feda edecek kadar çok istedikleri) bir sinema veya televizyon projesine,  katılabilmeleri için, açık kapı bırakıyor.

Danıştayın kapadığı tek kapı, tiyatro sanatından heyecan duymayanların yüzüne kapanıyor; sahneye çıkmayı (yalnızca, maaş ve emeklilik garantisi uğruna katlandıkları) bir angarya sayanları mağdur ediyor.

Tiyatro sanatını sinema ve televizyona (kısa yoldan şöhrete ve bol paraya) sıçrayabilmek için bir basamak olarak görenler, tiyatro sanatıyla ilgilerini sırf maaş ve emeklilik garantisi hatırına sürdürenler, tiyatro sanatına  hiçbir heyecan duymayan ve oynamadan maaş almayı ne kadar uzun zaman sürdürebilirse sürdürmeyi ar değil de kâr sayanlar; keşke bu Danıştay kararı sayesinde ait oldukları (layık oldukları) alana yönelseler, keşke sahneleri, maaşları, rolleri, kadroları gerçekten tiyatro yapmak isteyen "heyecanlı" insanlara bıraksalar...

...diyebilirdim. Ama düşünüyorum da, (piyangodan çıkan genel müdürlüğünü sürdürebilmek uğruna her tavizi vermeye hazır) Mine Acar'ın genel müdürlüğünde, heyecanlı insanların gönüllerince tiyatro yapabilmesi zaten mümkün olamaz ki!...

Haberi, Gölge Tiyatro sitesinden linkliyoruz. Sitenin habere attıği başlık, haberi nasıl yorumladığını ele veriyor: 

DEVLET TİYATROSU OYUNCULARINA İKİNCİ İŞ YASAKLANIYOR!

Aynı haber üzerine, Hilmi Bulunmaz'ın (kendine has, "yıkıcı") yorumuna tümüyle katılmasak bile, "diyebiliyor... Utanmadan!..." ifadesini tekrarlayarak kurduğu sert cümlelerin haklılığına katılıyoruz. Bulunmaz'ın yorumunu okumak için de, aşağıdaki başlığa tıklayınız:

MEMURLAR EKRANDAN PİSLİK SAÇAMAYACAKLAR

————————————————————————

Okurların bilme hakkına dair

Hilmi Bulunmaz, (beceri ve titizlik konusundaki tüm handikaplarına rağmen) hakikati görebilme cesaretine sahip, adanmış (idealist) yayıncı kimliğiyle, Türk tiyatrosundaki biricik örnek olmayı sürdürüyor. 

Aşağıda linkini verdiğimiz yazısında Bulunmaz, okurların bilme hakkına karşı duyduğu aşırı  hassasiyeti bir kez daha yansıttığı gibi, okuru müşteri olarak gören dergi sahiplerine sıkı bir ders de veriyor:

Okurlarımız yolunacak kaz değildir

————————————————————————

İATP-G (İstanbul Alternatif Tiyatrolar Forumu-Girişim) eğitmenler komisyonundan

Mehmet Esatoğlu'na Cinsel Taciz suçlaması

(...) "Bundan yaklaşık sekiz yıl önce Beyoğlu’ndaki İnsancıl Atölyesi’nin bir bileşeni olan Özgür Sahneli kadın oyuncuların oluşturduğu bir tiyatro grubu, eğitmenleri/yönetmenleri Mehmet Esatoğlu’nun fail durumunda olduğu bir cinsel taciz vakası sonucu dağıldı. Burada tiyatro yapan 11 kadının bir kısmı bu olaydan sonra ya tamamen tiyatrodan koptu veya çok zorlu geçen mücadelelerin sonrasında yeniden tiyatro yapmaya başladılar. Tiyatro eğitmenliğini çalışma yaptırdığı kadınları taciz etmek ve özel hayatıyla ilişkili çeşitli vaatler vermek üzerinden kuran Mehmet Esatoğlu’nun “teatral taciz vakası” aynı dönemde bir tiyatro yapısının da sonu olmuştu. Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ), Özgür Sahneli kadınların gündeme getirmesiyle meseleyi tartışmaya açmış ve cinsel taciz vakasını “bir eğitmenin mesleki suiistimalinin şiddetli bir sonucu” olarak değerlendirmişti." (...)

Diğer tiyatro sitelerinin suçlamaları görmezden gelmiş olması, Mehmet Esatoğlu'nu  suçlamalar karşısında "susma hakkını" kullanmak yönünde cesaretlendirmiş olsa da; biz, arkadaşımız Esatoğlu'na, kendini, (göğsünü gere gere ve çatır çatır) savunmayı, daha çok yakıştırıyor ve sayfalarımızın kendisine açık olduğunu ilan ediyoruz.

İATP-G'nin Mehmet Esatoğlu'na yönelik suçlamalarını okumak için aşağıdaki iki başlığa tıklayabilirsiniz:

1. DİKKAT TACİZ VAR!

2. SANATTA CİNSEL TACİZ PANELİ

————————————————————————

Büktel'in "Böyle Bir 'Oyun'da Yokum" başlıklı uyarısı üzerine

Bulunmaz'ın açıklaması

Hilmi Bulunmaz, çıkardığı "Oyun" dergisiyle ilgili olarak yaptığımız eleştirileri, bu ülkede bir örneği daha bulunmayan bir tavırla karşıladı.

Hilmi Bulunmaz'ın, eleştirilerimizle ilgili olarak bulunmaztiyatro.com'da yaptığı açıklamayı okumak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız:  

Coşkun Büktel "Oyun"dan desteğini çekti

————————————————————————

"Oyun" dergisi çıkıyor!

Hilmi Bulunmaz'dan öğrendiğime göre, "Oyun" dergisi 32 sayfa ve kuşe olarak ve 1 Lira fiyatla çıkacak. Bulunmaz, "Oyun" dergisinin nasıl bir dergi olacağı hakkında ayrıntılı ve iddialı bir yazı yazmış:

Yazısında, "reklam pastasına göz dikmeyip, 'bir hırka bir çorba' anlayışıyla hareket edeceğinden, kimsenin çanağını yalayan köpek durumuna düşmeyecek" diyerek, dergisi hakkında büyük konuşup kendini bağlamaktan çekinmeyen Bulunmaz'a başarılar diliyor; "hakikati" görmezden gelmediği, okurların bilme hakkına saygılı olduğu ve teknik mükemmellik için gerekli emeği esirgemediği sürece, kendisine her türlü desteği vereceğimizi kamuoyu önünde taahhüt ediyoruz.

OYUN BAŞLARKEN 

————————————————————————

Tiyatro Sevdalısı Arap Emirinden                                                     Uluslararası Tiyatro Günü Bildirisi

Bu yılki uluslararası dünya tiyatro günü bildirisi içerikiyle fazla enteresan olmasa bile, bildiriyi kaleme almış olan kişinin kimliği oldukça enteresan:

Sultan Bin Mohammed Al Qasimi  (*) Birleşik Arap Emirlikleri Anayasa Meclisi Üyesi, Sharjah Emiri.

Milyar Dolarlarıyla ilgilenmek yerine tiyatro sanatıyla ilgilenmeyi tercih ettiği anlaşılan  sayın Quasimi'nin bildirisini Bilgesu Ataman Türkçe'ye çevirmiş. Gölge Tiyatro adlı sitenin yayınladığı  bildiri metnini okurların dikkatine sunuyoruz:

DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ 2007 

————————————————————————

Televizyon ekibine toplu saldırı

"MEHMET ÇİÇEK ŞANLIURFA
Şanlıurfa'da çekimleri süren 'Yaralı Yürek' dizi ekibi, kimliği belirlenemeyen yaklaşık elli kişilik bir grup tarafından saldırıya uğradı. Saldırıda dizinin yönetmeni ve yönetmen yardımcısı yaralanırken ekibin bazı araçları hasar gördü."

Bu vahim haberi, tiyatrodergisi.com.tr'de gördük.

O nedenle, Türkiye'nin Yirmi birinci Yüzyıl'a girmesine izin vermeyeceklerini kanıtlamaya çalışan faşist güruhların son saldırısına ait bu haberi, hem asıl kaynağına, hem de tiyatrodergisi.com.tr 'de yayınlanmış bir bildiri sayfasına link vererek okurlarımıza duyuruyoruz:

Töreniz Batsın! (Birgün) 

Bu saldırıyı şiddetle protesto ediyoruz (tiyatrodergisi.com.tr)

 

————————————————————————

Tiyatro Kursları Piyasası

Hilmi Bulunmaz, yeni açtığı Oyun başlıklı sitede (www.tiyatroyun.com) tiyatro kursları piyasası hakkında, piyasanın taraflarından biri olarak görüş belirtiyor.

OYÇED'in, "para peşin kırmızı meşin" mantığıyla başlatacağını duyurduğu dramatik yazarlık kurslarından sonra, Gençlik Tiyatrosu oluşumu da "parasız" olduğunu özellikle vurguladığı bazı seminerler düzenledi. Ama bu iyi niyetli girişime ön ayak olan kişiler, nedense, "ucuz etin yahnisi yavan olur" mesajı verircesine, yazarlık konusunda katılımcılara kılavuzluk etmesi için, örneğin, "Çığ" yazarı Tuncer Cücenoğlu'nu tercih ettiler. (Cücenoğlu'nun verebileceği yazarlık dersi hakkında fikir edinmek için, bakınız: Büktel, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?".) Etkinlik programında belirtildiğine göre, ("Çığ" oyununu beğenmiş ve "Çığ" üstüne yazdığı eleştiri yazısında Cücenoğlu'nun "ustalığını" övmüş olan) Üstün Akmen de, katılımcılara "tiyatro eleştirmenliği" dersi verecekmiş. (Bakınız: Etkinlik Programı.) Bulunmaz'dan öğrendiğimize göre, en son olarak da, Mitos-Boyut Yayınları tiyatro ve yazarlık kursları düzenleyeceğini duyurmuş.

Hilmi Bulunmaz, niyeti bir sosyal etkinliğe katılmak değil de gerçekten yazarlığı öğrenmek olan okurlarına, o kurslara katılmak yerine Coşkun Büktel külliyatını okumalarının daha yararlı olacağını söylüyor. Bu tavsiyesinde Bulunmaz'ın haklı olduğuna hiç kimse itiraz edemez sanıyorum. Meselâ ben  edemem. CB

Tiyatro kursu piyasası hareketlendi 

————————————————————————

Perde arkası

Burak Caney adıyla faaliyet gösteren sanal bir şahıs, "Artık tiyatro dünyasında hiçbir şey gizli kalmayacak" sloganıyla lanse ettiği "Perde Arkası" adlı bir site açmış. (Umarız, artık Burak Caney'in kimliği de gizli kalmayacak.)

Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ın içyüzünü de "teşhir eden" bu siteyi okurların dikkatine sunuyor, sayın "Burak Caney"e (her kimse) kolay gelsin, diyoruz.

Perde arkası 

 

————————————————————————

Coşkun Irmak'tan, Fahrettin Özen için                            duygusal bir "uğurlama" yazısı

Fahrettin Özen diye bir insanın varlığını ancak ölümünden sonra Coşkun Irmak'ın yazdığı duygusal yazıyla öğrenebildim.

1949-2007 tarihleri arasında yaşadığı (yani bir bakıma genç öldüğü) belirtilen Özen, DT'de ışıkçılık yapan bir emekçiymiş.

Coşkun Irmak, uğurlama yazısında, dostu Özen'in portresini öylesine samimi bir tonla betimlemiş ki, kendisini tanımasanız bile Özen'in ölümünü insanlık ve yaratıcılık adına önemli bir kayıp olarak algılıyorsunuz.

Özen'e layık olduğunu umduğum yazıyı, tiyatrom.com'dan linkleyerek, okurlarımızın dikkatine sunuyorum:

Fahrettin Özen

————————————————————————

 

 

"AKM yıkılıyor" haberi yapan tiyatro sitelerine, Hilmi Bulunmaz'dan mesaj:

"Günaydın!"

