
NÂZIM HİKMET TİYATROSU VE
“ÜÇ MAYMUN” TAVRI
Coşkun Büktel
Bu yazı, daha önce, Yom Sanat dergisinin (Eylül-Ekim 2003) tarihli
14. sayısında
(bir hayli dizgi ve mizanpaj hatasıyla) yayınlanmıştır.
“Türk
Tiyatrosu”,
Muhsin Ertuğrul tarafından kurulmuş ve İstanbul Şehir Tiyatrosu
tarafından, düzensiz aralıklarla, 60 yıldır yayınlanmakta olan köklü
ve saygın(?) bir dergidir. Biz, yeniden yayınlanmaya başladığı bu
yeni dönemde de, bu köklü ve saygın dergide neler olup bittiğini iyi
izlemeyi, Muhsin Ertuğrul’un dergisinin bu yeni dönemde kimlerin
“eline kaldığını” iyi bilmeyi ve bildirmeyi üstümüze vazife
sayıyoruz..
Bu yazımızın
asal konusu, “Türk Tiyatrosu” dergisinin Sonbahar 2002
tarihli 449. sayısında yer alan “Dosya / Nazım Hikmet Ran”
(sayfa 78-94) başlıklı bölümdür. Metnimizin içinde genellikle “Nazım
Dosyası” olarak anacağımız bu bölümde, dergi yöneticileri, beş
yazarın beş yazısına yer vermiş:
1. Ayşegül
Yüksel, “Nazım Hikmet’in Tiyatrosu’nun Bugüne Ulaştırdığı” (Sayfa
79-80)
2.
Yılmaz Onay, “Tiyatro Yazarı Nazım Hikmet” (S. 81-84)
3.
Hasan
Anamur, “Nazım Hikmet’in Tiyatrosu Üzerine Genel Bir Değerlendirme
Denemesi” (S. 85-88)
4.
Ali
Taygun, “İki ‘Dev Adam’a Saygı” (S. 89-90)
5.
Zühtü
Bayar, “Diyalektik Dramatiğin Dramatik Sonu” (S. 91-93)
Biz, bu
yazımızda, asal olarak, bu beş yazıyı değerlendirecek ve bu gayet
yüzeysel yazılardaki bilgi yanlışlarını, maddi hataları ve bile bile
söylenen yalanları sergileyerek, bu beş yazarın Nâzım Hikmet
tiyatrosuna yaklaşımlarını eleştireceğiz. Ama bu eleştirileri
yazımızın "TÜRK TİYATROSU" DERGİSİNİN "NAZIM DOSYASI" adlı 2
numaralı asal bölümünde yapacağız. Ne var ki, yazımızın asal
bölümüne geçmeden önce, ÖNCESİ başlıklı bir giriş bölümü hazırlamayı
uygun gördük.
Yazımızın ÖNCESİ başlıklı birinci
bölümünde, Nâzım Hikmet
tiyatrosu üstüne söz söylemiş herkesle ilgilenecek, bu konuda
yazdığımız kitap (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve
Nâzım Hikmet Savunması) yüzünden sayın Yılmaz Onay’la girmek
zorunda kaldığımız polemiği de özetleyeceğiz. Nâzım tiyatrosu
üstüne (368 sayfalık o kitabımızda çürüttüğümüz) basmakalıp
iddiaları hâlâ tekrarlayanlara, kitabımızda açıklanan hakikatleri
göz ardı edip hâlâ bildiklerini okuyanlara, yani üç maymunu taklit
ederek 368 sayfalık koskoca kitabımızı görmezden gelenlere,
hakikatlerle yüz yüze gelmekten kaçınarak kamuoyuna hâlâ kendi köhne
klişelerini yaymakta ısrar edenlere, hadlerini bildireceğiz. Biz
bunu hep yaptık, hep yapıyoruz. Bu, bizim, okurlarca artık gayet iyi
bilinen “eleştirel tavrımızdır”. Bu yazının ÖNCESİ başlıklı giriş
bölümünde, bizim bu eleştirel
tavrımızı beğenmediği için bizi aforoz eden bir dergi sahibini
“kendi sözleriyle” mahkum edecek, bizim eleştirel tavrımızı
benimsemeyen yazarların, nasıl bir eleştirel(!) tavrı
benimsediklerini de göstereceğiz. Önce, bu yazıya gelinceye dek
Nâzım Hikmet tiyatrosu üstüne neler yazılmış bir görelim:
1. ÖNCESİ
Nâzım
Hikmet tiyatrosu üstüne yazılmış kitaplara genel bir bakış:
“Türkiye’de
ve Dünyada Nâzım Hikmet”
(Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002) başlıklı “Toplu Katalog”da
ve kitapçı raflarında görebildiğimiz kadarıyla, Nâzım Hikmet’in
“yalnızca tiyatrosunu” konu edinen “telif” kitaplar, yalnızca dört
tanedir:
1. “Nâzım
Hikmet’in Oyun Yazarlığı”, Zühtü Bayar.
(Gerçek Sanat Yayınları,
1995.)
2.
“Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu”,
Yılmaz Onay, Ayşegül Yüksel, Zühtü Bayar, Refik Erduran, Özdemir
Nutku, Kenan Işık, Zehra İpşiroğlu, Ergin Orbey, Ali Taygun.
Yuvarlak masa toplantısı bildirilerinden oluşmuş bir kitap.
(Nâzım
Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, 1996.)
3.
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı Bir Shakespeare ve Nâzım Hikmet
Savunması,
Coşkun Büktel.
(Kaknüs Yayınları, 2001.)
4. “Nâzım
Hikmet’in Oyun Yazarlığı”, Sevda Şener.
(Kültür Bakanlığı
Yayınları, 2002.)
(Nâzım Hikmet
toplu kataloğunda, Süreyya Karacabey’in de, “Nâzım Hikmet’in Oyun
Yazarlığı” başlıklı ve 1995 tarihli bir yüksek lisans tezi
bulunduğu belirtiliyor. Henüz kitap olarak yayınlanmadığı anlaşılan
bu tezi görebilmiş değiliz. Ama tezin yazarı Süreyya Karacabey’in,
Ankara Edebiyatçılar Derneği’nce basılmış 1994 tarihli “Nâzım
Hikmet Günleri” adlı kitapta yer alan -sayfa 46-51- “Nâzım
Hikmet’in Tiyatrosu” başlıklı yazısını okuduk. Sayın Karacabey
de, bir akademisyen olarak, hocası profesör Ayşegül Yüksel gibi,
Nâzım’ın oyunlarına dair yeni ve özgün bir şey söylemeksizin, bu
oyunları sakatlayan teknik kusurları ve mantık hatalarını somut
biçimde göstermeksizin, çoğu zaman yalnızca “budama” anlamına
geldiği bilinen “özenli bir dramaturgi” çalışması önermekle
yetiniyor: “Nâzım’ın oyunlarındaki biçimsel, dramatik kurguya ait
sorunlar oyunların sahneleme aşamasında iyi düşünülerek yapılmış
dramaturgi çalışmalarıyla çözümlenebileceklerdir.” diyor. Yani
hocası Ayşegül Yüksel gibi, sayın Karacabey de, genel ve yüzeysel
biçimde, bu oyunlardaki sorunların dramaturgiyle çözümlenebileceğini
söylüyor, ama o sorunların hiç değilse bir tane somut örneğini
gösterip dramaturginin o somut soruna hangi somut çözümü
getireceğini söyleyemiyor. Umarız ki, göremediğimiz lisans tezinde
sayın Karacabey o sorunları ve somut çözümlerini gösterebilmiştir.
Türkçe’de,
Nâzım’ın tiyatrosu üzerine bir de çeviri kitap yayınlanmıştır.
Antonina Sverçevskaya adlı bir Türkolog tarafından yazılıp 2001
yılında Moskova’da Rusça basılan bu kitabın Türkçe’si, “Nâzım
Hikmet ve Tiyatrosu” adıyla ve Hülya Arslan çevirisiyle Kasım
2002’de Cem yayınları arasında çıkmıştır. Nâzım’ı şahsen de tanımış
olan Sverçevskaya’nın, 1990 yılı başlarına kadar gizli tutulan Rusya
devlet arşivlerinden ve Rusça yayınlanmış tanıklıklardan
yararlanarak oluşturduğu bu kitap, ilk kez gün ışığına çıkan gayet
ilginç belge ve bilgilerle doludur.)
“Yönetmen
Tiyatrosuna Karşı / Bir Shakespeare
ve Nâzım
Hikmet Savunması”
Nâzım’ın
yalnızca oyunlarını konu edinen ve yukarıda künyelerini verdiğimiz
dört “telif” kitaptan yalnızca bir tanesi (“Yönetmen Tiyatrosu”na
Karşı) farklı ve özgün bir görüş içermekte ve bu görüşü,
Nâzım’ın oyun metninden çıkarılmış somut kanıtlar ve ayrıntılarla,
iki kere iki dört kadar sağlam biçimde temellendirmektedir. Bizim,
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı başlığını ve “Bir Shakespeare
ve Nâzım Hikmet Savunması” alt başlığını taşıyan 368 sayfalık bu
inceleme ve eleştiri kitabımızın, kabaca söylersek, ilk 150 sayfası
Shakespeare tiyatrosu, ikinci 150 sayfası Nâzım Hikmet tiyatrosu
üzerinedir ve son 60 sayfası ise, ilk iki bölümde ifade edilmiş
görüşleri destekleyen (daha önce dergilerde de yayınladığımız) ek
yazılardan oluşmaktadır.
“Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı
adlı bu
kitabımızda biz; iki DT prodüksiyonu (Shakespeare’den “Kısasa
Kısas” ve Nâzım Hikmet’ten “Ferhad ile Şirin”) üzerinde
yoğunlaşarak, yani somut örneklerden yola çıkıp somut kanıtlar
koyarak, “yönetmen tiyatrosu” dediğimiz tiyatro tarzını
eleştirmekte; “yönetmen tiyatrosu” yapanları isimleriyle teşhir
ederek, onların zekâ ve yaratıcılıktan uzak uygulamalarındaki sanat
karşıtı (vandal) özellikleri iki kere iki dört kadar somut ve kesin
dayanaklarla göz önüne sermekte; Shakespeare ve Nâzım’ın tiyatro
yazarlığına dair tiyatro piyasamızda mevcut tüm düşüncelerin
hamlığını, sığlığını ve yanlışlığını, açık, anlaşılır, özgün, titiz,
bilimsel ve yaratıcı çözümlemelerle reddedilmez biçimde
belgelemekteyiz. Bunu yapabilmek için, elbette, “Kısasa Kısas”
ve “Ferhad ile Şirin” oyunlarının metinlerini
“derinliğine” incelemekte, bu metinlerin dramatik özelliklerini (bu
arada “Ferhad ile Şirin” metninin daha önce hiç kimse
tarafından fark edilmemiş dramatik sakatlıklarını) ayrıntılı biçimde
ortaya koymaktayız.
Kısaca
söylersek, Coşkun Büktel’in “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı
kitabında, “Ferhad ile Şirin” metni üzerinde yaptığı
ayrıntılı inceleme, Nâzım’ın oyunlarına bakışımızda yöntemin ne
olması gerektiğini belirlemiş, konuya yepyeni bir standart
getirmiştir. Bundan sonra Nâzım’ın oyunları üzerine yazacak
olanların ne yapması gerektiği artık bellidir: Yapılacak şey,
Büktel’in “Ferhad ile Şirin”e harcadığı emeği, diğer Nâzım
oyunlarına da harcamak; Büktel’in getirdiği yeni standartları ve
kullandığı yaratıcı yöntemleri diğer Nâzım oyunlarına da
uygulamaktır. Yani Nâzım’ı çözümlemek için Büktel’in metnini anahtar
olarak kullanmak, Büktel’in harcadığı yaratıcı mesaiyi harcamaktan
kaçınmamaktır. Bunu yapmaya yanaşmadan Nâzım oyunları üzerine
konuşup yazanlar, boş lâf üretmekten, havanda su dövmekten,
kamuoyunu yanlış yönlendirmekten başka bir şey yapmadıklarını,
(özellikle “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı’yı okumuş olan)
okurlardan artık saklayamayacaklardır.