Hilmi Bulunmaz, AKM'nin aslında uzun zamandan beri ve DT'li tiyatrocular marifetiyle yıkılmakta olduğunu ve tiyatro esnafının hiçbir şey yapmadan o yıkımı  seyrettiğini iddia ederek; bugüne dek "asıl yıkıma" tepkisiz kalmış tiyatro sitelerinin bugün gösterdiği telaşı, tutarlılık ve samimiyet bağlamında (gayet haklı olarak) sorguluyor.

Ne var ki, DT'nin Vasıf Öngören ve Oktay Arayıcı oyunları oynamadığını öne süren Bulunmaz'a hatırlatmamız gerekiyor: DT, daha birkaç sezon önce Ankara'da Vasıf Öngören'den "Oyun Nasıl Oynanmalı"yı ve İstanbul'da  Oktay Arayıcı'dan "Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi"ni sahneledi.

Bulunmaz, çalakalem yazılarında ya iddialı konuşmaktan sakınmalı; ya da iddialarını belgelemek için "araştırma zahmetinden" (hiçbir gerekçeyle) kaçınmamalı.

Bulunmaz'ın "acil" yazısındaki maddi hatalara karşın; AKM'yi asıl kimlerin ve ne zaman yıktığına ilişkin getirdiği eleştirinin özgünlük ve haklılığı, okurlarca atlanmamalıdır, diye düşünüyoruz. 

AKM'yi yaksak da mı yıksak, yakmasak da mı yıksak?..

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz'a gönderilen bir e-mail mesajına göre:

Çığ hâlâ revaçta

Hilmi Bulunmaz'a gönderilen mesaj şu paragrafla başlıyor:

“Tuncer Cücenoğlu’nun önemli oyunlarından Çığ, 3 Aralık’ta İtalya Milano’da okuma tiyatrosu olarak İtalyanca sunulup büyük beğeni topladıktan sonra, bu kez de Belçika’da (Liege) okuma tiyatrosu olarak sunulacak,

Bu mesaja inanmak gerekirse,  Batı ülkelerindeki bazı tiyatrocuların da, sitemizde yayınlanmış olan  "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazımızla aydınlatılmaya şiddetle ihtiyaçları bulunduğuna ve buradakilerden daha zeki olmadıklarına karar vermek zorundayız. Çünkü bilindiği üzere,  "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"  başlıklı yazımızı okumuş olan insanlara, "Çığ"ın iyi bir oyun olduğu mavalını, değil Müjdat Gezen, değil İtalyanlar, değil Belçikalılar, değil bir araya gelmiş iki cihan, hatta mezarından kalkıp gelse Shakespeare bile yutturamaz.

"Çığ bu kez Batı ülkelerinde"

"Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?"

————————————

 

Yeşim Özsoy Gülan'dan ağıt/uyarı/alarm:

"Beyoğlu Sahneleri Gitti/Gidiyor"

Gülan'ın duygusal yazısı, keşke, Kültür Bakanlığı ve İstanbul Belediyesi yetkililerini (yani yetki ve bütçe verirken sorumluluk da verdiğimizi sandığımız kişileri) duygulandırabilse... Gülan'ın yazısı, keşke görmekle görevli olanlar tarafından da görülebilse...

ELHAMRA'da gözyaşları ve Tuğba Özay
 

 ————————————

 

Hamit Demir'den, Üstün Akmen'e veryansın:

"Üstün Akmen'in seviyesizliğidir bu!"

Forum konusunda kendisine cevap yazmak üzere araştırma yaparken, Hamit Demir'in Üstün Akmen'e yönelik müthiş çarpıcı bir açıklamasıyla karşılaştım. Bilindiği üzere Üstün Akmen, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın 1 YTL'lik bilet uygulamasına karşı çıkan yazısında tinercilerle ilgili olarak "Oysa sırf bu nedenle tiyatroların kaliteli seyircisi yok olacak. Tinerciler, berduşlar kendilerine iki saatliğine sıcak bir mekân bulacak." şeklinde bir ifade kullanmıştı. (Bakınız: Akmen, "Ucuz Popülizm".)

Akmen'in beni ve Hilmi Bulunmaz'ı da kızdırmış olan bu ifadesi, Demir'i çok daha fazla kızdırmış; yaptığı açıklamada Akmen'i "elitist" ve "megaloman" olmakla, "ayrımcılık ve kafatasçılık" yapmakla suçladığı gibi,  açıklamasını "Binlerce kere 'yuh' sizlere..." diye bitirmekten de geri durmuyor.

Bu siteyi izleyen herkes bilir ki, sözünü sakınmadan konuşan insanları severim (bu ülkede öyle insanların sayıları nesli tükenmekte olan kelaynakların sayılarından bile çok daha azdır.)  Yine herkes bilir ki, Üstün Akmen'i sevmem. Ama  hakikati (en çok hakikati) sevdiğim için, Demir'in açıklamasını hakikat adına eleştirmek zorundayım:   

Demir diyor ki:

"N'olurmuş acaba tinerciler ve berduşlar iki saatliğine sıcak bir yuvaya girseler? Tabi canım girmesinler. Sizin sırça köşklerinizi kirletmesinler, elyaf koltuklarınızı işgal etmesinler. Sonra o koltuklara tekrar oturmak için dezenfekte parası çıkar cebinizden mazallah!

Derim ki sayın ÜSTÜN bey, tiyatro sizin o elit komplekslerinizi tatmin edeceğine, serserilere sıcak yuva olsun bin kere daha yeğdir
."

Ben, tinerci olmasam bile, okumak için İstanbul'a ilk geldiğimde aylarca sokakta yatmış ve bitlenmiş bir kişiyim. (Bakınız: Büktel'in Postexpress'e verdiği röportaj: "Haklılar Değil, Suçlular Güçlü") Üstün Akmen'in tinercileri ve berduşları "kaliteli" saydığı insanlardan ayrı tutarak aşağılayan elitist tavrı, hiç kuşkusuz, beni de öfkelendirdi ve Hilmi Bulunmaz'ın bu konuda yazdığı yazıya link verirken bu öfkemi belirttim. (Bakınız: "Link yazısı") Ama ben, insanların, tinercilere olan sempatilerini belirtmek için, onlarla yan yana tiyatro seyrederek, onlar gibi bitlenmesini şart koşmayı mantıklı bulamam. Tiyatroları tinercilere ve berduşlara mekan yapmayı da öneremem. Tinerciler ve berduşlar  için elbette bazı mekanlar olmalı ama bu mekanların adı tiyatro olmamalı. Böyle bazı mekanlar zaten var; ama yalnızca sayıları değil, tecrübeyle biliyorum ki, tinercilere yaklaşımları da yetersiz:

Bundan on yıl kadar önce, Hayri Alan adlı bir arkadaşımla birlikte (kendisi ÇASOD üyesidir ve yıllardır Berlin'de yaşıyor) üç ya da dört tinerci çocuğu, ikna ederek, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları hastanesinin, o tür bağımlılarla ilgili birimine götürmüş ve yerleştirmiştik. Ama çocuklar üç gün sonra geri dönmüşlerdi. O birimin sorumluları, o çocukları, tedavi tamamlanıncaya kadar orada tutabilecek bir yaklaşım göstermeyi ya tercih etmemiş ya da becerememişti.

Tinercileri ve berduşları sahiplenmek, onlara kamunun tiyatrolarını vermek gibi aydan arsa bağışlamaya benzer absürd önerilerle ya da Akmen'e "yuh" çekmekle olmaz! (Ne de olsa, tiyatroda oyun seyrederken bitlenmek ya da tiner koklamak, yalnızca Akmen'in değil, hiçbirimizin hoşuna gitmez.) Hilmi Bulunmaz, Akmen'i cevapladığında, tinercilere ve berduşlara  kamu kesesinden cömertlik yapıp aydan arsa bağışlamak yerine, kendi cebinden ve "somut" bir taahhütte bulunmuştu: (Bakınız: Bulunmaz, "Berduşlar tiyatromuza gelip ısınabilir!")

Hamit Demir, "Üstün Akmen'in seviyesizliğidir bu" başlıklı açıklamasını, 22 Kasım 2006'da yapmış. Böylesine çarpıcı bir başlıkla yapılmış bir açıklamayı daha önce görseydim, kesinlikle, "gördüğüm anda" link verirdim. Ama tiyatromuzun belli başlı sitelerinin en azından ana sayfalarını her gün (bazen günde iki-üç kez) mutlaka ziyaret etmeme rağmen, aynı özenle Demir'in sitesinin ana sayfasına da her gün bakıyor olmama rağmen, "Üstün Akmen'in  seviyesizliğidir bu!" şeklindeki o çarpıcı başlığı daha önce görmemiştim. Çünkü Demir, o başlıkla yaptığı açıklamayı, kendi sitesinde, bir okur yorumu olarak, farklı başlıktaki bir sayfanın en dibinde bir dipnot gibi yayımlamış. Söz konusu sayfanın linkini  aşağıda veriyorum. Demir'in açıklamasını okumak için sayfanın en dibine bakmalısınız:

"Üstün Akmen'in Seviyesizliğidir bu!"

————————————————————————

 

"Yudum Yudum Aşk"

Diyelim ki, Tolstoy yaşıyor ve "Savaş ve Barış"ı, örneğin, 1977 yılında yazmış ve otuz yıl sonra yani bugün, Türkçe'de ilk baskısı yapılacak. Tolstoy, kızı Aleksandra ve hizmetkârı Piyotr ile Paris'e gelmiş; bir süredir, Seine nehrine bakan, Pera Palas benzeri tarihi ve görkemli bir otelin en üst katında bir süit dairede kalmaktalar.

Kitabı basacak yayınevi (örneğin, Dostoyevski'nin "Karamazof Kardeşler"ini sansürlü biçimde yayınlamış olan İletişim yayınları) telefonla ön anlaşmayı yaptıktan sonra, yayın müdürü (Nihat Tuna) ile editörlerinden birini (örneğin, sansürlü "Karamazof Kardeşler"in de editörü olan Orhan Pamuk'u) Tolstoy'la görüşüp sözleşme imzalamaya göndermiş. Tolstoy, Nihat Tuna ile Orhan Pamuk'u oteldeki dairesinin balkonunda ağırlıyor. Püfür püfür bir Temmuz akşamı, Tolstoy'un Rusya'dan gelirken yanında getirdiği Odesa yapımı pirinç semaverde kızı  Aleksandra'nın demleyip porselen fincanlarda ikram ettiği çiçek kokulu çayları içerek, "Savaş ve Barış"ın Türkçe baskısı hakkında sohbet ediyorlar. Varsayalım ki, editör Orhan Pamuk, çantasından, "Savaş ve Barış" için yaptıkları kapak tasarımını çıkarıp Tolstoy'a göstererek, şunları söylüyor:

"Sayın Tolstoy, gerçi Nobel almış değilsiniz ama ben sizi de dikkate değer bir yazar sayıyorum. 'Savaş ve Barış' benim için ayrı ve özel bir yer taşıyor. Çünkü  Teyzem'in yaşadıklarıyla örtüşen bir roman. O nedenle, üzerinde büyük bir titizlikle çalıştım. Yalnız, şu sırada Türk televizyonlarında, İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili "Savaş ve Barış" adında bir belgesel gösterilmekte olduğu için, karışıklığa neden olmasın diye, zorunlu olarak, isim değişikliği yaptık ve 'Savaş ve Barış'ı, 'Yudum Yudum Aşk' ismiyle yayınlamaya karar verdik."

Sizce bu durumda Tolstoy'un tepkisi aşağıdaki şıklardan hangisi olurdu?

a) Tolstoy, Pamuk'u derhal kucaklayıp balkondan aşağı atardı.

b) Tolstoy, Pamuk'un gırtlağına yapışıp "Yarın sabah şafak vakti, Eyfel Kulesi'nin altındaki meydanda emrinize amade olacağım" derdi.

c) Tolstoy, sakin bir tavırla hizmetkârı Piyotr'a dönüp,  sakin bir sesle, şunu söylerdi: "Baltaya ihtiyacımız olacağını biliyordum. Şu büyük sarı bavulda olacaktı!... Bir zahmet getiriver!" 

d) Saralı olmayan Tolstoy, sara nöbeti geçirirdi.