Yukarıda
künyelerini verdiğimiz dört kitabın diğer üç tanesi, “Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı’nın standartlarından bir hayli uzaktır. Bu
kitaplar, birbirinin aynı “toplama bilgileri” ve birbirinin aynı
lâfları yeterli hiçbir kanıt göstermeksizin tekrar ederek, Nâzım’ın
oyunlarını yalnızca övmekle yetinen bir yaklaşımın ürünleridir. Bu
üç kitabın yukarıda adlarını sıraladığımız yazarları, Nâzım’ın
oyunlarında var olan ve herkes tarafından zaten kolayca görülebilen
bazı erdemleri göstermekle yetinmekte; ama Nâzım oyunlarını kötürüm
eden teknik kusurları, mantıksal hataları ya görememekte, ya da
görmezden gelmektedir. Onlara göre, Nâzım oyunlarının
sahnelenmesinde ortaya çıkan sorunlar, teknik kusurlardan ve mantık
hatalarından değil, bu oyunların (Hasan Anamur’un deyimiyle)
“çetin cevizler” olmalarından kaynaklanmaktadır. Nâzım’ın
hatalarını görmeyerek ya da görmezden gelip “örtbas” ederek, Nâzım
oyunlarındaki sorunu “çetin ceviz” olmalarından ibaret sayarak,
Nâzım’ın prestijini (akılları sıra) korumaya çalışan bu “tuhaf”
insanların, görmemekte ısrar ettikleri tek şey, Nâzım’ın tiyatral
hataları değildir: Son dönemde yazdıkları yazılarda bu “tuhaf”
insanlar, Nâzım’ın tiyatral hatalarını somut kanıtlarıyla gösteren,
Türkçe’deki tek yayını da (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı)
görmezden gelmiştir. Şimdi, o “tuhaf” insanların, o son dönem
yazılarını inceleyerek,. “Türk Tiyatrosu” dergisinin
“Nazım Dosyası”nda bir araya getirilmiş o son dönem yazıların
ortak noktası olan “üç maymun tavrını” ve yarattığı sakıncaları
sergileyeceğiz.
Ama “Nazım
Dosyası”ndaki yazıları değerlendirmeye geçmeden önce, dosyada
yazısı bulunmayan Sevda Şener’in, 2002’de (yani “Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı’nın yayınlanmasından bir yıl sonra)
yayınlamış olduğu bir kitabı değerlendireceğiz. Sayın Şener’in,
“Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu” adlı kitabında açığa vurduğu
bilimsel(!) tavra (“üç maymun tavrına”) dikkat çekeceğiz..
Sevda
Şener’in bilimsel(!) tavrı
Tiyatro
profesörü Sevda Şener, 2002 yılında, Kültür Bakanlığı tarafından
yayınlanan “Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu” adlı kitabına, bilimsel
adet yerini bulsun diye, bir de kaynakça koymuş. Sayın Şener, o
“sade suya tirit” kitabının o gayet cılız kaynakçasına, konuyla
ilgili kitapları ve bazı yazıları alıyor ama konuyla ilgili, en
derin, en yaratıcı, en önemli ve en kolay ulaşılır kitabı (“Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı’yı ) almıyor. Sayın Şener, Antonina
Sverçevskaya’nın, Nâzım tiyatrosuyla ilgili (gözden kaçması gayet
mümkün) yalnızca üç sayfalık ve 2002 tarihli bir dergi yazısını bile
(“Nâzım Hikmet’in Moskova’daki Oyunları ve Göremediği İvan
İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? Üzerine Bir kaç Söz”, Gösteri,
Şubat-Mart 2002, sayı 235) kaynakçasına dahil ettiği halde, Coşkun
Büktel’in aynı konuda yazılmış ve daha önce yayınlanmış, 2001
tarihli “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı 368 sayfalık koca
kitabını (herhalde “yok” sayarak) kaynakçasına dahil etmiyor. Bilimi
filan bir kenara atarak, kitap yazdığı konudaki en “derin”, en
bilimsel, en yaratıcı, en hacımlı, en önemli yayını görmezden
geliyor.
Bilime
küfreden bu bilim insanları, (farklı şeyler söylediği ve kendileri
gibilerin bilim dışı tutumlarını, daima somut kanıtlar ve belgeler
göstererek ve daima suçluların isimlerini de vererek yazılarında
eleştirdiği için) Coşkun Büktel’den nefret ediyorlar. Ama bilimsel
yeterlikleri, Coşkun Büktel’e haddini bildirmeye yetmediği için,
bilimi filân hiç “takmayarak”, bilim adamlıklarından hiç
utanmayarak, bilim dışı (hatta “karşı bilimsel”) bir tavır
geliştiriyor ve seçtikleri konuyla ilgili tek farklı, tek bilimsel,
tek önemli yayını, ortaçağ yobazları gibi aforoz etmekten, yok
saymaktan başka çare bulamıyorlar. Coşkun Büktel söz konusu
olduğunda, o klâsik “üç maymun” gibi, onlar da görmüyor, duymuyor,
konuşmuyorlar. Feridun Çetinkaya, bir yazısında, bu aforozun, bu
bilim dışı “üç maymun” tavrının, üç somut örneğini birer birer
sıralayıp açıkladıktan sonra, şunları söylemişti:
Bu üç örnek
“tiyatro çevresinin” Coşkun Büktel adını anmayarak onu diplomatik
olarak “tanımak”tan kaçınma stratejisinin tipik örnekleridir. Bu üç
örnek, Coşkun Büktel’i görmezden gelme, yok sayma, aforoz etme
eğiliminin “bilimsel olmamak pahasına” bile ne kadar korkunç
boyutlara ulaştığını açık seçik göstermektedir. Akademik kimliğe
sahip bu kişiler, Coşkun Büktel’in sert ve sivri dilli üslubundan
hoşlanmıyor olabilirler. Coşkun Büktel gibi düşünmüyor olabilirler.
Ama bu, “bilimsel” kriterlerle çalışmak zorunda olan
örneklerimizdeki bu akademisyenlerin, yazdığı “nitelikli” ve “haklı”
onca yazıya rağmen Coşkun Büktel’i görmezden duymazdan gelmelerini
hiçbir şekilde haklı gösteremez. Bu, onların “bilimsel”
çalışmalarında, “bilimsel ölçütleri” değil kişisel tercihlerini
kullandıklarını gösterir. Üniversitelerimizdeki bilimsel
“kalitesizliği” gösterir. Bu şekilde, “bilimsel” bir veriyi
“örtbas eden” kişilerin, kendilerine, unvanlarına, tiyatroya ve
tiyatroseverlere, öğrencilerine büyük haksızlık ettiklerini
gösterir.
(Feridun
Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro Oligarşisi’ne Karşı”,
“Tiyatro Tiyatro”, Mart-Nisan 2002. Bu yazıyı Çetinkaya'nın kendi
sitesi olan
www.tiyatrofanzini.com 'da da bulabilirsiniz.)
Bir dergi
sahibinin “ilkel ve iğrenç” tavrı
Ama “üç
maymunlar”, yukarıda alıntıladığımız satırları da görmezden
geldiler. Feridun Çetinkaya’nın
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı o yazısında yer alan dostça
uyarıları umursamadılar. Çetinkaya’yı da yok saydılar. Dahası,
Çetinkaya’nın yazısını yayınlayan dergi sahibi Mustafa Demirkanlı’yı,
Feridun Çetinkaya ve Coşkun Büktel’e karşı “tetikçiliğe”
zorladılar. Dergi sahibi Mustafa Demirkanlı, Feridun Çetinkaya’nın
yazısını dergisinde yayınlamakla işlediği “günahı” bağışlatmak,
kendini ve dergisini, (Büktel’den nefret eden) vandallar nezdinde
“temize çıkarmak” için, “Tiyatro Tiyatro” dergisinin bir sonraki
sayısında (Mayıs-Haziran 2002), Çetinkaya ve Büktel’e yönelik
iftiralarla süslenmiş bir yazı yazmak zorunda kaldı:
“Feridun
Çetinkaya
ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”. (Bu yazı
da Demirkanlı'nın kendi sitesi olan
www.tiyatrodergisi.com.tr
'de okunabilir.)
Mustafa
Demirkanlı, Çetinkaya’nın yazısını (“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisi’ne Karşı”) biri şakağına silah dayadığı için değil,
kendisi uygun gördüğü için, kendi iradesiyle, yayınlamış; ama
tepkiler gelince, derginin bir sonraki sayısında, bir karşı yazıyla,
kendi yayınladığı yazıyı kendisi karalamak zorunda kalmıştı. Bîçare
Demirkanlı, mahut yazısı boyunca kurduğu her cümleyle, aslında
kendini ve kişiliğini inkâr etmekten başka bir şey yapmıyordu.
Vandalların güvenini yeniden kazanmak için, bizim Demirkanlı,
yazısının sonunda, artık Feridun Çetinkaya’yı da (Coşkun Büktel’i
ettiği gibi) aforoz ediyor, bundan böyle “Tiyatro Tiyatro”
dergisinde Çetinkaya ve Büktel’e cevap hakkı bile tanımayacağını
açıklıyordu:
Feridun
Çetinkaya ve Coşkun Büktel yanıt haklarını kullanmak isterlerse,
şunu bilmeliler ki başvuracakları yer İstanbul mahkemeleridir.Tekzip
kararını getirirler ve yanıt hakları sayfalarımızda yer alır.
(Mustafa
Demirkanlı:
Feridun Çetinkaya
ve Kitap Tanıtım(!) Yazısı Üzerine”, “Tiyatro Tiyatro”, Mayıs-Haziran 2002, sayfa 58.
Not: Bu yazıya Feridun Çetinkaya'nın cevabını
"Mustafa Demirkanlı 'İlkel ve İğrenç' Olmaya
Devam Ediyor!" başlığıyla
tiyatrofanzini.com'da; Coşkun Büktel'in cevabını ve o cevapla
başlayan karşılıklı polemik yazılarını ise,
Büktel-Demirkanlı Polemiği adlı dosyamızda
bulabilirsiniz.)
Demek ki,
insan kendini ve kişiliğini bir kez inkâr ettikten sonra utanca
karşı bağışıklık kazanıyor, insanlara cevap hakkı tanımaktan yana
olmadığını cümle âleme açıkça ilân etmekten bile hiç rahatsız
olmuyordu. Dergi sahibi olmanın avantajını düşünülebilecek en “ilkel
ve iğrenç” biçimde kötüye kullanan ve her medeni “insanın” kutsal
saydığı savunma hakkını bile (mahkeme kararıyla mecbur edilmedikçe)
tanımayacağını açıklayan Mustafa Demirkanlı, işlediği bu hukuk dışı
“yargısız infaza” karşı, (sayılarının ne yazık ki üçten çok fazla
olduğu bu vesileyle bir kez daha ortaya çıkan) “üç maymunlardan”
hiçbir tepki görmedi. Ama örneğin, Ahmet Levendoğlu’dan açıkça
destek gördü. Levendoğlu, “Tiyatro Tiyatro” dergisindeki köşe
yazısında, Çetinkaya’nın
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisi’ne Karşı” başlıklı yazısını “yazı saymadığını” açıkladıktan sonra,
“Bakınız” diyerek, okurlarına Demirkanlı’nın “sansürcü” yazısını
referans gösterdi. (Bakınız: Ahmet Levendoğlu, “Türkçeden Sınıfı
Geçmek?..”, “Tiyatro Tiyatro”, Mayıs-Haziran 2002. Sayfa 8,
paragraf 5.)