Tolstoy'un o durumda ne yapacağını bilemiyoruz. Ama benzer bir durumda, Tuncer Cücenoğlu'nun ne yaptığını biliyoruz. Bırakalım, Cücenoğlu, Matruşka adlı oyununu Bulgaristan'da sahneleyen yönetmenle neler yaşadığını kendisi anlatsın:

"Daha sonra gazetecilerin ve televizyoncuların da hazır bulunduğu , oyunun sahneleneceği salona indik…
Oyunun rejisörü 40 yaşlarında Ventislav Asenov oldukça sıcak karşıladı bizi…
Asenov, Matruşka'nın kendisinde ayrı ve özel bir yer taşıdığını, teyzesinin yaşadıklarıyla örtüşen bir oyun olması nedeniyle Matruşka'yı özenle sahnelediğini anlattı…
Sonra oyunun adını “Yudum Yudum Aşk” olarak değiştirdiğini ekledi. Bunun nedeninin de Bulgar Televizyonunda Matruşka adıyla fahişelerin yaşamıyla ilgili bir dizi gösterildiğini, bir karışıklığa neden olmamak için zorunlu bir isim değişikliği yapmak zorunda kaldıklarını anlattı…
Asenov bu konuda oldukça tedirgindi… Bunun doğal olduğunu söyleyerek Asenov'u rahatlatmak da bana düştü…"

Tuncer Cücenoğlu

"Bulgaristan İzlenimleri"

Yukarıda linkini verdiğimiz Cücenoğlu  yazısıyla ilgili olarak Hilmi Bulunmaz'ın yorumunu okumak için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz:

"Sıkıcı bir yazarın Bulgaristan İzlenimleri'nden edindiğim izlenim"


 ————————————————————————

 

Acar Burak Bengi'nin sitemizde  de yayınlanmış olan "sansür yazısı", Vatan Gazetesi'nde Cumartesi Eki'nin manşet  haberi oldu

Acar Burak Bengi'nin, Türk basını, Türk yayıncılar, Türk çevirmenler ve Türk editörler tarafından Dostoyevski ve Tolstoy'a  uygulanan sansür ve tahrifatı belgelerle saptadığı "Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir" başlıklı "nehir yazısı"; Edebiyat ve Eleştiri (Ocak-Şubat 2006) dergisinde yayınlandığı zaman, büyük bir tepki yaratmıştı. Yayınevleri, yazının varlığını daha fazla insan duymasın diye, Acar Burak Bengi'nin adını kesinlikle anmadan, çeşitli bahaneler öne sürerek sansürü savunmuşlardı. (Bakınız:  "Türkçe Güvenilmemesi Gereken Bir Dildir" başlıklı "nehir yazının" bugünkü ve yakın gelecekteki ek bölümleri.)

Bir çok derginin gayet komik gerekçelerle basmayı reddettiği yazı; Şubat 2006'da Edebiyat ve Eleştiri'de yayınlandıktan sonra; (Bengi'nin, yazıya gelen tepkileri değerlendirmek üzere yazdığı ek bölümü de içeren daha genişletilmiş versiyonuyla) 1 Eylül 2006'da coşkunbüktel.com'da da yayınlanmıştı.

23 Aralık 2006 tarihli Vatan'da ise, Bengi'nin gösterdiği sansürlü bölüm yayınlanmış, Bengi'nin yazısıyla ilgili olarak, Murat Belge, Tahsin Yücel, Nihat Tuna, Ergin Altay, Hilmi Yavuz, Rana Gürtuna, Ömer Türkeş ve Zeki Coşkun'dan görüş alınmış.

Görüş bildirenler ya açıkça sansürü savunuyor (Tahsin Yücel, Ergin Altay, Nihat   Tuna); ya "sansüre karşı" olduğunu beyan ettikten sonra, bir takım bahanelerle sansürün kaçınılmaz olduğu fikrini yerleştirmeye çalışıyor (Murat Belge, Rana Gürtuna); ya Bengi'nin ortaya koyduğu sansür belgelerini önemsemez görünerek, "Dostoyevski'nin sansür edilmesi o kadar önemli bir haber değil, biz zaten biliyorduk, önemli olsaydı biz Bengi'den önce açıklardık" edasında cevap veriyor (Ömer Türkeş, Zeki Coşkun); ya da "Ben olsam dava açardım" gibi muğlak bir ifadeyle (Kim olsa? Kime dava açardı? sorularını belirsiz bırakarak) işin içinden sıyrılıveriyor (Hilmi Yavuz).

Yani görüş bildirenler arasında bir tek kişi bile çıkıp "açıkça, mertçe, Türkçe, netçe" sansüre karşı bir mesaj veremiyor. Sansür bahsinde en "seçkin"(!) aydınlarımız bile sınıfta kalıyor. En "ilerilerin" bile aslında ne kadar "geri" oldukları, en "demokratların" bile aslında "tam" bir ifade özgürlüğüne  yanaşmadıkları anlaşılıyor.

Vatan'daki yazı, Vatan'ın internet sitesinde de yayınlanmış. Türkiye'de saatin kaç olduğunu daha bir net kavramak isteyen okurlar için yazının linkini sunuyoruz (Yazıda eksik kalan bazı konuları, daha sonra ele alacağız):

Türkler'i barbar gösteren Dostoyevski romanında tadilat

Yukarıda linkini verdiğimiz yazı hakkında Hilmi Bulunmaz'ın görüşünü okumak için lütfen tıklayınız:

Yok etme sanatı

————————————————————————

Adam gibi bir tiyatro dergisi nasıl olmalı? Hilmi Bulunmaz, gerekli kriterleri açıklıyor:

 

Hilmi Bulunmaz, "Oyun" adıyla bir tiyatro dergisi yayınlamayı düşünüyor. Bu derginin kriterlerini belirlemek için, sitesinin okurlarına görüş soran  bazı kısa yazılar yayınlamıştı. (Bakınız: "Tiyatro eleştirisi", "Oyun")

 

Bulunmaz, çıkarmayı düşündüğü dergiye ilişkin aşağıda linkini verdiğimiz, yeni ve yine kısa yazısında, söz konusu dergi için kendisinin düşündüğü kriterleri açıklıyor. Bulunmaz'ın ortaya koyduğu, "okurların bilme hakkından yana" kriterler, eğer haklı, mantıklı, demokratik ve uygar ise; Bulunmaz'ın kriterlerine uymayan tiyatro dergileri ve tiyatro siteleri, kesinlikle haksız, mantıksız, antidemokratik ve faşisttirler. Bu, bu kadar açık ve basittir. Okurların bilme hakkını umursamayanların, örneğin, Filistinli çocuklar için döktükleri göz yaşları, ancak "timsah gözyaşı" olarak tanımlanabilir. Okurların bilme hakkını tanımamanın; okurları, "bazı hakikatleri bilmesi gerekmeyen eşekler" saymanın, en net tanımı, faşizmdir.

 

Hilmi Bulunmaz'ın bir tiyatro dergisi için öngördüğü kriterler hakkında çok şey söylenebilir ama hiç kimse o kriterlerin, "okurların bilme hakkıyla" bağdaşmadığını ve faşizmle bağdaştığını söyleyemez.

Bulunmaz'ın kriterlerini okumak için, lütfen aşağıdaki linki tıklayın!

 

Tiyatro dergisi

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz, Özdemir Nutku'yu neden okumuyor?

 

Yazılarını alelacele ve çalakalem yazmasını eleştirsek de, yazdıklarında çoğu zaman dezestetik öğeler bulsak da, Hilmi Bulunmaz; seçkin bilinen diğer tiyatrocuların, hatta Türk tiyatrosundaki "tüm" tiyatrocuların ve tiyatro sitelerinin, görmezden geldiği skandallara (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı", "Oyçed skandalı", "Theope skandalı") göz yummayan, karşı çıkan tek tiyatrocu olmak gibi, onurlu ve önemli bir konuma sahip.

 

Bulunmaz'ın konumunun önemini anlamak için, yukarıda linklerini verdiğimiz (ve tüm tiyatro sitelerinin okurlardan saklamaya özen gösterdiği) skandallardan haberli olmak; o skandalların dudak uçuklatacak kadar hayret verici hakikatler olduğunu, iki kere iki dört kadar somut ve sağlam kanıtlarla kanıtlandığını bilmek gerekiyor. O skandalların vahametine ve kanıtların sağlamlığına asla itiraz edilemediği halde, herkesin o skandallar karşısında hangi nedenlerle üç maymun rolüne sığındığını, ağzını, kulağını ve gözünü sımsıkı yumduğunu kavramak gerekiyor.

 

Ancak o linklerin ucundaki yazıları okuduktan ve Türk tiyatrosu dediğimiz bu "çamurlu sahanın" gerçek mahiyetini tanıdıktan sonra; bu sahada Hilmi Bulunmaz gibi "seyirci kalmayı" kendine yediremeyen hiç değilse bir tane onurlu tiyatrocunun var olmasından umut ve kıvanç duyabilirsiniz.

 

Bulunmaz, Nutku'yu niçin okumadığını, benim 1998'de basılmış olan "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımdan gayet isabetli bir alıntı yaparak açıklamış. Alıntı, bence, Özdemir Nutku'nun Türk tiyatrosuna verdiği "zararın" kaynağını saptamak açısından o kadar isabetli ve okurlar açısından o kadar önemli ki; Bulunmaz'ın Büktel'i (haklı gerekçelerle de olsa) yücelten yazılarının çoğuna link vermediğim halde; bu kez, "körlerle sağırlar birbirini ağırlar" biçiminde yanlış anlaşılması gayet mümkün bir görüntü vermek riskini göze alarak, söz konusu alıntıyı içeren Hilmi Bulunmaz yazısını okurların  dikkatine sunuyorum:

 

Özdemir Nutku'nun kitaplarını neden okumuyorum?

 

———————————————————————— 

 

Hilmi Bulunmaz, Özdemir Nutku'nun 60. sanat yılı "onuruna" gösteri sunan Zafer Diper'i ağır "yargı"lıyor:

 

Bir yazarı ve onun çok sevilen oyununu (Coşkun Büktel'in Theope'si) engellemek için, resmi bir toplantıda yalan söylediği CD kaydı ve kendi itirafıyla belirlendiği ve buna rağmen hâlâ pişmanlık belirtip Büktel'den özür dilemediği halde, insan içine çıkıp 60. sanat yılını kutlayabilen Özdemir Nutku mu daha "pişkin"; yoksa hakikati bildikleri halde, (sırf kariyerleri ve menfaatleri gereğince) haklıdan yana değil, suçlu da olsa "güçlüden" yana tavır almayı tercih ederek Nutku'ya destek veren insanlar mı daha "pişkin"? Bence  (CB) Nutku'nun yanında yer alan ve coskunbuktel.com'da teşhir edilmiş kanıtları (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı")  görmemek için gözlerini sımsıkı yumarak Nutku'yu sorgusuz sualsiz kutlayan "herkes"; Nutku'ya yalanlarının hesabını sormak cesaretini gösteremeden ona yalnızca alkış tutan "herkes"; hiç kuşkusuz, hakikati ve adaleti umursamıyor, insanı insan yapan tüm değerleri elinin tersiyle itiyor, kısacası ahlaken intihar ediyor, demektir.

 

Hilmi Bulunmaz, Bizim Tiyatro sahibi Zafer Diper'i "müntehirler" listesine dahil ederken, dilerim yanılıyordur:

 

Bizim Tiyatro intihar ediyor

————————————————————————

 

Mehmet Esatoğlu, Şirin Öten'in sorularını cevaplıyor.