Farklı şeyler
söyleyen, asla yalanlanamamış bir sağlamlıkla söyleyen ve
söyledikleri her cümleyle “üç maymunları” suçlu düşüren Coşkun
Büktel ve Feridun Çetinkaya’nın, böylesine “ilkel ve iğrenç”
biçimde, “alenen” aforoz ve sansür edilmesi, “üç maymunları”
rahatsız etmiyordu.
“Üç maymun”
tavrı, Çetinkaya ve Büktel’in yazılarına ve uyarılarına rağmen,
hâlen daha devam ediyor. Şimdi bu tavrın “Nazım Dosyası”nda
gördüğümüz en son, en “ibretamiz” örneklerini de sergileyelim:
2. "TÜRK
TİYATROSU" DERGİSİNİN "NAZIM DOSYASI"
İstanbul Şehir
Tiyatrosu’nun bir kez daha yeniden yayınlamaya başladığı “Türk
Tiyatrosu” adlı derginin, Sonbahar 2002 tarihli 449. sayısında,
beş yazarın (Ayşegül Yüksel, Yılmaz Onay, Hasan Anamur, Ali Taygun,
Zühtü Bayar) beş yazısından oluşan 15 sayfalık bir “Nazım Hikmet Ran
Dosyası” (sayfa 79-93) bulunduğunu yazımızın en başında
belirtmiştik. Derginin yeni dönemindeki, kuşe kağıda basılmış gayet
şık bu yeni biçimini tasarımlayan görsel yönetmen Genco Demirer’i
(okuma zorluğu yaratan bazı mizanpaj tercihlerine rağmen)
kutladıktan sonra; yasak savmak için hazırlanmış, o gayet
ciddiyetsiz, baştan savma, yüzeysel ve yalan yanlış “Nazım Hikmet
Ran Dosyası” için, dosyanın yazarlarını tedip etmeye geçmeden önce,
derginin genel yayın yönetmeni Kemal Kocatürk’ün kulağını çekelim
ilkin.
(GÜNCELLEME: Bu yazımızı, “Yom Sanat” dergisine göndermeden
önce, “Türk Tiyatrosu” dergisinde yayınlaması talebiyle,
Kemal Kocatürk’e götürdük. Yazının içerik’inden ve eleştirel
tavrından söz ederek, bu durumun kendilerini caydırmayacağını ummak
istediğimizi söyledik. Kocatürk bize, yazıyı birkaç gün içinde
okuyacağını ve bizi arayıp yazıyla ilgili konuşmaya çağıracağını
söyledi. Yazının eleştirel tavrından korkmadığını da belirtti.
Aradan aylar geçmesine rağmen, “korkusuz” Kocatürk’ten bir daha
haber alamadık. Bakınız:
Büktel/Kocatürk Polemiği.)
Belki böylelikle, sayın Kocatürk de, “Nazım
Dosyası”ndaki o yalan yanlış yazıları dergiye lâyık gören yayın
kurulundaki arkadaşlarının —Mustafa Arslan, Muhsin Kayar, Hüseyin
Sorgun, Tarık Günersel, Rengin Uz— kulaklarını çeker ve onlara, bir
derginin yayın kuruluna adını yazdırmanın yalnızca fiyakası değil,
rizikosu da bulunduğunu hatırlatmak gereğini duyar. Dosyadaki
yazıların yalnızca bir tanesinde —Zühtü Bayar’ınkinde— Nâzım’ın adı
doğru olarak yazılmış. Diğer yazılarda Nâzım’ın adı bile saygıya
değer görülmeyerek, “Nazım” biçimine dönüştürülmüş. Bilgisayarda
inceltme işaretini bulamadığım için geçmişte benim de işlediğim bu
densizlik suçunu yazarlar ya da editörler üstlenirler mi, yoksa
herkes topu başkasına mı atar? Bilemem. Genel yayın yönetmeni sayın Kocatürk, derginin bu yeni sayılarındaki yüzlerce dizgi yanlışının
yanında, Nâzım adının değiştirilmesine de göz yumdukları için, dergi
editörleri Rengin Uz ile Hüseyin Sorgun’un kulağını çeker mi, yoksa
o kulakların nasılsa nasırdan yapıldığını düşünerek hiç zahmet etmez
mi? Onu da bilemem.
Ama şunu
biliyorum: “Nazım Dosyası”ndaki yazılarda yer alan somut bilgi
yanlışları (ya da “yalanlar”) için, o yazıları yazanların kulağını
hiç kimse çekmeyecek! (Derginin çıktığı 2002 Sonbahar’ından beri
hiç kimse çekmemiş.) Onların kulağını çekmek, yine yalnızca Coşkun
Büktel’e düşecek. Bu yüzden "kötü kişi" olmayı yine yalnızca Coşkun
Büktel üstlenecek:
“Nazım
Dosyası”na Nâzım tiyatrosu üstüne yazı yazmış olan beş yazarın
(Ayşegül Yüksel, Yılmaz Onay, Hasan Anamur, Ali Taygun, Zühtü Bayar)
ortak bir fobisi var: Nâzım’ın tiyatro yazarlığı üzerine yoğunlaşan
telif kitapların sayısı, (yukarıda verdiğimiz listede görüldüğü
üzere) bir elin parmak sayısına bile varmadığı halde; adlarını
verdiğimiz bu sayın kişiler, Nâzım Hikmet tiyatrosu üstüne yazılmış,
en derin, en yanlışsız, en ayrıntılı, en titiz, en yaratıcı, en
özgün, en farklı, en eğlenceli ve üstelik en “hacımlı” ve en “kolay
ulaşılır” kitabı (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı’yı) Feridun
Çetinkaya’nın yazısındaki dostça uyarılardan sonra bile, hâlâ ve
inatla görmezden geliyor, haçtan korkan vampirler gibi o kitaba
bakamıyor, onunla yüzleşmekten kaçınıyorlar. Çünkü “Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı, onların Nâzım tiyatrosu hakkında söylediği
neredeyse her şeyin tersini söylüyor ve söylediği her şeyi, Nâzım’ın
metninden çıkarılmış ve iki kere iki dört kadar kesin ve somut
kanıtlara dayanarak, belgeliyor.
Şimdi bu beş
yazarın “Nazım Dosyası”ndaki yazılarına şöylece bir göz atıp, onları
birer birer değerlendirelim.
Ayşegül
Yüksel’in tavrı
Önce, Ayşegül
Yüksel’in yazısından bazı “inciler” aktarıyoruz: (Yaptığım
alıntılarda, Nâzım’ın adını Nazım diye yazanların hatalarını
düzeltmedim.
Nazım’ın tiyatrosuna “Nazımca” bakan bir dramaturji anlayışı henüz
oluşturulamamıştır. Yönetmenin yaratıcı dehasından çok, dramaturgun
kılı kırk yarar incelemesini gerektiren bir dramaturji anlayışıdır
söz konusu olan: Nazım’ın çok eklemli, çoğul biçemli tiyatrosunu
sahnede “bütün” kılacak ayrıntıların irdelenerek ilişkilendirildiği,
oyunların içerdiği görsel / işitsel göstergelerin tek tek
değerlendirildiği, oyuncunun birkaç biçemi birden tutarlı biçimde
rolüne sindirebileceği, bu doğrultuda oyun metninin —yapıtlarının
uzun yıllar önce yazıldığı göz önünde bulundurularak— temel
göstergeleri yok etmeden budanabildiği... (Altını ben çizdim.
CB) Kısacası, Nazım tiyatrosunun “ele avuca sığmaz”lıktan
kaynaklanan “özel” albenisini ortaya çıkartabilecek bir anlayış.
Nazım
böylesine özenli bir dramaturji çalışmasını hak eden oyun
yazarlarımızdandır.
(Ayşegül
Yüksel, “Nazım Hikmet’in Tiyatrosunun Bugüne Ulaştırdığı”,
“Türk Tiyatrosu”, sayı 449, Sonbahar 2002. Sayfa 80.)
Ben, kendim de
bir oyun yazarı olduğum için, sayın Ayşegül Yüksel’i derhal
yalanlamak zorundayım: Nâzım, böylesine klişe cümlelerle, hiçbir şey
söylemeyen içi boş lâkırdılarla pohpohlanmayı da; bu boş
lâkırdıların sahipleri tarafından “özenli dramaturji çalışması” gibi
cilâlı kılıflar uydurularak eserlerinin “budanmasını” da, “hak eden
oyun yazarlarımızdan” değildir. Bir oyun yazarının öldükten sonra
hak etmeyi umduğu en büyük lütuf, “özenli bir dramaturji
çalışmasıyla budanmak” değil, “sadakatle” sahnelenmektir. Nâzım’ın
da, sağlıklı bir beyne sahip her oyun yazarı gibi, birtakım “sureti
haktan görünen riyakârca bahanelerle budanmak” yerine, “sadakati”
tercih ettiği, “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı kitabımızı
okuyanların çok iyi bildiği bir hakikattir. Sayın Ayşegül Yüksel’in
başını kuma gömüp görmemekte ısrar ettiği “Yönetmen Tiyatrosu”na
Karşı adlı kitabımızın 245. sayfasında, Nâzım’ın eşi Vera
Tulyakova’nın anılarından yaptığımız şu alıntı, (sayın Yüksel’in
görmek istemediği) bu hakikatin en somut belgesidir:
Fakat onu en
çok çileden çıkaran şey, söz konusu olan ister bir oyununun
sahnelenmesi, ister şiir ya da makalelerinin yayımı olsun,
korkaklık, cehalet, riyakârlık ve insanların kötücül istençlerinin
burnunu sokmasıydı çalışmalarına. Yayımlanan yapıtlardan satırlar ya
da paragraflar eksilmişse, kudurmuşçasına öfkelenir, bu zorbalık
(altını ben çizdim. CB) onu öldürür, sözcüğün tam anlamıyla, düello
etmek isterdi.
(Vera
Tulyakova Hikmet, “Nâzımla Son Söyleşimiz”, çeviren Ataol
Behramoğlu. 2. Baskı. Milliyet Yayınları, 1997. Sayfa 49-50. Ayrıca,
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı, sayfa 245.)
Nâzım’ın,
özenli bir dramaturji çalışmasıyla budanmaktan hoşlanmayacağını
yalnızca eşinin değil, kendisinin sözleriyle de kanıtlayabiliriz.
Nâzım, sahnelenen bir eseri budanacak ya da değiştirilecek diye ne
kadar kaygılandığını, “yüreğinin nasıl hop hop attığını”, 1956
tarihli ve “Tiyatro Bahsinde Kısacık ve Şimdilik Aklıma Gelenler”
başlıklı bir yazısında şöyle anlatıyor:
Moskova Satir
Tiyatrosu’nda bir piyesim oynanacak. Prömiyerinde bulunamayacağım.
Moskova’dan trenle dört günlük yoldayım, ama yüreğim hop hop atıyor.
Tiyatro son dakikada piyesten bir şey çıkardı mı, çıkarmak zorunu
duydu mu, piyese bir şey kattı mı, aman ters anlaşılmasın diye
izahlarda filan bulundu mu, tenkit yazısı çıkacak mı şöyle esaslı
bir yerde, yoksa susulacak mı ve en önemlisi, seyirciler nasıl
karşıladı?