Esatoğlu, 1974'teki, İstanbul Şehir Tiyatroları Tepebaşı marangozhanesi günlerinden beri tanıdığım ve zaman zaman görüştüğüm bir arkadaş...

Dört-beş yıl öncesine kadar TÜYAP kitap fuarının bulunduğu yerde, eskiden Şehir Tiyatrosu'nun Tepebaşı Sahnesi vardı. 1970'de geçirdiği bir yangından sonra, Tepebaşı Sahnesi, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın marangozhanesi olarak kullanılır olmuştu. 1974 yılında, Şehir Tiyatrosu yönetmeni Beklan Algan, bu marangozhanede bir oyunculuk kursu açtı. Bir gazete ilanı vererek, aralarında benim de (C. Büktel) bulunduğum, yirmili yaşlarında, 40 kadar genci, o marangozhaneye toplayan Algan, Şehir Tiyatroları'nın diğer bazı sanatçılarıyla birlikte, o kırk kişilik genç gruba tiyatro eğitimi vermeye koyuldu. 

Ben, çalışmalara iki ay kadar devam ettikten sonra, Beklan Algan'ın bazı teknik kuşkularıma ve sorularıma cevap vermekte aciz kaldığını görerek ve genç grubun çeşitli angaryalarla "kullanılmaya" başladığını fark ederek, gruptan ayrıldım. Benim ve başka bazı arkadaşların ayrılmasından kısa süre sonra, Beklan Algan, sebat edip kalan gençlerle, "Adsız Oyun" diye bir oyun çıkardı. Metnini Zeynep Oral'ın yazdığı bu oyun, hatırladığım kadarıyla, yalnızca 15 gün sahnede kalabildi.  Marangozhane, sanırım, bu oyunla birlikte İstanbul Şehir Tiyatroları Deneme Sahnesi haline gelmişti.

Deneme Sahnesinin (bence) en unutulmaz prodüksiyonu, Beklan Algan'ın 1977'de yönettiği Brecht oyunu "Cesaret Ana ve Çocukları"ydı. Ortası çukur olan çember şeklinde bir dekor yapılmış, seyirciler, çukur bölümdeki döner koltuklara oturtulmuştu. Cesaret Ana'nın cipi, Metin Deniz'in tasarladığı bu çember dekorda ilerledikçe, seyirciler, koltuklarında dönerek, aksiyonun ciple birlikte ilerlemesini izliyorlardı. Ben, o zamanki aklımla, bu prodüksiyonu, ilginç ve başarılı bir tiyatro deneyimi olarak algıladığımı anımsıyorum. Deneme Sahnesi, daha sonra (yanlış anımsamıyorsam, 12 Eylül darbesinden kısa süre sonra) tamamen yıkılıp, yerine, son dört-beş yıl öncesine kadar TÜYAP kitap fuarına da mekan olmuş olan beton bina dikildi.

Mehmet Esatoğlu, 1974'teki Deneme Sahnesi (aslında marangozhane) günlerini anlatırken, Beklan Algan'ın oradaki kurslarına katılan (o kurslara gazete ilanıyla gelmiş, içlerinde kendisinin de bulunduğu) 40 kişilik gruba da değiniyor. Esatoğlu, belli ki, o eski grubumuzdaki kişilerden bugün yalnızca Işıl Kasapoğlu'nu önemsiyor, o 40 öğrenciden yalnızca Kasapoğlu'nun adını veriyor.

Ben, Kasapoğlu'nun da orada, aramızda olduğunu, böylece, otuz yıl sonra, fark etmiş oldum. Hafızama yardımcı olduğu için Esatoğlu'na teşekkür ediyor, karşılık olarak ben de onun hafızasına yardımcı olmak istiyorum. Madem ki isim veriyoruz, yalnızca Kasapoğlu'nun ismini değil, hatırladığımız herkesin ismini vermeliyiz. Esatoğlu, Coşkun Büktel'i hatırlamak istemiyor olabilir ama, Deneme Sahnesi'nde (marangozhanede) Beklan Algan öğrencileri olarak eğitim gören 40 kişi arasında, benim hatırladığım kadarıyla, daha sonra tiyatro (ve sinema) yapmayı sürdürmüş en az iki kişi daha vardı: Bakırköy Belediye Tiyatroları oyuncusu (Kısa süre önce intihar etmiş olan) ŞEFİK KIRAN ve (sonradan Vasıf Öngören'in hem Birlik Sahnesi'ndeki, hem de Almanya'daki tiyatro macerasına katılmış ve yıllardan beri sinema ve TV 'de oyunculuk yapmakta olan) NURETTİN ŞEN...

Birileri çıkıp hafıza tazelemeyi sürdürür ve listeyi başka isimlerle genişletirse sevinir, yeni isimleri buraya sevinçle kaydederim.

Bugünlerde, yalancı olduğu belgelenmiş bir profesörle (Ö. Nutku'yla) aynı karede görmekten kendisi adına utanç duyduğum Esatoğlu'nun, aşağıda linkini verdiğimiz söyleşide anlattıkları; "Figürlerin bir bilinirliğe kadar bilinmezliğin yığılması içinde hareket etmesi üzerine konuştu." gibi teorik olma çabasıyla telaffuz edilmiş anlamsız ifadelerin "çapaklarına" rağmen, bana, nostaljik bir keyif yaşattı. Umarım, Mehmet Esatoğlu söyleşisi, aynı keyfi ve o günlerin tiyatro heyecanını sitemizin tüm ziyaretçilerine  yaşatmayı başarır:

 

"Mehmet Esatoğlu ile Brecht üzerine yaptığım bir söyleşi"

 

Güncelleme:

Yukarıda linkini verdiğimiz Esatoğlu söyleşisi, Hilmi Bulunmaz'ı da (özellikle Sermet Çağan'a ilişkin paragrafıyla) oldukça etkilemiş. Bulunmaz'ın söyleşi hakkında yazdığı duygusal yazıyı okumak için, aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz:

 

"Tiyatro modasına uymak ya da uymamak"

 

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz, Üstün Akmen'in bir cümlesine gözlerimi yaşartan bir başlıkla cevap verdi.

Akmen'in beni de rahatsız etmiş olan cümlesi, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın bilet fiyatlarını iki aylık bir süre için 1 YTL'ye indirmesi üzerine, TEB başkanı olarak verdiği tepki demecinde yer alıyordu. (Bu demeç hakkında yazdığım link yazısı aşağıda okunabilir. Ben, demecin daha önemli bulduğum bir başka cümlesine vurgu yapmış, konuyu dağıtmamak için, Akmen'in berduşlarla ilgili hissiyatından duyduğum rahatsızlığa değinmemiştim.) Akmen, demecinde, 1 YTL uygulamasının "kaliteli seyirciyi" kaçıracağından ve tiyatro salonlarını kalitesiz seyircinin işgal edeceğinden yakınarak şöyle diyordu:

"Tinerciler, berduşlar kendilerine iki saatliğine sıcak bir mekân bulacak."

 

Hilmi Bulunmaz ise, sırf bu cümleye itiraz etmek için yazdığı yazıya; insan sevgisinin, empatinin ve insani duyarlıkların hâlâ ölmediğini anımsatan; insana, bu sevgisizlik çağında bile, insan olmaktan sevinç ve gurur duymasının hâlâ mümkün olduğunu kanıtlayan; serin meltem etkisiyle insanın yüreğini kanatlandıran, harikulade bir başlık atıyor:

 

"Berduşlar Tiyatromuza Gelip Isınabilir!"

 

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

Coşkun Irmak'ın, kendinden, globalist 2. cumhuriyetçilerden, Stalin'den ve (Lenin ile Zhadanov'u alıntılamış olan) Erdoğan Ahmet'ten uzun alıntılar yaparak oluşturduğu "Kavramlar ve Sahipleri" başlıklı yazısına, hiç umulmadık bir cepheden ve Aziz Nesin'den alıntı yaparak, itiraz ediyor.

 

Ulu, Ulus, Ulusal, Ulusallık, Ulusalcılık

 

 

————————————————————————

 

 

Tuncer Cücenoğlu,

 

İstanbul DT yapımı "Amedeus"u çok beğenmiş. Oysa ben, örneğin, iki baş rol oyuncusunun (Salieri'de Kadri Celal Kınoğlu ve Mozart'ta Zafer Algöz) oynadıkları oyuna ve oyundaki rollerine samimiyetle  inandıklarına bir an bile inanamadığım için, bu yeni prodüksiyonu hiç beğenmedim. Kınoğlu ve Algöz oyunun muhteşem içeriğine inanıyor gibi değil, prodüksiyonun zenginliğine ve kendilerini sergilemek için muhteşem bir vitrin olduğuna inanıyor gibiydiler. O nedenle, inandırıcılığa ters düşen mizansenlerden ve metnin budanmasından rahatsız değildiler.

 

Madem ki "inandırıcılığa ters düşen mizansenlerden" söz ettik, bu yazının çerçevesi içinde bile, somut örnek vermeliyiz: Örneğin, hastalanan Mozart'ın yatağa yatırılmak yerine, (sahneye bir yatak veya kanepe koymaya gerek duyulmadığından) kalem kağıt gibi gereçlerin kaldırılarak çalışma masasının üstüne yatırılması (koskoca AKM sahnesinde evcilik oynanıyormuş gibi bir görüntü yaratan) abuk bir mizansendi. Sahneye kanepe koymamak için böyle bir abukluğa başvurmak zorunda kalınırken, sahnenin hiçbir işe yaramayan, saçma sapan ve hantal bir takım duvar dekorlarıyla doldurulması, o göstermelik dekorların ikide bir gıcırdayarak inip kalkması ama oyuna bir an olsun direkt bir katkı yapmaması ise abukluğu katmerli kılan tercihlerdi. Bu tür abuklukların işaret ettiği samimiyet eksikliği nedeniyle, ben bu "zengin" prodüksiyonu DT imkânlarının ziyan edilmesi olarak algıladım. Cücenoğlu'nun çok beğendiğini söylediği "Amedeus" metninin budandığını fark ettiğim için de, yönetmen Can Gürzap'ı bağışlayamadım.

 

Ama benim kostümlerden başka hiçbir unsurunu alkışlamadığım ve 1984'teki Yücel Erten prodüksiyonunun soluk ve samimiyetsiz bir gölgesi olarak algıladığım bu yeni "Amedeus" prodüksiyonu hakkında, Tuncer Cücenoğlu; sade suya tirit bile olmayan, en küçük bir zekâ ve yaratıcılık kıvılcımı bile barındırmayan, kötü Türkçe'yle yazılmış, pohpohlamalardan ibaret, "ıslak" bir yazı yayınlamış.

 

Cücenoğlu tıpkı saray destekli sanatçı Salieri gibi, devlet destekli bir "sanatçıdır". Tıpkı Salierivari sinsi yalanlarla "Theope"yi ve Coşkun Büktel'i kapalı kapılar ardında engellemeye çalışan Özdemir Nutku gibi, Tuncer Cücenoğlu da, düne kadar, DT repertuar kurulu üyesiydi. Yani Coşkun Büktel'in DT'ye önerdiği oyunları kapalı kapılar ardında ve hiçbir gerekçe göstermeden reddeden ama Cücenoğlu'nun "Çığ" adlı saçmalığını kabul eden o kurulda, Özdemir Nutku'yla yan yana çalışıyor; kendi oyunlarını onaylatırken, Büktel'in oyunlarını engelliyordu. Kapalı kapılar ardında hiçbir gerekçe açıklamadan oyunlarını reddettikleri/engelledikleri "Theope" yazarı sefalet içinde kıvranırken; Cücenoğlu, bir-iki ay kadar önce yayınladığı  bir internet yazısında, hiç utanmadan, yüzü hiç kızarmadan, güney sahillerinde satın aldığı dubleks villasını ballandıra ballandıra anlatıyordu.