(Nâzım Hikmet,
“Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil”, Yazılar, cilt 1. Adam
Yayınları, dördüncü basım, Kasım 1993. Sayfa 246.)
Nâzım’ın
özenli bir dramaturji çalışmasıyla budanmayı hak eden bir yazar
olduğunu söylemeden önce, profesör Ayşegül Yüksel’in, Vera Tulyakova
ve Nâzım Hikmet tarafından yazılmış yukarıdaki satırlarla yüzleşmesi
ve “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı kitabımızdaki karşı
görüşleri cevaplayabilmesi gerekirdi. Çünkü bilimsel ciddiyet, asık
suratlı ve çatık kaşlı olmayı değil, bilim yaptığımız alanda saatin
kaç olduğunun farkında olmayı gerektirirdi. Sayın Yüksel’in, bir
bilim insanı olarak, yazdığı konudaki “tek farklı ve en önemli”
yayına karşı “üç maymun” tavrını benimsemesi, kendisinin yalnızca
ciddiyet yoksunluğunu değil, bilimsellik kriterlerini umursamadığını
da kanıtlamaktadır. Sayın Yüksel, yalnızca “Yönetmen Tiyatrosu”na
Karşı’yı değil, Feridun Çetinkaya’nın yazısını da, o yazıda yer
alan ve kendisini (Ayşegül Yüksel’i) isim vererek uyaran şu
satırları da, umursamamıştır:
İkinci örnek
Zehra İpşiroğlu’nun yayına hazırladığı Çağdaş Türk Yazını
(Adam Yayınları 2001) adlı derleme kitaptan. Bu kitapta Tiyatro
Eleştirisinde Temel Boyutlar başlıklı bir yazı yayınlayan Prof.
Dr. Ayşegül Yüksel de 2000 yılına kadar gelen değerlendirmesinde
Coşkun Büktel diye bir tiyatro eleştirmeni, bir insan hiç yokmuş
gibi davranıyor. 2000’li yılların etkili tiyatro eleştirmenleri
arasında yer alacağını umduğu genç kalemlerin, Sibel Arslan Yeşilay,
Öykü Potuoğlu, Selda Berk Öndül, Fakiye Özsoysal Çavuş, Süreyya
Karacabey, Erkan Ergin, Özlem Hemiş Öztürk, Handan Salta gibi,
isimlerini anarak onları onore etme inceliğini gösteriyor. Ama Eylül
1998’de 548 sayfalık Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları
isimli kitabı yayınlanan, oyunlarıyla ve onca önemli yazısıyla
1990’dan bu yana Türkiye tiyatrosunun en önemli muhalif ismi olan
Coşkun Büktel’in ismini 18 sayfalık yazısında bir kere bile anmıyor.
(Feridun
Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisi’ne Karşı”,
“Tiyatro Tiyatro”, Mart-Nisan 2002. Sayfa 54.)
Nâzım üzerine
o bilinen klişeleri, defalarca tekrarlanmış o basmakalıp, yalan
yanlış sözleri, bu yazımıza da rağmen, bundan sonra da tekrarlamaya
devam ederse, sayın Ayşegül Yüksel’in yaptığı şey; gerçeklere
sırtını dönmekten; bilime açıkça; bile bile küfretmekten başka bir
şey olmayacaktır. Sayın Yüksel, “üç maymun” tavrını bu yazıya da
rağmen sürdürdüğü takdirde, bize değil kendine zarar vermiş, bu
satırları okumuş olan tüm insanların gözünde, kendini ve profesör
unvanını maskara etmiş olacaktır. Bir bilim insanı olarak bir
zamanlar kendisine saygı duyduğumuz sayın Yüksel, “üç maymun”
tavrının bilim dışı, “ilkel ve iğrenç” bir tavır olduğunu aklından
çıkarmamalıdır.
Yılmaz
Onay’ın tavrı
“Türk
Tiyatrosu”
dergisinin “Nazım Hikmet Ran Dosyası”ndaki ikinci yazı, “Tiyatro
Yazarı Nazım Hikmet” başlığını ve Yılmaz Onay imzasını taşıyor.
Ama sayın Onay’ın bu yazısını değerlendirmeye geçmeden önce, bir
flash-back yaparak, sayın Onay’la Nâzım Hikmet tiyatrosu üzerine
yaptığımız kalem kavgasını (Bakınız:
Büktel-Onay
polemiği) özetlememiz gerekiyor:
BÜKTEL/ONAY POLEMİĞİ:
Sayın Onay,
“Nazım Dosyası”ndaki yazısından bir buçuk yıl kadar önce, aynı
başlık altında tam sayfalık bir gazete yazısı ("Tiyatro
yazarı Nazım Hikmet")yayınlamış ve ertesi
hafta aynı gazetenin aynı sayfasında bu kez
“Ciddi Polemik
Yararlıdır” başlığıyla yine tam sayfa olarak o yazısını
sürdürmüştü. (Bakınız: Evrensel gazetesinin, 13 ve 20 Ocak 2002
Pazar günlü nüshaları.) Sayın Onay, o gazete yazılarında
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı kitabımı da eleştirdiği ve
kendisini Nâzım dostu beni ise Nâzım düşmanı olarak tanıtmaya
kalkıştığı için, kendisine karşı, bana yönelttiği tüm eleştirileri
somut ve ayrıntılı kanıtlarla yalanlayan 30 sayfalık ayrıntılı bir
cevap yazmam gerekmişti. O cevabı, ancak 10 ay sonra, ancak 9
sayfalık bir özet olarak ve ancak İnsancıl dergisinde
yayınlayabilmiştim. (“Tarih Taksiratınızı Affetsin, Sayın Onay!”,
İnsancıl, Kasım 2002. Sayfa 29-38.) Cevabımda, sayın Onay’ın
yazısını sıkı biçimde elekten geçiriyor, yazıdaki tezleri çürütmekle
yetinmeyerek, cümle düşüklüklerini, bilgi yanlışlarını ve sayın
Onay’ın beni aşağılamak ve Nâzım düşmanı göstermek için belgeleri
bile, bile bile, nasıl tahrif ettiğini, belgelerin tarih ve sayfa numaralarını
nasıl değiştirdiğini de gösteriyordum.
Sayın Onay, bu
cevap yazıma karşı, iki ay sonra bir buçuk sayfalık bir cevap yazısı
yazdı. (“Kısa Açıklamalar”, İnsancıl, Ocak 2003. Sayfa
10-11.) Cevabında, benim kendisine yönelttiğim suçlamaları
yanıtlamak yerine, benim yöneltmediğim ama kendisinin icat ettiği
“sanal” suçlamaları yanıtlayan ve herkesin Coşkun Büktel’i
“tümüyle defterden silmiş” olduğu bir zamanda beni defterden
silmediğini söyleyerek, “kimsenin silinmesini ve yok sayılmasını
kabul” edemeyeceğini hamasi bir üslûpla açıklayan sayın Onay,
kendisinin Büktel’i silmiş olanlar gibi davranmadığını,
“’doğru’nun genel geçer ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu”yaptığını
iddia ediyordu.
Oysa bir yıl
kadar önce, Nâzım Kültürevi’nin 19 Ocak-16 Şubat 2002 tarihleri
arasında düzenlediği panellerin birinde, “Nâzım ve Tiyatro” başlıklı
panelde, sayın Onay, beni, “bir arkadaşımız” diyerek ismimi
vermeden anmış ve 368 sayfalık kitabımı, yalnızca, bana mal ettiği
bir cümle ile tırnak içinde özetlerken, kitabımdaki somut
kanıtlardan hiç söz etmemiş ve beni “vay efendim” gibi
hacivat tarzı ifadelerle konuşturarak, komikleştirmeye / çarpıtmaya
da çalışmıştı:
Bunu altını
çizerek şöyleyişimin nedeni şu, çünkü böyle dediğimiz anda biz bazı
arkadaşlarımız ve özellikle bir arkadaşımız ‘vay efendim sen reji
tiyatrosunu savunuyorsun, Nâzım’ın eserlerini rejisörlerin berbat
etmesine kapı açıyorsun!’ deniyor.
(“Güzel
Günler Göreceğiz Çocuklar” Nâzım Hikmet Panelleri. Nâzım
Kültürevi Kitaplığı, Haziran 2002. Sayfa 65.)
Ben kitabımda,
sayın Onay’ın, “Nâzım’ın eserlerini rejisörlerin berbat etmesine
kapı açtığını” sadece söylemekle yetinmedim, ispat da ettim. Hem
de Yılmaz Onay’dan alıntıladığım satırlarla ispat ettim. Sayın Onay,
panel konuşmasında beni, adımı ve kanıtlarımı gizleyerek,
eleştirmektedir. Bu ilkel tavrın, bir yıl sonraki İnsancıl yazısında
sözünü ettiği “’Doğru’nun genel geçer ilkeleri”yle
bağdaştığını hiç sanmıyorum.
Aynı panelin
bir diğer konuşmacısı Tuncer Cücenoğlu ise, “Değerli dostumuz
Yılmaz Onay bir konuya çok hoş biçimlerde yaklaşımlarda bulundu”
türünden yapışkan cümlelerle süslediği konuşmasının bir yerinde,
(Coşkun Büktel’in “Shakespeare’siz Herifler”de —sayfa 58— ve
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları” başlıklı yazılarında
—sayfa 7, 124, 221— defalarca ve ironik bir bağlamda kullandığı)
“En iyi yazar ölü yazardır” sözünü, adını vermediği bir başka
kişiye mal etmeye çalışıyor, ve tabii konuşması boyunca Büktel’in
adını bir kez bile anmıyordu:
Yine
katılıyorum Yılmaz Onay’a, reji egemenliği anlamında değil fakat
mutlaka üzerinde dramatürji çalışmaları yapılmalı. Çünkü bunu
Shakespeare’e de yapıyorlar, Moliere’e de yapıyorlar. Benim çok
sevdiğim, saygı duyduğum bir yönetmen arkadaşım bir gün çok ilginç
bir şey söylemişti. Dedi ki, en iyi yazar ölmüş yazardır; çünkü
müdahele edemez. Ona istediğini yaparsın. Şimdi Nâzım bu şansı
yaşıyor.
(“Güzel Günler
Göreceğiz Çocuklar” Nâzım Hikmet Panelleri. Nâzım Kültürevi
Kitaplığı, Haziran 2002. Sayfa 75.)
Gördüğünüz
gibi, Cücenoğlu, Büktel’in ironik biçimde kullandığı “en iyi
yazar ölü yazardır” sözünü onaylayarak ve meçhul bir şahsa mal
ederek kullanıyor. Ölmüş ve yönetmenler tarafından “müdahele" (aynen
yazdım)
edilebilir hale gelmiş olmasını Nâzım için şans sayıyor. Tıpkı
Ayşegül Yüksel gibi, Cücenoğlu da, Nâzım’ın özenli bir dramaturji
çalışmasını hak ettiğine inanıyor. O “özenli” dramaturji
çalışmalarıyla Nâzım’ı budayan, deforme eden, tanınmaz kılan
yönetmenlerle asla mücadele etmiyor. Bu tür dramaturji
çalışmalarıyla budanmayı, Nâzım gibi yazarlar değil, ancak,
“budanmakla bir şey kaybetmeyecek kadar kolay ve ucuz metinler”
yazan Cücenoğlu gibi yazarlar kabul ediyor. Türk tiyatrosunda ancak
onun gibi “uyumlu” yazarlar ayakta kalabiliyor hatta zengin
olabiliyor.
“Uyumlu”
insanlar, eleştiri yapmaya heveslendiklerinde ise, eleştiri adına
söylenmeye değer her şeyi Coşkun Büktel’in onlardan önce zaten
söylemiş olduğunu fark ediyorlar. Bu durumda onlara düşen tek şey
Büktel’den alıntı yapmak oluyor. Ama onlar Büktel’i yok saydıkları
için, Büktel’den alıntı yerine Büktel’den çalıntı yapmayı tercih
ediyorlar. Bu çalıntıların bazı somut örneklerini, “Yönetmen
Tiyatrosu”na Karşı adlı kitabımda yer alan (sayfa 307-313)
“Fikir Yürütmek” başlıklı yazımda göstermiştim.
(GÜNCELLEME: Ayrıca,
"Alıntı Namusu" adlı dosyamızdaki
örneklere de bakmalısınız.)
İnsancıl’daki
cevabında “’Doğru’nun genel geçer ilkeleri neyi gerektiriyorsa
onu” yaptığını iddia eden sayın Onay, bu arada, babacan bir
tavırla, bana “fazla ayrıntıya boğulmuş bir polemikle” enerji
ve zaman yitirmemem konusunda tavsiyede de bulunuyordu.
Bir ay sonra,
sayın Onay’a karşı (bu kez üç sayfalık) ikinci bir cevap yazısı
yazdım. (“Korkarım Tarih Taksiratınızı Affetmeyecek, Sayın Onay!”,
İnsancıl, Şubat 2003. Sayfa 13-15.) Bu son yazımın son
paragraflarında, sayın Onay’a hitaben şunları söylüyordum:
Benim silinmem
ve yok sayılmam konusunda telaş etmenize hiç gerek yok: Biz
vandallarla anlaştık. İş bölümü yaptık: Onlar benim maddi hayatımı
zorlaştırıyor, ben de onların manevi hayatını... Çünkü, önceki
cevabımda da belirttiğim üzere: “Ben yalnızca maddi sefalete
dayanıklıyım ve bununla övünüyorum. Onlar ise yalnızca manevi
sefalete dayanıklılar ama bununla övünemezler.”
Silinen ben
değilim sayın Onay! Silinen onlardır, övünemeyecek durumda
olanlardır. Onlar gibi siz de, kimin silindiği konusunda feci bir
yanılgı içindesiniz.
Siz benim yok
sayılmama, silinmeme üzülmeyi bırakıp; cevabını veremediğiniz, es
geçtiğiniz, hatırlamak istemediğiniz suçlarınıza üzülmeliydiniz. O
suçların geçen yazımdaki belgelerini okumuş olan İnsancıl
okurları önünde düştüğünüz duruma üzülmeliydiniz
Örneğin,
“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı kitabımda, konumla
ilgili bir yazıya (Seçkin Selvi’nin 1 Şubat 1999 tarihli Milliyet
Sanat’taki yazısına) işime geldiği için kitabımda yer verdiğimi;
ama Zehra İpşiroğlu’nun “iki sayfa berideki” yazısını, işime
gelmediği için görmezden geldiğimi, yazmıştınız (Evrensel, 20
Ocak 2002). Ben de, bu iddianızın yalan olduğunu, İnsancıl’daki
yazımda (Kasım 2002) açıklamıştim. Çünkü Zehra İpşiroğlu’nun yazısı,
sizin dediğinizin aksine, gördüğüm yazının “iki sayfa berisinde”
(yani “benim görmememin imkânsız olduğu bir yerde”) değil,
Milliyet Sanat dergisinin 5 sayı sonraki nüshasındaydı (15 Nisan
1999). Yani benim, işime gelmeyen belgeleri görmezden geldiğim,
sizin yalanınızdan, belgeleri çarpıtmanızdan, başka bir şey değildi.
Siz, İnsancıl’daki cevabınızda, hiç değilse, (somut olarak,
“kıskıvrak yakalandığınız”) bu konuda özür dilemeli ya da belgelerle
beni yalanlayarak, haddimi bildirmeliydiniz. Ama o konuyu da es
geçtiniz. Hatırlamak ve okurlara hatırlatmak istemediniz. Siz, benim
silinmemi dert edeceğinize, İnsancıl okurları önünde
düştüğünüz durumu dert etmelisiniz..
Ben sizi,
belge göstererek, belge çarpıtmakla suçladım. Bu suçlama hakkında ne
açıklama yapıyor ne de kamuoyundan özür dilemeye yanaşıyorsunuz.
Asıl savunma yapmanız gereken bu konuya hiç değinmiyorsunuz.
Yazınızda beni “fazla ayrıntıya boğulmuş” olmakla
suçluyorsunuz. Beni mi, okurları mı, yoksa kendinizi mi
kandırıyorsunuz, sayın Onay? Bir yazarın yalana tenezzül ederek,
okurlara belgeler hakkında yanlış bilgi vererek, yani belgeleri
tahrif ederek, bir başka yazara çamur atması; sizin için sözünü
etmeye değer bulmadığınız önemsiz bir “ayrıntı” olabilir. Ama
benim için, bağışlanır bir hata değildir.
Sizin
yalanınızı Evrensel gazetesinde okuyan okurların çoğu,
İnsancıl’daki cevabımı okumadıkları için, bugün bile hâlâ,
benim, belgeleri görmezden gelen, okurlardan belge gizleyen, yani
okurları eşşek yerine koymayı marifet zanneden bir alçak olduğumu
sanıyor. Bu durum, bugün bile hâlâ, benim canımı sıkıyor. Siz,
“’doğru’nun genel geçer ilkeleri”ni gerçekten umursuyor
olsaydınız, benim silinmeme boşu boşuna üzüleceğinize, Evrensel
okurlarını yanılttığınıza üzülürdünüz. Eğer dediğiniz gibi,
“’doğru’nun genel geçer ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyor”
olsaydınız, açığa çıkan yalanınız yüzünden nedamet getirmiş ve
yanılttığınız Evrensel okurlarını Coşkun Büktel’in suçsuzluğu
hakkında çoktan aydınlatmış olurdunuz.
Siz
okurlarınızın karanlıkta kalmasından güç alıyorsunuz, sayın Onay!
Siz, “’doğru’nun genel geçer ilkeleri”ni, Çizmeli Kedi
masalından daha fazla ciddiye almıyorsunuz.
Korkarım,
tarih taksiratınızı affetmeyecek!
(Coşkun Büktel
“Korkarım Tarih Taksiratınızı Affetmeyecek, Sayın Onay!”,
İnsancıl, Şubat 2003. Sayfa 15.)
Sayın Onay,
bugüne dek, ne yukarıdaki satırlara cevap vermiş, ne de belgeleri
tahrif ederek Coşkun Büktel hakkında yanılttığı Evrensel gazetesi
okurlarından özür dilemiş veya düzeltme yapmıştır. Bu, benim
anlayabileceğim, bağışlayabileceğim bir tutum değildir.
Şimdi, Flash-back’i
sona erdirip, sayın Onay’ın “Nazım Hikmet Ran Dosyası”ndaki
“Tiyatro Yazarı Nazım Hikmet” başlıklı yazısına dönelim. Sayın
Onay, bu dosya yazısında, bir kez daha, ne “Yönetmen Tiyatrosu”na
Karşı adlı kitabın ne de Coşkun Büktel’in adını anmaktadır.
Büktel ve eseri sanki hiç yokmuş gibi, sanki hiç var olmamış gibi,
sanki o açık oturum bildirilerine Büktel tarafından cevap verilmemiş
gibi davranan sayın Onay, dosya yazısında hâlâ (Büktel’in
kitabındaki karşı kanıtlara hiç kulak asmadan) o açık oturum
bildirilerinden bir takım inciler aktarmaktadır. Belli ki, sonunda,
sayın Onay da, Coşkun Büktel’i “tümüyle defterden silmenin”
dayanılmaz hafifliğine sığınmaktan başka çare bulamamıştır.
Sayın Onay,
hiçbir yenilik içermeyen, yine gramer hatalarıyla ve aynı bozuk
Türkçe’yle yazılmış yazısında, Büktel’in çürüttüğü o klişe
iddiaları, yine aynı cümlelerle ve kim bilir kaçıncı kez, büyük bir
pişkinlikle tekrarlayarak, ve yazısı boyunca sanki çok önemli bir
tez öne sürüyormuş gibi defalarca vurgulayarak, şöyle lâflar
ediyor:.
Nazım’ın
tiyatrosunun, ülkemiz klasiği olmasının ötesinde, bir dünya klasiği
olarak sahnelenmesinin çok daha iyi sonuçlar vereceği kanısındayım.
Çünkü o zaman Nazım’ın kendisi bir kenara konulup asıl ağırlığın
eserdeki değerlere verilmesi bir zorunluluk olacaktır.
(...)
Nazım
Hikmet’in tiyatrosunu asıl dünya tiyatrosu perspektifinden bakarak
değerlendirmemiz gerekir.
(Yılmaz Onay,
“Tiyatro Yazarı Nâzım Hikmet”, “Türk Tiyatrosu”, sayı
449. Sonbahar 2002. Sayfa 84.)
Sizce bu boş
lâflar bir “kanı”, bir fikir olabilir mi? Sizce yönetmenlerimizin
“dünya klâsikleri” için ayrı, Türk klâsikleri için ayrı birer
değerlendirme veya sahneleme “perspektifleri” var mı? Olmalı mı?...
Hayır, ne vardır, ne de olmalıdır. Yönetmenlerimiz, Türk
klâsiklerine farklı, dünya klâsiklerine farklı bir değerlendirme
perspektifi uygulamamaktadır. Türk klâsiklerine uyguladıkları
“yönetmen tiyatrosu” dangalaklıklarını, “dünya klâsiklerine” de
aynen uygulamaktan sakınmamaktadır. O nedenle yapılması gereken şey,
Nâzım’ın oyunlarına “dünya tiyatrosu perspektifi” gibi ne anlama
geldiği belirsiz yuvarlak “lâflarla” tanımlanan (daha doğrusu
tanımlanamayan) bir yaklaşımı önermek yerine, örneğin “metne
sadakat” gibi, açık, somut, net ve belirgin bir yaklaşımı talep
etmektir. Yapılması gereken şey, Nâzım’ın mirasını sahiplenmek, bu
mirası tanınmaz kılan yönetmen tiyatrosu dangalaklıklarına karşı
açık, net ve belirgin bir tavır koymaktır. Bu tür yönetmenlerle ve
onları destekleyen doçent ya da profesör unvanlı akademisyen ve
eleştirmenlerle, açık, net ve belirgin biçimde, yani isimlerini
vererek, entelektüel mücadeleye girmek, onlara karşı caydırıcı
olmaktır.
Ama bunu
yaparsanız, hemen hepsi etkili konumlarda bulunan bu insanlar,
yaptığınızı yanınıza bırakmazlar. Sizinle kalem kavgasına
giremeseler bile, size karşı sinsi bir kavga vermekten geri
durmazlar. (Güncelleme:
Özdemir Nutku skandalı'nı
hatırlayın! Görüldüğü üzere, skandal patlamadan önce de, vandalların
kapalı kapılar ardında benimle ilgili olarak ne haltlar
karıştırmakta olduğunu, yani başıma gelenlerin kötü şans ya da
talihsiz rastlantı olmadığını, biliyor ve yazıyormuşum. Skandalın
patlaması, yazdıklarımın en somut kanıtını ortaya çıkarmış oldu.) Bu vasatlık cennetinde, sizin en yaratıcı teşebbüsleriniz
bile onaylanmaz. Vasat zekâlar ihya edilirken, siz her platformda,
iyi saatte olsunlar tarafından engellenirsiniz. (Güncelleme:
Skandalın patlamasından sonra iyi saatte olsunların kimlikleri de
açığa çıktı.) Fail hep meçhul
kalır. Kim vurduya gidersiniz. (Güncelleme:
Özdemir Nutku skandalı'nın
patlamasıyla, faillerin hem kimlikleri, hem de ne kadar "gözü kara
ve haysiyetsiz oldukları ortaya çıktı. Bu skandalın ortaya çıkması o
nedenle çok önemli. Artık kim vurduya gitmiş değilim. Kapalı kapılar
ardında yalanlar üreterek beni gıyabımda, yani arkadan vuranlar,
çırılçıplak, suçüstü yakalandılar. Bu suçüstü halini önemsemeyen ve
görmezden gelen tüm tiyatrocular suça katılmakta, suçluyu
desteklemektedir. Onlar da suçüstü yakalanmış sayılabilir.) Aforoz edilirsiniz. Oyunlarınız için
sahne, yazılarınız için sayfa bulamazsınız.. Memursanız, maaş
güvenceniz tehlikeye girer. Sürülür, süründürülürsünüz.