 

Aynı Cücenoğlu, bugün, aşağıda linkini verdiğimiz "Amadeus" yazısında ise, yine hiç utanıp sıkılmadan, yetenekli sanatçıların engellenmesine karşı olduğunu söylüyor. Yetenekli sanatçılara darbe vurulmasının yanlışlığından bahsediyor. Çünkü "marifet iltifata tabidir" diyor. Marifet iltifata tabi olsaydı, bugüne dek Büktel dışında tüm eleştirmenlerin her daim iltifata  boğdukları Cücenoğlu'nun son "marifeti" olan "Çığ" hakkında Coşkun Büktel, "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor" gibi bir yazı yazabilir miydi? "Çığ"ı destekleyen herkesi tek tek isim vererek teşhir eden ve öylesine "ağır" yargılayan o yazıda, en küçük bir hata olsa; Cücenoğlu'nu iltifata boğmuş olan o insanlar, Büktel'i tükürüğe boğmaz mıydı? Boğardı. İçlerinde Kemal Başar'ın da bulunduğu, en küçük eleştiriye tahammül edemeyen o insanlar, o yazıda kendilerini Cücenoğlu'ndan bile fazla  eleştiren Büktel'in aleyhinde imza toplamaz mıydı? Toplardı. Ama bırakın imza toplamayı, bırakın Büktel'i tükürüğe boğmayı, tıs çıkaramadılar. Çünkü Büktel'in "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı yazısı öylesine sağlamdı ki, ne iltifatlara boğulan Cücenoğlu, ne de Cücenoğlu'nu iltifatlara boğanlar, onu Avrupa'ya pazarlayanlar, tek kelime edebildiler. Büktel'in ağır eleştirilerine karşı gık diyemediler. Cücenoğlu'nun iltifatlara boğdukları "marifetini" savunmaya yeltenemediler.

 

Demek ki "marifet" aslında marifet değilmiş. Demek ki, iltifatlar, "marifeti" marifet yapmaya yetmemiş. Demek ki, marifeti her zaman iltifata tabi olanlarda aramak gerekmezmiş.

 

Cücenoğlu, hem (bir devlet kurumunun repertuar kurulu üyesi olarak) Coşkun Büktel gibi bir yazarın oyunlarını ("Shakespeare'siz Herifler", "Haram Lokma Sendromu") hiçbir gerekçe göstermeden, Salieri yöntemleriyle, kapalı kapılar ardında ve sinsice engellemekten geri kalmıyor; hem de "marifet iltifata tabidir" diyebilyor.

 

(E, ne de olsa, biz, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabımızın 478. sayfasında Tuncer Cücenoğlu'nu "pişkinlik şampiyonumuz" olarak nitelerken, boş konuşmamıştık. Cücenoğlu, ne de olsa, Türk tiyatrosunun Salierisi Özdemir Nutku'nun yakın dostu, mesai arkadaşı ve işbirlikçisidir.)

 

Türkiye'de oyunları en çok oynanan, en çok kazanan yazar olabilmek için, Cücenoğlu'nun nasıl oyunlar yazdığını daha önce göstermiştik. (Bakınız: "Çığ Aslında Nedir Neyi Sarsıyor?") Şimdi de,Türkiye'de oyunları en çok oynanan, en çok kazanan yazar olabilmek için, nasıl yazılar yazmak ve kimleri nasıl pohpohlamak gerektiğini göstereceğiz. Bunu göstermek için Cücenoğlu'nun "Amadeus" yazısını bulunmaz bir fırsat ve ibretlik bir belge sayıyor ve ziyaretçilerimizin mutlaka okumasını salık vererek, linkini sunuyoruz.

 

"Amadeus"

 

————————————————————————

 

 

Mustafa Demirkanlı ile Kemal Başar arasında,                           Ragıp Ertuğrul'un eleştiri yazısı ve                                                 aşırı davetiye (Bilet?) talebi üzerine tartışma

 

Kemal Başar, "Hayatı Yaşamak" adını verdiği ve "izlenebilir olması için" (bir başka deyişle, Türk zekâsının hak ettiği "diyet tiyatro" reçetesine uygun olması için)  budaya budaya "220 sayfadan 96 sayfaya"  indirmekle övündüğü "The Time of Your Life" adlı Pulitzer ödüllü William Saroyan oyununu Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yönetmiş.

 

(Kemal Başar'ın 220 sayfa dediğine bakmayın, "The Time of Your Life"ın kısaltılmamış orijinal metninin bendeki  "Sixteen Famous American Plays" adlı antolojide kapladığı yer, yalnızca 57 sayfa. Gerçi, Modern Library yayınlarının Newyork 1941 baskısı bu antoloji, iki sütuna dizilmiş ama, 20x13,5 santimlik sayfaları normal roman  boyutlarında... Yani Başar'ın kuşa çevirmekle övündüğü metin, aslında, aşırı uzun bir metin değil.) 

 

Ayşegül Yüksel ile Ragıp  Ertuğrul, Başar'ın bu "diyet" prodüksiyonu hakkında, adet yerini bulsun diye, sade suya tirit birer "diyet" eleştiri yazmışlar. Bu eleştirilerden daha "diyet" olanı (Ayşegül Yüksel'in internet bilgilerinden öte dişe dokunur hiçbir şey söylemeyen yazısı) belli ki, içerdiği komplimanlar yüzünden Kemal Başar'ın hoşuna gitmiş. Daha az "diyet" olan Ragıp Ertuğrul yazısı ise, Kemal Başar'ı fena halde kızdırmış. O nedenle Ragıp Ertuğrul'un TEB'ten (Türkiye Eleştirmenler Birliği) ihraç edilmesi için, "Bu Ülkenin Gerçek Eleştirmenlerine" çağrı yapıyor

 

Kemal Başar, belli ki, yalnızca TEB üyelerini gerçek eleştirmen sanıyor/sayıyor. Oysa bizim sitemizi izleyen "şanslı azınlığın", özellikle,  "Çığ Skandalı" sayesinde iki kere iki dört gibi somut kanıtlarıyla gayet iyi kavradığı üzere; bırakın TEB üyelerini, TEB'in başkanı (Üstün Akmen) bile, gerçek bir eleştirmen değildir.

 

Kemal Başar'ın, Ragıp Ertuğrul'a ve (Ragıp Ertuğrul'un eleştiri  yazısını, sansür etmek yerine "yayınladığı için") Mustafa Demirkanlı'ya karşı öfkesinin yol açtığı davetiye (bilet?) olayı hakkında; bildiklerimi yeterli bulmadığımdan, yorum yapmak istemiyorum.  (Olayla ilgili olarak, aralarında yakın arkadaşım Ahmet Türkoğlu'nun da bulunduğu 94 tiyatrocunun Başar lehine dilekçe/duyuru imzalamış olması bile beni yeterince tatmin etmedi.)

 

Benim "omurgasız" olduğunu kanıtladığım Kemal  Başar'ın (Bakınız: "Demek Ki Kemal Başar'a 'Omurgasız' Demekle Pek Haksızlık Etmemişim") ve "yalancı" olduğunu kanıtladığım Mustafa Demirkanlı'nın (Bakınız: "Mustafa Demirkanlı Sinsi Yalanlar ve Tahriflerle Okurları Caydırmaya Çalışıyor") bu konuyla ilgili olarak kendi sitelerinde yayınladıkları kendi yazılarını okuyarak, davetiye (bilet?) olayı konusunda hangisinin haklı olduğuna kendiniz karar verin!

 

İkisi de yazılarını, sanırım aynı saatlerde, yayına koymuşlar. Her iki yazıyı da, benim okuduğum sırayla, linkliyorum: 

 

Mustafa Demirkanlı :

BASINA-DERGİMİZE-ELEŞTİRİ KURUMUNA BÜYÜK SALDIRI

 

Kemal Başar:

BİR YÖNETMENDEN BU ÜLKENİN GERÇEK TİYATRO ELEŞTİRMENLERİNE AÇIK MEKTUP

 

————————————————————————

 

 

GÜNCELLEDİK

26 Kasım 2006

 

"Herkes" için (ve gelecekte de) anlamlı kılabilmek amacıyla, aşağıdaki link yazımızın içine iki paragraf daha ekledik. Sonradan eklediğimiz paragrafları "koyu harflerle" dizerek, fark edilmelerini kolaylaştırdık.

 

 

tiyatrom.com,

 

İstanbul Şehir Tiyatrosu gişelerinin Tickettürk adlı bilet satış şirketine devredilmesindeki karanlık noktaları ana sayfadan sorguluyor. Uygulamayla ilgili olarak tiyatronun yönetim kurulunun ve genel sanat yönetmeninin dahi bilgilendirilmemiş olduğu (Mustafa Demirkanlı'ya dayanılarak) iddia ediliyor.

 

Demirkanlı'nın arada bir de olsa doğruyu söyleyebileceğini kabul eder ve bu konuda doğru söylemiş olma ihtimaline itibar edersek; gerçek bir skandalla karşı karşıyayız demektir. İstanbul Şehir Tiyatrosu, tiyatroculara danışmak ve bilgi vermek gereği bile duyulmadan, belediyeciler tarafından yönetiliyor demektir. Belediyeciler, tiyatronun genel sanat yönetmeni koltuğuna ve yönetim kurulu koltuklarına, göstermelik olarak bir takım iradesiz kuklaları oturtmuşlar ve bu sayede hiçbir itirazla karşılaşmadan bildiklerini okuyorlar ve tiyatroyu kendi meçhul (belki de malum) hedeflerine doğru sürüklüyorlar demektir.

 

tiyatrom.com, tiyatrocu yöneticilerden bilgi alamadığı ve belediyeci yöneticilere ulaşamadığı için, Tickettürk olayından gelen yanık kokularıyla ilgili 13 tane soru soruyor ve ardından şunları söylüyor:

 

"Bütün bu sorularımıza yanıt bekliyoruz. Şehir Tiyatroları’nda bu sorulara yanıt verecek muhatap olmadığına göre, artık soruların muhatabı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Kadir Topbaş’dır.
Kamuoyu adına sorduğumuz bu soruların takipçisi olacağız, her bir sorunun yanıtı verilene kadar da sormaya devam edeceğiz."
 

 

Sorular güzel de, acaba Kadir Topbaş o soruları yanıtlar mı, yoksa ("Özdemir Nutku Skandalı"nı, "OYÇED  Skandalı"nı, "Çığ Skandalı"nı okurlarından saklamak için, pişkinliğe vurarak görmezden/duymazdan gelen, tiyatrom.com gibi) sayın Topbaş da tiyatrom.com'un sorularını pişkinliğe vurarak, görmezden/duymazdan mı gelir? Eğer, Kadir Topbaş da, tiyatrom.com'un "sağır kulağı verme" taktiğine başvurursa, tiyatrom.com, bu taktiğe ne yüzle itiraz edebilir?

 

tiyatrom.com, aylar boyunca, "Özdemir Nutku Skandalı"nı, "OYÇED  Skandalı"nı, "Çığ Skandalı"nı okurlarından saklamak için, pişkinliğe vurarak görmezden/duymazdan geldikten sonra; tiyatro sezonunun başlamasına az bir süre kala, skandalları okurlarından saklayan tiyatro sitelerine yönelik olarak coskunbuktel.com'da yayınlanan eleştirilere şu anonsla cevap vermişti: "Perdelerin açılmasına on gün kaldı. Lütfen kısır çekişmelerinizi kapatınız!"

 

Yani Türkiye'nin en saygın profesörü Özdemir Nutku, otuz kişilik resmi DT toplantısında, bir oyunu (Theope) ve yazarını engellemek için yalan söyleyecek kadar kendini alçaltmıştı ve tiyatrom.com, CD ile belgelenmiş bu skandala (ve coskunbuktel.com'da teşhir edilen diğer skandallara) "kısır çekişme" diyerek gözlerini sımsıkı yumup, işin içinden çıkıvermişti. Böylelikle, tiyatrom.com (sahibi ve yöneticisi A. Ertuğrul Timur), Özdemir Nutku skandalını ve diğer skandalları okurlarından saklamış olmasına, en sonunda ve aklı sıra, "geçerli" bir mazeret bulmuş olmuştu.

 

Şimdi, eğer Kadir Topbaş da, tiyatrom.com'un Tickettürk konusunda sorduğu soruları hiç umursamaz ve  tiyatrom.com'un sezon başında yaptığı o anonstan ilham alarak, "perdeler çoktan açıldı, lütfen kısır çekişmelerinizi kapatınız!" diyerek işin içinden çıkıverirse, tiyatrom.com (A. Ertuğrul Timur), ne yüzle, ne diyebilir?

 

Güya hesap soranların hesap sorulanlardan daha masum olmadığı bu tuhaf ülkede, halkın maruz kaldığı dezenformasyonu kırmak için, dürüst insanların dürüst olmayanlar kadar cesur olmasına  (bir başka deyişle, daha pek çok Coşkun Büktel'e ve coskunbuktel.com'a) ihtiyaç var.

 

tiyatrom.com'un ana sayfadan verdiği Tickettürk haberini okumak için, aşağıdaki linki tıklayınız:

 

ŞEHİR TİYATROLARI TİCKETTÜRK'E TESLİM Mİ EDİLDİ?

 

NOT: Konuyla ilgili olarak Hilmi Bulunmaz'ın görüşü için, bakınız:

"Sehir Tiyatroları Tickettürk'e peşkeş çekildi"

 

————————————————————————

 

 

Üstün Akmen,

 

İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda biletlerin (yalnızca iki ay için) 1 YTL'ye indirilmesine karşı çıkıyor. (Bu indirime, Akmen'den önce, oldukça yetersiz ve somutluktan uzak, genel ve  belirsiz gerekçeler içeren, her zamanki "alelacele" yazılarından biriyle, Hilmi Bulunmaz da karşı çıkmıştı. Bakınız: "Şehir Tiyatroları fiyatını indirdi".) Ama  Üstün Akmen, ilk bakışta, tiyatronun halka yaygınlaştırılmasına karşı çıkmak gibi görünen bu karşı çıkışını oldukça mantıklı gerekçelere dayandırıyor ve iki aylık indirimin sakıncalarını inandırıcı biçimde ortaya koyuyor.

 

(Tiyatromuzda oyunların kalitesinin/kalitesizliğinin tartışılmak yerine, sürekli olarak akçalı konuların  —maaşların, devlet yardımlarının, ödeneklerin, bilet fiyatlarının— tartışılmasına gıcık oluyor ve bu utanç verici tartışmalara katkı yapmaktan uzak durmaya çalışıyorsam da; Akmen'in yazısında dikkat çektiği sakıncalardan birini önemli bulduğum için, bir de bu sitede vurgulamak istiyorum.) 

 

AKP'li iktidar yetkilileri, tiyatronun yaygınlaşmasını gerçekten umursuyorlarsa, bilet fiyatlarını yalnızca iki ay için, (seçimlerden önce seçmenlerin ağzına bir parmak bal çalmak için?) geçici olarak indirmek yerine; kanun çıkarıp, daha sonra artırılamayacak biçimde fiyatı 1 YTL olarak sabitlesinler. Eğer bilet fiyatını sonradan değiştirilemez biçimde 1 YTL yaparlarsa, Üstün Akmen'in saydığı diğer sakıncalar tedbir alınarak giderilebilir; ama fiyatlar geçici olarak, yalnızca "iki aylığına" indirildiğinde, Akmen'in dikkat çektiği (aşağıya alıntıladığım) şu sakınca, bence indirimin tiyatromuza yarar yerine zarar getirme riskini gerçekten de artırmaktadır:

 

"Bilet fiyatları Şubat ayından sonra eski fiyatlarına çıkarıldığındaysa sonuç şimdiden belli. 1 YTL’na alışmış seyirci, müzikal bir oyuna 7,5, normal oyuna 6,5 YTL vermeyecek. Vermeyecek ve gelmeyecek. O zaman, boş salonlara oynayacak tiyatrocularımız adına kim üzülecek? Bu kararın altına imza atanlar mı,?"

 

Güzel bir soru!... Acaba imza atanlar, işler sarpa sardığında Akmen'in bu haklı sorusunu yanıtlar mı, yoksa ("Özdemir Nutku Skandalı"nı, "OYÇED  Skandalı"nı, "Çığ Skandalı"nı pişkinliğe vurarak görmezden/duymazdan gelen Üstün Akmen gibi) onlar da Akmen'in bu sorusunu pişkinliğe vurarak, görmezden/duymazdan mı gelirler?

 

Güya hesap soranların hesap sorulanlardan daha masum olmadığı bu tuhaf ülkede, halkın maruz kaldığı dezenformasyonu kırmak için, dürüst insanların dürüst olmayanlar kadar cesur olmasına  (bir başka deyişle, daha pek çok Coşkun Büktel'e) ihtiyaç var.

 

Üstün Akmen'in yazısını, tiyatrodergisi.com'dan linkliyoruz:

 

TEB: “TİYATRO BİLET FİYATLARINI 1 YTL.’NA İNDİRMEK UCUZ POPÜLİZMDİR”

 

————————————————————————

 

 

Hasan Anamur,

 

"Keşanlı Ali Destanı" üstüne yazdığı yazıyı, (kendisi gibi eleştirmen/akademisyen şahısların,  bugüne dek gelenekselleştirdikleri) sığ, keyfi, karakuşi yargılarla bezemek yerine; somut verilere dayandırmaya çalışmış.  Bu nedenle, Anamur'un Yücel Erten prodüksiyonu "Keşanlı Ali Destanı" hakkında yaptığı değerlendirmeler, bizce, Anamur'un bilimsellik yönünde, en azından, "emeklemeye" başladığını kanıtlıyor ve  okunmayı hak ediyor.

Yücel Erten'in, o her daim alışık olduğu taraftar tezahüratını artık Hasan Anamur gibi "nazik, centilmen ve cömert" bir eleştirmenden bile alamıyor olmasını nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum: "Sonunda eleştirmenlerimize  eleştiri yazarlığını öğretmeyi ve onlarda adam gibi eleştiri yazma hevesini yaratmayı, bir nebze olsun, başardım" diye sevinmeli miyim? Yoksa "kurt emekliye ayrılınca artık herkesten eleştiri alıyor" diye mi düşünmeliyim?  

 

"Keşanlı Ali Destanı" ile Seyirci Arasındaki Mesafe

 

————————————————————————

 

 

Serdar Hamdi Semiz,

 

TBD (Türkiye Bilişim Derneği) dergisinin "Bilimkurgu Öykü Yarışması"nda bir kez daha birinci oldu. Okul döneminde YÜO (Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları) ekibinin aktif bir üyesi olarak yıllarca tiyatro yapmış olan Semiz, elektrik mühendisi olarak iş hayatına atıldıktan sonra, bilimkurgu öyküleri yazmaya başladı. TBD dergisinin 1998'de yapılan ilk bilimkurgu yarışmasında "Kontrol" adlı öyküsüyle birinci olan Semiz, yarışmaya sekiz yıl sonra, bu kez "Define" adlı öyküsüyle ikinci kez katıldı ve yine birinci oldu.

 

Semiz'e, 2006 yılında ikinci kez birincilik getiren"Define"yi yakında sitemizde okuyabileceksiniz. Ona 1998 yılında ilk birinciliğini kazandıran "Kontrol" adlı bilimkurgu öyküsünü ise  sitemizde okuyabilirsiniz.

 

"TBD Bilişim Dergisi Sekizinci Bilimkurgu Öykü Yarışması Sonuçlandı"

 

————————————————————————

 

 

Coşkun Irmak,

tiyatrom.com'da  yayınladığı "Halkının Atı Olmak" başlıklı yazısında, gerçek yazarların, halkını "taşıdığını" ve "halkının atı" olduğunu; sahte yazarların ise (Irmak onları ""yazar" olarak nitelemek yerine "yazan" olarak nitelemeyi tercih ediyor) halkını aşağılayarak dış güçlerin ekmeğine yağ süren  eşekler olduğunu söylüyor.

Irmak'ın, gerçek yazarlar ile sahte yazarları ayırmak için önerdiği hamasi kriterleri aldatıcı buluyorum. "Yazarlar" ile "yazanlar" arasındaki en önemli fark, (halkının atı, eşeği ya da köpeği olmak değil) hakikat sevgisi ile hakikat tutkusuna sahip olmak ya da olmamaktır. "Yazarlar", yalnızca hakikatle ilgilenirler. Halkın hoşuna gitmeyen hakikatlerle ise daha da fazla ilgilenirler. "Yazarlar" halka gıdı gıdı yapmazlar. Onların suyuna gitmek kaygısıyla "hapı şekerle kaplamak" gibi taktiklere başvurmazlar. Tribünlere oynamazlar. Konjonktüre uygun davranmayı, piyasayı kollamayı, egemen ideolojilerden birine kapılanmayı, toplumda esen güçlü rüzgârlardan birini arkalarına almayı düşünmezler. Aç kalmayı (üzüm yiyememeyi) göze alırlar. Ne İsa'ya ne Musa'ya yaranmaya çalışırlar. Halkın hoşuna gitmese de hakikati söylemekten kaçınmazlar. Cesurdurlar. İnsanları "isimlerini vermeden" suçlamazlar.

Coşkun Irmak ise, insanları suçlarken, hatta onlara söverken (onlara "söğdüğünü" göğsünü gere gere ilan ederken) isim vermekten korktuğu halde, "kahramanca bir eda" ile ve hamasetin yüksek perdesiyle konuşarak, bu korkusunu perdeleyebildiğini sanıyor. Suçladığı insanların isimlerini verse, onlarla tartışmak ve onların iddialarını çürütmek için somut kanıtlar aramak zorunda kalacağından ve somut kanıtlara sahip olmadığından, genel konuşmayı, yani "sallamayı" tercih ediyor. Sadece konuşma tonu ve "edasıyla" okurları "yazan" değil de "yazar" olduğuna inandırmaya çalışıyor. Yani, sadece hamaset yapıyor.

Ama hamaset, "yazarların" değil, "yazanların" yöntemidir. Somut hakikatleri yazamayanların mecburi istikametidir:

"Halkının Atı Olmak"

 

————————————————————————

 

 

Yücel Erten,

 

"Evrensel" gazetesi muhabirleri Metin Boran ile Gülşah Gülebenzer'in, "Keşanlı Ali Destanı" üzerine sorularını yanıtlıyor. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda bir oyunu ("Theope") oynanmış ve bir başka oyunu ("Shakespeare'siz Herifler") repertuara alınmış bir yazar olarak, 1990 yılından beri tiyatronun protokol listesinde iken; Nurullah Tuncer, Kemal Kocatürk ve Mustafa Arslan üçlüsünün yönetimi döneminde, eleştirilerim nedeniyle protokolden çıkarıldığım için, Yücel Erten'in İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda yaptığı "Keşanlı Ali Destanı" prodüksiyonunu henüz görmedim.

 

Ama sayın Erten'in röportajında verdiği mesajları yararlı buluyor, onaylıyor; özellikle de  "Benim inancım, oyunda hiçbir güncellemeye gitmek gerekmediği doğrultusundaydı. Yani İzmarit Nuri’ye şimdi bir cep telefonu verirseniz işin tadı kaçar. 40 yıl önce olmayan bir takım şeyleri piyese kattığınız zaman, onun orijinali değişmese bile gündelik değerleri birbirine karıştırmış oluyoruz." biçimindeki ifadeleri nedeniyle sayın Erten'i kutluyor ve kendisine "günaydın!" diyoruz.