Gerçek bir
sanatçıysanız, bu engellemelere aldırmaz, bunlardan yılmaz, tam
tersine, bunlardan hırslanır, bunlardan güçlenirsiniz. Ama sanatçı
filan değilseniz, bulduğunuz “ekmek kapısında” beslenmeye devam
etmekten başka bir şeyle ilgilenmezsiniz. Nâzım konusunda yazı
yazmaya kalktığınızda da, suya sabuna dokunmadan, kimseyi
kıllandırmadan, herkesin kolayca hoşuna gidecek yuvarlak ve belirsiz
lâflarla bir şey söylemiş gibi yaparak, durumu idare edersiniz.
ÖZEN YULA'NIN "ELEŞTİREL"(?)
TAVRI
Tiyatromuzu
eleştirmeniz gerektiğinde ise, isim vermemek şartıyla, ağzınıza
geleni söylersiniz. “Toplum geneli” dahil herkese verip
veriştirirsiniz. Suçu “toplum geneline” yaydığınızda, kimse alınmaz,
kimse darılmaz, kimse aldırmaz. Ne kadar sivri şeyler söyleseniz de,
yazdıklarınızın bir bedeli olmaz. İsim vermediğiniz için düşman
kazanmamış olursunuz. Dostlar eleştiri de görmüş olur. Eleştiri
lâzımsa, eleştiri de yapılmış olur. Hamamın namusu, hesapta
kurtulmuş olur. Bu tavrın son somut örneğini, “Türk Tiyatrosu”
dergisince bile sakıncalı sayılmayan Özen Yula veriyor:
Toplum
genelinin tiyatroya ve sanata bakışı önemli bir engel. Topum
genelinin sanat algısı ve sanata yaklaşımı büyük bir engel. Hatalı
eğitim, eksik bilgilendirme, eğitime harcanacak paranın bambaşka
şeylere harcanması, televole kültürü ile yetişen yeni bir kuşak,
internetten başını kaldıramayan diğer bir kuşak, tiyatroyu “başı
ezilmesi gereken bir düşman” olarak gören bürokratlar, yerel ve
resmî görevliler, tiyatroyu kendilerinden ibaret sanan birtakım
kadınlarla adamlar, alkışlarıyla öldüren seyirciler, ömrü boyunca
kazık kakacağını sanan koltuk sahipleri, tiyatronun kulunç ağrısı
olan köşe densizleri, kendi vazgeçilmezliklerini halen kanıtlamaya
çalışıp arkalarından gelenlerin yolunu kesen hasta ruhlu ihtiyarlar,
iyi ve farklı bir yapı gördüklerinde adeta gizli bir sözleşmeyle
susmayı tercih eden sözümona tiyatro kadınları ve adamları,
“Yazdıklarım oynanacak, ben de para kazanıp ünlü olacağım” diye yola
çıkan “yazan bünyeler”, “Aman üniversitede kalayım da maaşımı
garantileyeyim” deyip, tiyatro öğrencilerine çağdaş diye halen, 68
kuşağı yazarlarını ve tiyatro anlayışını anlatan, 21. Yüzyıl
tiyatrosundan, gelişmelerden habersiz sözümona akademisyenler,
doçentler, profesörler.
O kadar çok
engel var ki, aslında bu durumda olduğumuza bile memnun olacağım
geliyor neredeyse.
(Özen Yula,
“Türk Tiyatrosu var olmak istiyor mu?” başlıklı soruşturma için
yazdığı cevap yazısından. “Türk Tiyatrosu”. Sayı 450, Bahar
2003. Sayfa 58-59.)
İsim vermeden
yapılan, sadece “lâftan” ibaret, bu tür “hamasi” eleştiriden hiç
hoşlanmadığımı, 5 yıl önce, “Türk Tiyatrosundan İnsan
Manzaraları” adlı kitabımın önsöz yazısında, açıklamıştım.
“Konuşan Türkiye”(!)nin Susan Tiyatrosu” başlıklı o önsöz yazımda,
önce Özen Yula tarzında bir buçuk sayfalık bir eleştiri metni
yazmış, o metni yazımın en başında örnek olarak sunduktan sonra,
okurlara şunları söylemiştim:
Yukarıdaki
gibi sadece “lâftan” ibaret “hamasi” eleştiri tarzını hiç
sevmiyorum. Bir sürü iddia ve suçlama!... Ama bir tek kanıt, belge,
isim ya da tanık yok. (...) başka insanlar sırf ben söylüyorum diye
yukarıdaki lâflara neden inanmak zorunda olsun?
Kaldı ki
inansalar bile, yukarıdaki lâflardan ibaret bir eleştiri hiçbir
sonuç yaratmaz. Bir kere suçluları caydırmaz. Yukarıda sıralanan
suçları kimse üstüne alınmaz. Hatta yukarıdaki yazıyı suçlular bile
alkışlayabilir. Çünkü bu yazı hem kendileri için “zararsızdır”, hem
de ülkede eleştiri de varmış gibi bir izlenim yaratır. Böyle yazılar
masum okurların demokrasimize güvenini sağlamlaştırır. Çünkü, yazar,
görünürde düşünce özgürlüğünü sonuna kadar kullanmakta, mert ve
ödünsüz bir üslûpla, tok sesle ve cesaretle konuşmaktadır. Ama bu
yalnızca görünüşte böyledir. Gerçekte ise yazar, suçladığı
insanların karşılık vermesinden korktuğu için onların isimlerini
gizlemekte, korkaklığını hamasi lâfların “yüksek perdesiyle”
örtmektedir. Belirli bazı insanları kastetmekte, suçlamakta, ama
isim vermekten yan çizmektedir.
Her zaman
söylemişimdir: “İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden
suçlayacak kadar alçak değilim.”
(“Türk
Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik Yayınlar, 1998.
Sayfa: 8.)
Özen Yula,
“O kadar çok engel var ki, aslında bu durumda olduğumuza bile memnun
olacağım geliyor neredeyse.” diyor. “O kadar çok var ki”
dediği o engellerle Coşkun Büktel gibi “isim” vererek, araştırıp
bulması çaba isteyen somut kanıtlar göstererek mücadele etmeye
yanaşmadığı için, bu yüzden asla sakıncalı sayılmadığı ve oyunları
cömertçe kabul görerek oynandığı için, “bu durumda bile
olduğumuza memnun olacağı” gelebilir. Ama ben, Özen Yula’nın,
hayatı boyunca bir eşini (eşitini) yazmaya özeneceği “Theope”nin
yazarı olduğum halde, oyunlarım oynanmadığı için; (bu yazıyı yazmaya
başlayışımın üçüncü gününde beş aydır ödeyemediğim faturalar
yüzünden elektrik görevlileri elektriğimi kesmeye geldikleri için)
tiyatro adına yapılan yönetmen dangalıklarına karşı kayıtsız kalmaya
müsait bir karaktere sahip olmadığım için; ne bu durumdan memnun
olabiliyor, ne de eleştiri yapar gibi görünerek “lâfügüzaf”
yapanlara karşı sessiz kalabiliyorum. Hele Tuncer Cücenoğlu’nun
yolundan gitmeyi (onun yolda bıraktığı “lekeleri” izlemeyi) genç
yazar Özen Yula’ya hiç yakıştıramıyorum.
YENİDEN YILMAZ ONAY'A DÖNERSEK
Yeniden Yılmaz
Onay’a dönersek: Onun yukarıda alıntıladığımız türden boş
lâkırdıları, sırf Nâzım’ı övdüğü için, Nâzım’ın “dünya klasiği”
sayılması gibi (muhatabı ve neye yaradığı belirsiz, anlamsız ve
gereksiz) öneriler içerdiği için; derin düşünmeyen yüzeysel
okurların (örneğin “Türk Tiyatrosu” dergisinin yayın
kurulundaki arkadaşların) kolayca hoşuna gidebiliyor. Ama Coşkun
Büktel’in, şu anda okuduğunuz türden uyarıcı yazılarıyla, on yılda
bin sayfayı bulmuş bir birikim yaratmasından sonra, tiyatrocularımız
artık gafletlerinden uyanmalı, komplekslerinden arınmalı, “üç
maymun” tavrından sıyrılmalıdır. Artık bu tür boş lâkırdılara,
Coşkun Büktel’den başkaları da karşı çıkmalıdır. Bu tür boş
lâkırdıların alaca karanlığında hakikati kamufle edenlere karşı,
hedef saptıranlara karşı, artık başkaları da, “isim vererek”
mücadele etmenin bedelini ödemeyi (örneğin, düşman kazanmayı, maaş
güvencesini kaybetmeyi veya oyunlarını sahnede görememeyi) göze
almalıdır. Artık (İsmet İnönü’ye atfedilen bir deyimle) “namuslu
insanlar da namussuzlar kadar cesur olmak zorundadır”. Türk tiyatro
sanatının ciddiyet, derinlik, dürüstlük ve samimiyetini savunmak,
artık yalnızca ve tek başına Coşkun Büktel’in üzerine vazife
olmamalıdır. Yoksa Türk tiyatrosu dediğimiz bu (Coşkun Irmak’ın
henüz oynanmayan ve yayınlanmayan eleştirel bir oyununa koyduğu
isimle) “Bok Çukuru”nda, Coşkun Büktel isminden başka hiçbir
isim, yara ve leke almadan, sağlam ve temiz, kalamayacaktır.
Hasan
Anamur ile Zühtü Bayar’ın tavrı
“Nazım Hikmet
Ran Dosyası”ndaki üçüncü yazı, Hasan Anamur imzasını ve “Nazım
Hikmet’in Tiyatrosu Üzerine Genel Bir Değerlendirme Denemesi”
başlığını taşımaktadır. Bir üniversitede öğretim görevlisi olduğunu
bildiğimiz Hasan Anamur, bilgi yanlışlarını, yazısının daha ilk
cümlesinde sergilemiştir:
Nazım Hikmet
ardında, çoğu türkçe, (altı çizili sözcükteki yazım yanlışı
benim değil. CB)bir bölümü de Rusça yazıldıktan sonra Türkçe’ye
çevrilmiş yirmi iki oyun bırakmıştır.
(Hasan Anamur,
“Nazım Hikmet’in Tiyatrosu Üzerine Genel Bir Değerlendirme
Denemesi”, “Türk Tiyatrosu”, sayı 449, Sonbahar 2002.
Sayfa 85.)
Sayın
Anamur’un, Nâzım Hikmet oyunları konusunda verdiği kesin rakam,
kesinlikle yanlış. Bir üniversite öğretim üyesi olan sayın Anamur,
hiçbir bilimsel kuşku duymadan, hiçbir meraka kapılmadan, hiçbir
araştırma yapmadan, yalnızca, Nâzım Hikmet oyunlarının Adam
Yayınları’nda çıkan 5 ciltlik külliyatını yeterli veri sayarak; o
beş ciltteki 22 oyunu, Nâzım’ın tüm oyunları sanmış.