 

(Umarız ve dileriz ki, "günaydın!" dediğimiz için sayın Erten —uyarı aldığı zaman sümüğünü yalamakta daha beter ısrar ve inat eden çocuklar misali— komplekse kapılmaz; bir dahaki prodüksiyonda bu olumlu tavrını değiştirmek ve —bizim "Yönetmen Tiyatrosu'na Karşı"da eleştirdiğimiz— o eski "uçuk yönetmen" tavrına geri dönmek gibi, o yanlışta inat ve ısrar etmek gibi, çocukça  çiğliklere kalkışmaz.)

 

Yazıyı, yazıya ulaştığımız siteden (www.tiyatroevi.com) linkliyoruz:

 

"Keşanlı Hâlâ Güncel"

 

————————————————————————

 

Tuncer Cücenoğlu,

 

Rusya'yı sarstığı söylenen "Çığ" adlı oyunuyla ilgili olarak benim (CB) yazdığım  "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı eleştiri yazımdaki somut kanıtlara; (karşı kanıtlarla cevap veremediğinden) Ocak 2006'daki Rusya seyahatinin izlenimlerini dergi ve sitelerde yayınlayarak cevap vermeye çalışıyor. 

 

Cücenoğlu ve onu destekleyen tiyatro dergileri ile internet siteleri, benim ("Çığ"daki basit mantık hatalarını metinden çıkarılmış somut kanıtlarla ortaya koyan) "Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" başlıklı eleştiri yazımı okurlardan saklamaya özen gösteriyor olsalar da; ben, "Çığ"ın galası için Kemal Başar'la Rusya'ya gittiği günlerin anılarını anlatan Cücenoğlu'nu herkesin okumasında hiçbir sakınca görmüyorum. Çünkü inanıyorum ki, insanlar benim "Çığ" eleştirimi ve Cücenoğlu'nun Rusya'daki "Çığ" izlenimlerini okur ve karşılaştırırsa, şu sorunun cevabını kolayca bulabilirler:

 

Cücenoğlu'nun izlenimleri, Büktel'in eleştirilerini geçersiz kılabilir mi?

 

Bu sorunun cevabını tiyatro sitelerimizin tüm sahipleri de  biliyor ve okurların o cevaba ulaşması ihtimalinden fena halde rahatsız oluyor. 

 

İşte Cücenoğlu'nun "Çığ"la ilgili...  

 

"Rusya İzlenimleri"

 

————————————————————————

 

GÜNCELLEDİK!

Aşağıdaki link yazımızı, ortaya çıkan gelişme üzerine kısa bir yorum ekleyerek güncelledik. "Büktel'in Güncelleme Notu" ara başlıklı yorumumuzu aşağıdaki link yazımızın sonunda okuyabilirsiniz.

tiyatrom.com'un sahibi                                                                                A.Ertuğrul Timur,

 

Orhan Pamuk ve Nobel ödülüyle ilgili kapsamlı yazısında, okurların önüne kaynak göstermeksizin bir sürü malumat yığıyor. Kaynağını belirtmediği bu malumatı, masal anlatır gibi, mişli geçmiş zamanda anlattığı da,  Sartre'ın adını küçük harfle başlatacak kadar dikkatsizleştiği de oluyor:

"sartre, nesnel nedenleri arasında, doğu ve batı arasındaki kültürel alışverişin insanlar ve kültürler arasında, herhangi bir kurumun aracılığı olmadan yapılması gerektiği tezini öncelikli neden olarak göstermiş. ayrıca, sartre'a göre, geçmişteki ödüllerin dağıtımı da her ideoloji ve ulustan yazarları eşit bir şekilde temsil etmemekteymiş. ödülü kabul etmesinin haksız yorumlara yol açabileceğini düşünüyormuş. sartre resmi açıklamasını isveç halkından özür dileyerek bitirmiş."

Timur'un "miş miş" diyerek masal gibi tatlı tatlı anlattığı bu bilgilere ne kadar güvenilebileceğini anlamak için, bir alıntı daha yapmak zorundayız. Timur, İsveç Akademisi'nin, Nobel'i yalnızca Türk düşmanı(?) Orhan Pamuk'a değil, Türk dostu(?) Günther Grass'a da verdiğini iddia ederek, (hiçbir araştırma yapmaya gerek duymadan ve ara başlıkta bile imla yanlışını eksik etmeden) şunları yazabiliyor:

"Bir dönem Türk Dostu olarak anılan Alman Yazar Günter Grass'da Nobel Ödülü Alanlardan

1999 Nobel Edebiyat Ödüllü Alman yazar Günter Grass, bir Türk işçisi kılığına girerek yaşadıklarını ve Türklerin dramını anlatan "En Alttakiler" kitabıyla büyük bir ilgi ve beğeni toplamıştı. Türklere uygulanan ikinci sınıf insan muamelesini aylarca  bir Türk gibi yaşayıp çalışarak belgelemeyi başarmış kendi halkının ve yönetiminin öfkesini alırken Türk dostu ilan edilmişti. Türkiye'de meclis tutanaklarına dek adı geçen bu yazar yakın bir zamanda Kürtlerden yana bir açıklamasıyla ise doğal bir Türk tepkisi aldı."

Timur'dan başka, yaşı tutan her "okur-yazarın" bildiği üzere, Timur'un yukarıda anlattığı yazar, Günter Grass değil, Günter Wallraf'tır. Günter Grass, Türk kılığına girip "En Alttakiler"i yazmamış; Türk kılığına girip "En Alttakiler"i yazan Günter Wallraf ise Nobel almamıştır.

Timur'u yazar sayarak ciddiye alıp okuyan kitle, imla yanlışlarına ve bilgilerin kaynak gösterilmeden aktarılmasına aldırmıyor olabilir;Timur'un "Özdemir Nutku Skandalı"nı, "OYÇED skandalı"nı, "Çığ skandalı" görmezden gelerek sitesinin okurlarından gizlediğini fark etmiyor olabilir. Peki bu zavallı insanlar, bu kadar araştırma yoksunu yazıları ve bu kadar dezenformasyona maruz kalmayı (eşek yerine konmayı) hak ediyorlar mı?  26 Ekim 2006.

 

 "Bir kilo Orhan Pamuk'mu daha ağır vakadır yoksa Bir kilo ulusalcılık mı?"

 

BÜKTEL'İN GÜNCELLEME NOTU:

A. Ertuğrul Timur, yukarıda linkini verdiğimiz yazısını benim bu link yazımdan 30-40 saat kadar sonra, bana teşekkür etmeksizin, adımı (zinhar) anmaksızın, şöyle bir not yazarak düzeltti:

Önemli Not : Yazımda örnekler arasında yer verdiğim yazar Günter Grass'la ilgili En alttakiler kitabının yazarı olduğu yolundaki bilgilerde hata yapmış olduğum için yazıdan çıkarılmıştır. Henüz öğrencilik yıllarında okuduğum En alttakiler kitabının yazarı ile ilgili olarak hafızamın beni yanıltma olasılığını dikkate alarak internette arama yaptım. Fakat pek çok kaynakta da Gunter Grass ve Gunter Walraff karıştırılmıştır. Tarafımdan da bu hatalı kaynaklar dikkate alınarak aynı yanlışlık yinelenmiştir.  Özür dileyerek okurların dikkatine sunulur. A.E.Timur

Timur'u hafızası mı yanıltmış, kaynaklar mı yanıltmış? Ben anlamadım, anlayan var mı?

Yani Timur, yazısını yazarken araştırmaya gerek duymadığı bir konuyu, yazısını yayınladıktan ve benim o konudaki uyarı yazım yayınlandıktan sonra, ani bir ilhamla, araştırmak gereğini mi  duymuş? Peki hatalı kaynaklardan söz ederek, "tek yanılan ben değilim" demeye getirerek, durumu hafifletmeye çalışmak neyin nesi oluyor? "Hatalı kaynaklar" dediği kaynakların adresini neden vermiyor?  İnternet'te aradım, bu konuda Timur'dan başka hata yapan bir kaynak bulamadım. Diyelim ki, öyle hatalı bir kaynak var. O kaynakta, Timur'un yaptığı gibi, doğru dürüst araştırmadan, o hata üzerine bir teori geliştirilmeye kalkışılmış mı?

Aktardığı hiçbir bilginin kaynağını (hâlâ) belirtmediğine göre, Timur'un hafızasının veya kaynakların Timur'u yanıltıp yanıltmadığından nasıl emin olacağız?  

Kaldı ki, Timur, hatalı kaynakların hatasını fark edecek ehliyete zaten sahip değil ki; örneğin, şöyle bir cümle yazmış:

Saint-John Perse Nobel Ödül Töreni'nde  "Şair, çağının kötü bilinci olsa yeter" demiş.

Evet, yukarıdaki cümlenin,  internetteki bir kaynakta aynen yukarıdaki gibi yazılmış olduğunu ben de gördüm. Ama Perse'in o cümlesinin Fransızca aslındaki "la mauvaise conscience" (İngilizce'si "bad conscience") kavramını Türkçe'ye, yukarıdaki gibi  "kötü bilinç" diye çevirirseniz, işte o yukarıda alıntıladığımız ne idiği belirsiz, anlamsız, dangalak cümleyi elde edersiniz. Perse'i  boş konuşturmuş olursunuz. "Bad conscience"ın o cümledeki en doğru karşılığı, "sızlayan vicdan" olabilirdi. Yukarıdaki alıntıda "Kötü bilinç" yerine "sızlayan vicdan" kavramını koyarsanız, Perse'in ne demek istediği bir anda gün ışığı kadar aydınlık biçimde görünüverir.

Benim anladığım şu:

Timur, "hatamı coskunbuktel.com'dan öğrenmiş değilim" demek istiyor. 

"Ben coskunbuktel.com'u okumaya değer bulmuyorum. O yüzden, Büktel'in yazılarını görmedim, Özdemir Nutku skandalı'nı, OYÇED skandalı'nı, Çığ skandalı'nı duymadım" demek istiyor.

"Ben bu skandalları sitemin okurlarından gizliyor değilim; sadece o skandallardan haberim yok" demek istiyor.

Timur başını kuma gömmüş ama gerisi görünüyor; eşek yerine koyduğu okurlar arasında Timur'un gerisine bakıp bakıp gülenlerin sayısı her gün biraz daha artıyor.

 

————————————————————————

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB),

Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (IATC)nin bu yıl Seul'de yapılacak toplantısına katılamıyormuş. TEB'in başkanı Üstün Akmen, Seul'deki tüm masrafları karşılanmak kaydıyla Birlik tarafından  davet edildiğini, ama Türkiye'nin Kültür Bakanlığı Akmen'in geliş gidiş uçak parasını halkın sırtından ödemeyi reddettiği için Seul'e gidemediğini belirtmiş.  Sayın Akmen iyi ki gidemiyor. "Çığ"daki (yedi yaş zekasıyla görülebilecek) abuklukları bile göremeyen bir insanın ülkemizde tiyatro eleştirmeni ve Eleştirmenler Birliği başkanı olabilmesi yeterince dehşet verici bir skandal değilmiş gibi, uluslararası bir toplantıda kendimizi bu skandalın kahramanıyla temsil ettirmemiz; ülkemizi gülünç düşürmek için, Akmen'i halkın sırtından Seul'lerde gezdirmemiz, ihanetten başka bir şey olmazdı. Eğer Bakanlık yetkilileri, Akmen'in talebine bu nedenlerle olumsuz yaklaştıysa, yani ne yaptıklarını biliyorlarsa, duyarlılığı yüzünden Kültür Bakanlığı'nı kutlamamız ve menfaat saikiyle bir araya gelmiş, bilimselliği umursamayan bir takım cingözlerin "biz derneğiz" diyerek devlete yaptıkları talepleri kınamamız gerekiyor.

"Tiyatro Eleştirmenleri Türkiye'siz Toplanacak"

 

————————————————————————

 

 

Üstün Akmen,

 

Herhalde, "Konuşan Türkiye'nin Susan Eleştirmenleri" başlıklı Coşkun Büktel yazısını okumuş ve "susmamaya", hatta çok sert konuşmaya karar vermiş. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda seyrettiği "Düş ve Klarnet" adlı oyunun yazarı Arslan Kacar'ı, metinden çıkarılmış bir tek somut kanıt göstermeksizin, "tiyatroya ihanet"le suçluyor.

 

Oysa biz "Çığ" Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor? başlıklı yazımızda Üstün Akmen ve Akmen gibileri  (yani Cücenoğlu'nun "Çığ" denen garabetini destekleyenleri) tiyatroya  ihanetle suçlarken, yazımızı, öznel izlenimlerimize değil, metinden çıkarılmış somut kanıtlara, iki kere iki dört gibi reddedilmez olgulara dayandırmıştık. "Çığ"ı onaylayan dramaturg ve eleştirmenleri ve DT repertuar kurulu üyelerini, öyle kolayına suçlamamış, insanları ihanetle suçlamanın ağır sorumluluğunu yüklenirken, kanıt diye öznel izlenimlerimize dayanmamıştık. 

 

Sayın Akmen'e şunu da anlatmamız gerek: Ne kadar berbat olduğunu  düşünürsek düşünelim, bir oyunu, eleştirmen, yönetmen, genel müdür ya da Bakan değil, yalnızca seyirciler sahneden kaldırmalı; o oyuna gitmeyerek... Biz yalnızca, ("somut" kanıtlara dayanan "inandırıcı" yazılarla) seyircileri uyarmalı, hatta onları da (gerekirse çok sert) eleştirmeli; ama seyircinin her şeye rağmen itibar ettiği ya da itibar edip etmeyeceğinin henüz bilinmediği bir oyuna, ne kadar iğrenç bir oyun olursa olsun, "sahneden kaldırmak" gibi sansürcü söylemlerle yaklaşmamalıyız.

 

Yazarı ünlü diye "Çığ" gibi abuk bir oyunu  desteklemiş olan Akmen'in, bu saatten sonra, o suya sabuna dokunmayan, sade suya tirit "tanıtma yazılarında", (Coşkun Büktel'i taklit etmeye kalkışıp) yazar Aslan Kacar'ı ihanetle suçlamak ve  Şehir Tiyatrosu repertuar kurulu üyelerinin "alnını karışlamak" gibi aşırılıklara yeltenmesi, bana (teşbihim bağışlansın!) kasa hırsızlığından emekli olup ahlak polisliğine soyunmak türünden bir çelişki gibi göründü. Okuyun bakalım, size nasıl görünecek!

 

Derhal Sahneden Kaldırılması Gereken Bir Oyun: Düş ve Gerçek

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

Cücenoğlu'nun  "Çığ" adlı oyunu üzerine Büktel tarafından yazılmış "Çığ" Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor? başlıklı yazıyı, yayınlanmasının hemen akabinde, "acilcileri" anımsatan hızlı ve sert bir yazıyla değerlendiriyor.  

 

"Çığ"ın çiğ olduğunu kanıtlayan iyi pişirilmiş bir yazı

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

Kemal Başar'ın deyişiyle, "sanatsal nitelikte dünyanın en ciddi topluluklarıyla da yarışabilecek nitelikteki Devlet Tiyatroları"ndan Atilla Yayla'ya karşı yazılmış (bizim de aşağıda linklediğimiz)

"Atilla yaylan bakalım!" başlıklı yazıyı oldukça eğlenceli ve ufuk açıcı bir yazıyla yorumluyor:

 

"Kasımpaşa Ağzıyla Sanat Yapmak!"

 

————————————————————————

 

Kemal Başar,

 

Atilla Yayla'nın (bizim de linklediğimiz)  DT kapatılmalı bağlamındaki yazılarına, tiyatrodergisi.com.tr'de cevap veriyor. Başar'ın cevabında;

 

"ticaretin mantığıyla sanat üretmenin mantığı farklıdır. Getirileri başka başkadır. Uygarlık, uluslar arası kültürel alışveriş, tanıtım vs. gibi. Bir tiyatroya, yalnızca maddi getirisi hesaplanarak bakılamaz! Bu ancak sığ görüşlülerin işidir."

 

gibi nispeten makul ve inandırıcı cümleler de var;

 

"Türkiye'de yaşayan hemen her tiyatro adamının, tiyatro yaşamının en az bir bölümünde içinde, kenarında, köşesinde yer aldığı, bir şekilde yararlandığı, pek çok yazar, yönetmen, oyuncunun da var olma sebebi olan ve sanatsal nitelikte dünyanın en ciddi topluluklarıyla da yarışabilecek nitelikteki Devlet Tiyatroları,"

 

gibi DT'yi aşırı ciddiye almaktan (velinimet saymaktan) malul, inandırıcılıktan uzak, hamasi palavralar da...

 

"Zaman Gazetesi Yazarı Atilla Yayla'ya Açık Mektup"

 

Not: "sanatsal nitelikte dünyanın en ciddi topluluklarıyla da yarışabilecek nitelikteki Devlet Tiyatroları"ndan Atilla Yayla'ya karşı yazılmış diğer bir cevabın başlığı şöyle:

"Atilla yaylan bakalım!"

 

————————————————————————

 

Tuncer Cücenoğlu,

 

"Asiye Nasıl Kurtulur"un Ankara'da ilk oynandığı günlerin tiyatro heyecanıyla dolu atmosferini, görgü tanıklığına dayanarak anlatıyor. (Rusya'yı sarstığı söylenen ama aslında ne kadar "çiğ" olduğunu çok yakında eleştirel bir incelemeyle ortaya koyacağımız) "Çığ" adlı oyunun yazarı  Cücenoğlu'dan (yine fazlasıyla "yapışkan" olmakla birlikte) sıkıcı olmayan ender bir yazı.  

  

"Zeliha Berksoy"

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

Ayşe Emel Mesci'yi somut kanıtlar göstermeye çalışarak eleştiriyor. Bulunmaz'ın, yeteri kadar değil ama, diğerlerinden biraz daha fazla zaman ayırdığı ender yazılardan.

 

 "Çağrışımlar"

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

30 yıldır birbirleriyle didişerek birbirlerini lanse etmekte olan Hilmi Yavuz ile Enis Batur arasındaki didişmenin son raundunu Cumhuriyet'in kitap ekimden aktarıyor. Bulunmaz'ın "Yavuz şair" dediği Hilmi Yavuz ile şiirini "haki renkli" diye nitelediği Enis Batur arasındaki didişmenin zekâ seviyesine bir kez daha tanık olmak için uygun bir alıntı.

 

 "Harp Sanatını Bilen Şairin Yavuz Şair Hakkındaki Yargısı"

 

————————————————————————

 

29 Eylül 2006'da yitirdiğimiz

Hagop Ayvaz'ı, Özlem Şentürk'ün yazısıyla anıyoruz.

 

Sayın Şentürk'ün 1999 yılında yayınladığı yazı, Ermenice Kulis dergisini 50 yıl boyunca yayınlamış tiyatro adamı Hagop Ayvaz'ın hayatı ve sanatı hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler içeriyor. tiyatrodergisi.com.tr sitesinin Hürriyet'ten aktardığı yazıyı, biz de görmemizi sağlayan siteden aktarıyoruz.

 

"Seyirci Koltuğunda Sahne Tozu"

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

aldığı etkileri anında internete yansıtmayı seviyor. Theope'yi değerlendirmek için, tamamını okumayı bile bekleyememiş.

 

"Theope'yi okurken"

 

————————————————————————

 

Mehmet Esatoğlu,

 

Türk tiyatrosu ve tiyatro sitelerimiz, ("Kadınları Tavlamanın Elli Yolu" -İlkbiz Yayınları 2005- adlı kitabın yazarı Kaan Erkam'ın davranışları dışında) yalnızca bir tek konuyu tartışabiliyor, tartışmaya yanaşabiliyor: Tiyatrolara devlet yardımı...

 

Mehmet Esatoğlu, Tavır adlı sitede, tiyatromuzun bu biricik tartışma konusu hakkında, yardımın tarihçesini aktararak okurlara yararlı bir yenilik sunuyor. 

 

(Ama bu arada, 20 yıl kadar önce, yönetmen Rutkay Aziz'in saçma sapan yorumu gereğince, hikayenin çocuk parkı dekorunda geçtiği, AST yapımı "Bir Halk Düşmanı"na devlet yardımı verilmemiş olmasının; gerçekte ne denli isabetli bir tercih sayılması gerektiğini fark etmediği için, sayın Esatoğlu, AST yapımı  "Bir Halk Düşmanı" konusunda, elinde olmadan, okurları yanıltmış da oluyor.)

 

Esatoğlu'nun yazısıyla aynı sayfada, Türk tiyatrosunun o biricik konusuyla ilgili olarak, Zeliha Berksoy, Cengiz Gündoğdu ve Hasan Erkek'ten (telefonla alınmış) görüşler de yer alıyor. Yalnızca Gündoğdu'nun söyledikleri ilginç.

 

"Devlet Tiyatrolara Para Yardımını Keserken"

 

————————————————————————

 

Coşkun Irmak,

 

tiyatrom.com'daki yazısında, tiyatroda "tip" ile "karakter" konusunu ele alarak, (benim    -CB- özgün ve başarılı örneğini ancak birkaç tane Türk oyununda görebildiğim) "karakter" öğesinin amaç değil yalnızca bir araç olduğunu haklı olarak belirttikten sonra; ("karakter" sanki  her yazarın yalnızca istemekle kolayca yaratabildiği bir şeymiş gibi) yazarların oyunlarına "karakter" koymamaktan çekinmemeleri gerektiğini savunuyor ve (örneğin Antigone'yi  görmezden gelerek) "Antik tragedyalarda, bugünkü anlamı içinde 'karakter' yoktur." diyor; Brecht'i de yanına alıp, "karaktersiz" oyunların illa ki  ilkel şeyler olması gerekmediğini ileri sürüyor. 

 

"Tip" mi, "Karakter" mi

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

 

özel tiyatrolara devlet yardımının kesilmesi konusunda yazmış olan Hayati Asılyazıcı'yı, (bir yazısında ilk kez "alıntılar yapıp" somut dayanaklar getirmeye gayret ederek)eleştiriyor. Hayati Asılyazıcı'dan medet umduğu için Doğu Perinçek'i de paylamayı ihmal etmeden...

 

"Özel Tiyatrolar Soluksuz Kaldı"

 

————————————————————————

 

Ersan Uysal,

tiyatrokeyfi.com'da, birkaç gün önce ölen sahne arkadaşı Necdet Yakın'ı anarken, Nâzım Hikmet ile ilgili anekdotların en anlamlılarından birini alıntılıyor.

"Necdet Yakın Evinde Öldü"

 

————————————————————————

 

Gölge Tiyatro sitesi

Yönetmen Ömer Uğur'un 12 Eylül işkencelerine dair (13 yıl önce hem Cumhuriyet gazetesinin senaryo yarışmasında, hem de Fransa'nın Montpellier film projesi yarışmasında birincilik ödülü kazanmış olan) kendi senaryosu "Sorguda"dan yola çıkarak çektiği ve bu yıl Antalya Film Festivalinde Sibel Kekilli'ye en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandıran "Eve Dönüş" filmini tanıtıyor.

"12 Eylül devam ediyor"

 

————————————————————————

 

Okan Egesel,

Yeni Mesaj sitesinde, Coşkun Büktel'in "Yönetmen Tiyatrosuna Karşı" adlı kitabını değerlendirirken, kitaptan yaptığı alıntılarla yargılarını desteklemeye çalışıyor.

"Yönetmen Tiyatrosu Yorum mu bozum mu?"

 

————————————————————————

 

Hilmi Bulunmaz,

Büktel-Onay polemiği hakkında oyunun rengini belirtmekten ibaret  bir amaçla yazdığı  yazısının sonunda, yazılarının niçin daha derin ve kapsamlı olamadığını açıklıyor.

"Büktel-Onay Polemiği

 

————————————————————————

 

 

"Büktel'in Gör Dediği" Diğer Linkleri Okumak İçin 2. Link Sayfamızı TIKLAYIN