Oysa, Nâzım
oyunları hakkında Zühtü Bayar’ın 1995’te yayınladığı “Nâzım
Hikmet’in Oyun Yazarlığı” adlı kitabına (hiç değilse, konusunda
“ilk” olmak onurunu taşıyan o 112 sayfalık küçük kitaba) bir göz
atmak zahmetine katlanmış olsaydı; sayın Anamur, Nâzım oyunlarının
sayısı konusunda okurlarını yanıltmamış olacaktı. Çünkü Zühtü
Bayar’ın o kitabında, Nâzım’ın 31 oyunundan oluşan bir isim
listesiyle karşılaşacaktı.
O listedeki
isimlerin bazısı, aynı oyunun değişik isimleri olabilirdi. O
isimlerin bazısı, metinleri kayıp olduğu için, sadece isimden ibaret
olabilirdi. Sayın Anamur, metni mevcut bulunmayan oyunları hesaba
katmamış olabilirdi. Yine de, Adam Yayınları külliyatındaki 22 oyun
arasında bulunmayan, ama benim bildiğim ve gördüğüm en az “bir tane
daha” Nâzım oyunu vardır: “Fatma, Ali ve Başkaları”...
Zühtü Bayar’ın
kitabındaki listede “Türkiye’de” adıyla geçen ve Radi Fiş’e
göre asıl adının “Türkiye Hikâyesi” olduğu Bayar tarafından
belirtilen (sayfa 87) “Fatma, Ali ve Başkaları” adlı bu
oyunun (hem de Türkçe) metni mevcuttur. Sözünü ettiğimiz bu metni,
(Asım Bezirci’nin “Nâzım Hikmet” adlı kitabının o zengin
kaynakçasında da belirtildiği üzere) Nâzım’ın, Sofya 1969-71
baskısı, 6 ciltlik ve “Türkçe” basılmış tüm eserlerinin altıncı
cildinde, bulmak mümkündür. “Fatma, Ali ve Başkaları”yla
birlikte, Nâzım’ın (Türkçe metni elde mevcut) oyunlarının sayısı,
Anamur’un dediği gibi 22 değil, “en azından”, 23’tür.
Bu 23 oyuna,
Nâzım’ın Vera ile birlikte yazdığı, Türkçe’si bulunmayan, ama (Sverçevskaya’nın
“Nâzım Hikmet ve Tiyatrosu” kitabının 150. sayfasında
belirtildiğine göre) Yermolova Tiyatrosu’nda oynanmış olan “İki
İnatçı” (1960) adlı oyun ile, yine Türkçe’si bulunmayan ama,
(yine Sverçevskaya’nın kitabından, sayfa 172, öğrendiğimize göre)
Çingene Tiyatrosu “Romen”de sahnelenen “Prag Saatleri” adlı
oyunları da ekleyebiliriz. Sverçevskaya’dan şunu da öğreniyoruz:
“Kendi ifadesine göre 30’dan fazla tiyatro oyunu yazmıştır Nâzım.”
(Antonina Sverçevskaya, “Nâzım Hikmet ve Tiyatrosu”, Cem
Yayınevi, 2002. sayfa 30.)
Nâzım’ın
“Ömrüm boyunca hep tiyatronun etkisi altında kaldım, ama üçüncü
derecede bir dram yazarından daha yükseklere çıkamadım” derken,
“ironi “ yaptığını yazısında öne süren Anamur, farkında mı değil mi
bilmem ama, asıl ironiyi kendisi yapıyor. Kendini ironi konusu
yapıyor.
Öğretim
görevlisi Hasan Anamur’u, Nâzım oyunlarının isimlerini doğru okumak
ve doğru yazmak konusunda da uyarmamız gerekiyor. Nâzım’ın
“Ferhad ile Şirin” oyununun adı, hiçbir zaman, sayın Anamur’un
yazdığı gibi, “Ferhat ile Şirin” olmamıştır.
Sayın Anamur
da, “Nazım Dosyası”nın öbür yazarları gibi, yazdığı konudaki en
önemli yayını (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı) okumak zahmetine
katlanmamış, ya da okumuşsa bile, hiç umursamamış. O nedenle, yazısı
boyunca, bilinen ve bizim kitabımızda çoktan çürütülmüş basmakalıp
bazı klişeleri yinelemekten ve Nâzım’ın oyunlarını yalnızca asılsız
ispatsız, yüzeysel ve dayanaksız “lâflarla” övmekten başka, elinden
hiçbir şey gelmiyor. Yazısının tamamı okunduğunda, sayın Anamur’un
daha ilk cümlede kendini ele vermesinin; bilimsel kuşkudan, titizlik
ve ciddiyetten ne kadar uzak, ne kadar “sallapati” bir insan
olduğunu belli etmesinin; bir rastlantı ya da şanssızlık olmadığı
anlaşılıyor.
Zühtü
Bayar'ın tavrı
Hasan
Anamur’un yazısı için yukarıdaki paragrafta ifade ettiğimiz genel
hükümler, Zühtü Bayar’ın, “Nazım Dosyası”ndaki, “Diyalektik
Dramatiğin Dramatik Sonu” başlıklı yazısı için de geçerli.
(Bakınız: “Tiyatro Tiyatro”, sayı 449, Sonbahar 2002. Sayfa 91-93.)
Sayın Bayar, dosyadaki diğer yazarlar gibi maaşlı bir yazar,
olmadığı ve tiyatroyla ilgisi Nâzım ve Brecht’le sınırlı kalmış
göründüğü için, onun “Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı adlı
kitabımızı okumamış olmasını eleştiri konusu yapmak istemiyoruz.
Sayın Bayar’ın yazısı da, kitabı gibi, toplama bilgilerin
derlenmesinden ibaret. “Diyalektik Dramatiğin Dramatik Sonu”
başlığını taşıyan bu yazı hakkındaki hükmümüzü, tek cümleyle
özetleyeceğiz: Sayın Bayar, Nâzım’la ilgili bazı ayrıntıları (hiç
değilse yanlışsız olarak) aktarmakla yetinip, diğerleri gibi “ahkâm
kesmeye” kalkışmadığı için, “Nazım Dosyası”ndaki tek “zararsız”
yazının sahibi olmuş.
Ali
Taygun’un tavrı
“Nazım Hikmet
Ran” dosyasında sonuncu olarak ele alacağımız yazı, Ali Taygun’un
“İki ‘Dev Adam’a Saygı” adlı yazısıdır. Sayın Taygun’un, sözünü
ettiği iki dev adam, Muhsin Ertuğrul ve Nâzım Hikmet’tir. Sayın
Taygun da, Nâzım’ın hatalarını ve bu hataları somut kanıtlarıyla
gösteren tek kitabı (“Yönetmen Tiyatrosu”na Karşı) görmemekte
ısrar eden tiyatro insanlarımızdan biridir. Ama Ali Taygun kimsenin
bir tek yanlış bile bulamadığı 368 sayfalık mükemmel kitabımızı
görmüyor diye, biz de onun (içerdiği yanlışlar bakımından bereketli
bir kaynak sayılması gereken) iki sayfalık yazısını görmezden
gelecek (yani onun yöntemini benimseyecek) değiliz. Çünkü Taygun’un
yöntemleriyle, insan ancak Taygun kadar tiyatrocu olabilir. Şimdi,
Ali Taygun olmak ne demektir görelim:
Benim de en
sevdiğim Nâzım oyunlarından biri olan “Kafatası”nın dramatik
yapısındaki birtakım hataları (örneğin, kişiler ve olaylarla ilgili
bilgilerin, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru dozlarda
aktarılamamış olmasını... Örneğin, “Dördüncü Bap”ta Kapıcı Kadın’ın
tiradında aktarılan bilgilerin o dar zamanda, o acele içinde
aktarılmasının inandırıcı olmayışı gibi sürüyle ayrıntıyı) görmeyen
veya göz ardı eden Ali Taygun, yazısında Nâzım’ı yalnızca başarılı
bulduğu yönleriyle değerlendiriyor:
“Kafatası”nda
çağdaşı Brecht’in arayışları içindedir. Şiir dilini sahneye
uyarlıyor. ‘Mesel’ kavramını uyguluyor. Oyun akışını ‘gazeteciler’le
kesip seyircinin kendini duygusallığa kaptırmasını önlüyor. Tiyatro
yazınımızda bu tür bir oyun denemesi var mı?
(Ali Taygun,
“İki ‘Dev Adam’a Saygı”, “Türk Tiyatrosu”, sayı 449,
Sonbahar 2002. Sayfa 89-90)
Oysa Nâzım
Hikmet diyor ki:
(“Kafatası”nı)
Birkaç yıl önce de Gence Dram Tiyatrosu’nda seyretmek nasip oldu.
Ekber Babayef ve Azerbaycanlı romancı ve dram yazarı Menti
Hüseyin’le seyrettik. Üstat beğendi hem oynanışı, hem piyesi. Ben
oynanışı beğendim, piyesi yazdığıma pişman değilim, ama piyesi
beğenmedim.
(Nâzım Hikmet,
“Oyunlarım Üstüne”. Bakınız, “Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil”
Yazılar , cilt 1. Adam Yayınları, dördüncü basım, Kasım 1993. Sayfa
272-73.)
Ayrıca, yine Nâzım
Hikmet diyor ki:
Kafatası,
bilmem, ama oldukça şematik bir melodramdır.
(Nâzım’ın Abidin Dino’ya yazdığı tarihsiz bir mektuptan. Nâzım Hikmet,
“Yayınlanmamış Eserler”, hazırlayan Oğuz Akkan. Cem Yayınevi,
İstanbul 1977. Sayfa 372.)
Çıtasını
yüksek tuttuğu için Nâzım’ın “Kafatası”nı beğenmediğini
yazması doğal bir durumdur. Ama “Kafatası”nı “şematik bir
melodram” olarak nitelemesi anlaşılabilir olsa da, doğal veya
haklı bir yargı sayılamaz. Abidin Dino’ya gönderilmiş mektubunda
yukarıda alıntıladığımız o cümleyi yazarken Nâzım, (oyunlarının Dino
tarafından beğenilmediğini bildiği ve Dino’ya karşı, oyunları
konusunda “yavrusunu şahan zanneden kuzgun” gibi görünmek istemediği
için) “gerçekçi” olmaya çalışıyor. Ve bu çabasında biraz fazla aşırı
gidip “Kafatası”na haksızlık ediyor. Evet, “Kafatası”,
“aşırı kurulmuş” olması yüzünden şematiktir; abartılı karakterler ve
mizansenler içermesi yüzünden biçim olarak melodram kalıplarını
aşamamıştır. Ama “Kafatası”nda asıl olan biçim değil,
içeriktir. “Kafatası”, tiyatromuz için yepyeni ve devrimci
içeriğiyle, heyecanı ve samimiyetiyle, o güne dek Türkçe’de yazılmış
en çarpıcı eleştirel oyundur. Nâzım, Dino’ya mektubunu yazarken,
onunla ilişkisinin özel ve öznel koşullarında, “Kafatası”nın
yalnızca kusurlarını görüp erdemlerini göz ardı ediyor.
Nâzım’dan çok
Nâzımcı Ali Taygun ise, Nâzım’ın tersine, tüm Nâzım oyunlarının
yalnızca erdemlerini görüp, kusurlarını görmüyor veya görmezden
geliyor. Hatta dergi okurlarının gözünde Nâzım’ı yüceltmek için,
bizim Taygun, Makyavelist davranmakta, dergi okurlarını “yalanla”
aldatmakta bile, sakınca görmüyor. Okuyun ve Ali Taygun olmak ne
demektir görün:
Bir “Ferhad
ile Şirin”de kendisinden sonra Eugene O’Neil’in (aslında “O’Neill”
olacak. CB) “Garip bir Ara-oyun”da (Strange Interlude) kullanacağı
ve büyük övgüler alacağı ‘iç monolog’ uslûbunu (“üslûbunu” olacak.
CB) bulup kullanıyor. Kim böyle bir deneme yapmış başka?
(Ali Taygun,
“İki ‘Dev Adam’a Saygı”, “Türk Tiyatrosu”, sayı 449,
Sonbahar 2002. Sayfa 90)
Ali Taygun,
“iç monolog üslûbunu” ilk deneyenin Nâzım olduğunu, Amerikalı
oyun yazarı Eugene O’Neill’in, “iç monolog üslûbunu”
Nâzım’dan “sonra” kullandığını söylüyor. Oysa, Türkçe’de olsun,
yabancı dilde olsun, dünyanın tüm tiyatro ansiklopedileri, Ali
Taygun’un yukarıda aktardığımız sözlerini yalanlıyor: Konuyla ilgili
yerli yabancı tüm kaynaklar, Eugene O’Neill’in, iç monolog (veya iç
konuşma) tekniğini “Strange Interlude” adlı oyununda, Ali
Taygun’un söylediği gibi Nâzım’dan “sonra” değil, tam tersine,
Nâzım’dan 20 yıl “önce” kullandığını gösteriyor. Tüm kaynaklar,
Nâzım’ın, “Ferhad ile Şirin”i, 1948’de yazdığını (yani iç
monolog tekniğini ilk kez 1948’de kullandığını) belirtiyor; ama aynı
kaynaklar, Eugene O’Neill’in yazdığı (1945’te Saffet Korkut çevirisi
ve “Araya Giren Garip Oyun” adıyla Türkçe’si de MEB klâsikleri
arasında yayınlanmış olan) “Strange Interlude” için, 1927 veya 1928
tarihini veriyor. Hatta, Random House yayınevince “Modern Library”
dizisinde yayınlanan “Nine Plays by Eugene O’Neill” adlı
kitaba yazdığı kısa önsözde, O’Neill’in kendisi, “Strange
Interlude” adlı oyunu 1926-27 yıllarında yazdığını söylüyor.
Üstelik ‘iç monolog’ tekniğini O’Neill “Strange Interlude”un
bütününe yayıp metnin asal öğelerinden biri haline getirmişken,
Nâzım, 20 yıl sonra, bu tekniği, “Ferhad ile Şirin”in
yalnızca bir tek sahnesinde, yalnızca bir “çeşni” olarak kullanıyor.
Kaldı ki, iç
konuşma tekniğini O’Neill de icat etmiş değildir. Amerikalı kadın
yazar Alice Gerstenberg, 1913 yılında yazdığı (uyumayın, “1913
yılında” diyorum!) “Overtones” (“Dokundurmalar”) adlı
oyununda, bu tekniğin kullanım olanaklarını O’Neill’in 1926’da
yaptığından çok daha öteye götürmüştü zaten. Gerstenberg’in
“Overtones” (“Dokundurmalar”) adlı (1913 tarihli) bu oyununda,
seyirciler sahnede iki karakter ama dört oyuncu görürler.
Oyuncuların ikisi oyundaki iki gerçek karakteri canlandırırken,
diğer iki oyuncu o iki karakterin “iç kişiliklerini” ya da “gizli
benliklerini” canlandırmaktadır. Gerçek karakterler Harriet ile
Margaret’tir. Harriet’in iç benliği Hetty, Margaret’in iç benliği
ise Maggie’dir. Hatty’nin konuşmalarını yanlızca Harriet, Maggie’nin
konuşmalarını ise yalnızca Margaret duymaktadır. Alice
Gerstenberg’in “Overtones” adlı (taaaaaaa 1913 tarihli) bu
tek perdelik gayet enteresan ve eğlenceli komedisi, Coşkun Büktel
tarafından “Dokundurmalar” adıyla Türkçe’ye çevrilerek,
“Eleştiren Oyunlar” adlı tiyatro antolojisinde yayınlanmıştır.
(Dramatik Yayınlar, 1998.) Ali Taygun, Büktel’i okumayı kendine
yasaklamamalıydı. Çünkü Büktel’i okumamak, Büktel için değil, ama
daima, Büktel’i okumayan tiyatrocular için sorun olmuştur.
GÜNCELLEME: Alice Gerstenberg'in "Dokundurmalar" —Overtones—
(1913) adlı oyununda kullandığı Freudian tekniği (yani aynı
karakterin iç ve dış benliğinin iki ayrı oyuncu tarafından
canlandırılması tekniğini) Eugene O'Neill, yirmi yıl kadar sonra
yazdığı "Sonu Gelmeyen Günler" —Days Without Ends— (1932)
adlı oyununda aynen kullanmıştır. Days Without Ends'in
"Sonu Gelmeyen Günler" adıyla Avni Givda tarafından yapılmış
çevirisi MEB klasikleri arasında mevcuttur (1946).
Ali Taygun’u
yalnızca dünyanın tüm tiyatro ansiklopedileri değil, Nâzım’ın
kendisi de yalanlıyor. Ali Taygun keşke, Nâzım’ı övmeyi değil de
Nâzım’ı okumayı iş edinseydi. O zaman, Nâzım’ın 1962’de Moskova’da
yazdığı “Oyunlarım Üstüne” adlı yazısını, bir tiyatrocu olarak,
mutlaka okumuş olacak ve bugün Nâzım üstüne ahkâm keserken
“desteksiz atıyor” olmaktan kurtulacaktı. Ali Taygun, belli ki,
yalnızca Büktel’i değil, Nâzım’ı da okumuyor. ya da üstünkörü
okuyor. Sayın Taygun, Nâzım’ı adam akıllı okusaydı, Nâzım’ın
“Oyunlarım Üstüne” başlıklı o yazısında iç monolog tekniğiyle ilgili
olarak neler söylediğini güzelce öğrenmiş olacak ve sanat hayatının
son demlerinde iç monolog meselesine dair benden ders almak zorunda
kalmayacaktı. Şimdi Nâzım’ın iç monolog konusunda yazdığı satırları
Ali Taygun’a (güzelce hatmetmesini umarak) hatırlatalım:
Çağdaş
piyeslerde monologların hemen hemen ortadan kalktığını düşündüm.
Monologların geliştirilmesiyle, yeni bir açıdan işlenmesiyle iç
dünyamızın sahnede baş rollerden birini oynayabileceğini keşfettim.
Ferhad ile Şirin’de bu icadımı gerçekleştirmeye çalıştım.
Yusuf ile Menofis’te de aynı keşfin sevincini duydum. Ferhad
ile Şirin’de, kahramanlar bir yandan birbirleriyle konuşuyor,
bir yandan da akıllarından geçenleri birbirlerine değil, seyircilere
söylüyorlardı. Kimi kere de, uzun bir süre, her biri yüksek sesle
düşünüyordu. Sonra, kimi kere, kahramanlar, bir başlarına
konuşuyorlardı kendi kendileriyle, yani klasik monolog. Sonra,
Yusuf ile Menofis’de Zeliha’nın üç tonda sesi, iç dünyasının üç
ayrı monoloğunu söylüyor, Zeliha ağzını açmadan pantomima oynuyordu.
O zamanlar daha magnetofon yoktu, belki vardı da benim haberim
yoktu. Bundan dolayı bu üç sesi gramofon plağına yazdırmayı
düşündün. Bu keşiflerimden o kadar memnundum ki, hapisten çıkar
çıkmaz ilk işim arkadaşlara bu iki piyesi okumak oldu. Okudum ve
“hafifçe sırıtarak” yüzlerine böbürlene böbürlene baktım. Birisi:
-İyi ama,
dedi, bu senin marifeti, hem de âlâsını Sartre çoktan yaptı.
Hapiste
yatmanın kötülüklerinden biri de, dram yazarı için, dünyada, dram
yazarlığı alanında olup bitenlerden haber alamaması. (...) Nitekim
Moskova’ya geldikten sonra yazdığım bir iki piyeste de başıma aynı
iş geldi, Yani bu piyeslerde, kimisi oynanmadı, ilkönce benim
tarafımdan kullanıldığını sandığım bazı marifetlerin benden çok önce
kullanıldıklarını sonradan öğrendim.
(Nâzım Hikmet,
“Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil” Yazılar, cilt 1. Adam
Yayınları, dördüncü basım, Kasım 1993. Sayfa 275-76.)
Amerika’yı
ikinci kez keşfetmekten sakınmayı Nâzım kırk yıl önce öğrendiği
halde, Ali Taygun ancak bugün öğrenecek. Peki öğrenmek hoşuna
gidecek mi? Hayır, hiç sanmıyorum. “Büktel’den” öğrenmek hiç hoşuna
gitmeyecek. Ama ne yapabilirim? Benden başka öğreten çıkmıyor ki!...
Ali Taygun gibilerin dergilerde yayınlayıp yarına kalacak birer
belge haline getirdiği yanlışlara benden başka hiç kimse müdahale
etmiyor ki!...
3. YAZIN BANA YASAKLADIĞINIZ
SANSÜRCÜ DERGİLERİNİZDE KAPKARA PUNTOLARLA
Bu durumda
bana kızmaları, beni pişmiş aşa su katan bir bozguncu saymaları,
entelektüel ahlâkla bağdaşabilir mi? Ben, yanlışları düzelttiğim
için mi, (Nâzım’ın asla saklamadığı) bazı gerçekleri gördüğüm,
gösterdiğim için mi, oyunbozanlık etmiş oluyorum? Nâzım’ı tiyatroda
bir “kaşif” diye lanse edenleri bozum ettiğim için mi, bozguncu
sayılmayı, aforoz edilmeyi hak ediyorum?
“Yönetmen Tiyatrosu”na
Karşı adlı kitabımda “Ferhad ile Şirin”in dramatik
kusurlarını metinden çıkarılmış somut kanıtlarla gösterdiğim için
mi, pişmiş aşa su katmış sayılıyorum? Böylelikle Nâzım’ı sevmediğimi
mi belgelemiş oluyorum? Nâzım’a ihanet mi etmiş oluyorum?
“Nazım
Dosyası”ndaki yazısında, “’Ferhat ile Şirin’de kullandığı
iç konuşmalar da sahneye koyucuya büyük olanaklar sağlayan bir
buluştur” (altını ben çizdim, CB) diyen üniversite hocası
Hasan Anamur’a göre, evet, ihanet etmiş oluyorum.
Panel
konuşmasında, “Bu yüzden de Nâzım’ın en önemli oyunlarından biri
ortaya çıktı:Ferhat ile Şirin. Çünkü evrensel. Orada da
birtakım denemeler yaptı. Biliyorsunuz bunları: İç sesle konuşma,
kahramanlar tek tek iç sesleriyle konuşuyorlar, bunlar ciddi
yeniliklerdir.” (“Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar”,
sayfa 74-75) diyen Tuncer Cücenoğlu’ya göre, evet, ihanet etmiş
oluyorum.
“Bana göre
‘Ferhad ile Şirin’ yalnızca Türkiye için değil, bütün dünya için bir
başyapıt”
(“Nâzım
Hikmet’in Tiyatrosu” sayfa 116.) diyen“ yazar/yönetmen
Yılmaz Onay’a göre, evet, ihanet etmiş oluyorum.
Kitabında
“Ferhad ile Şirin” için “hem biçim hem de içerik yönüyle
Nâzım Hikmet’in en başarılı yapıtıdır” diyen (“Nâzım
Hikmet’in Oyun Yazarlığı”, sayfa 32) Zühtü Bayar’a göre, evet
ihanet etmiş oluyorum.
“Oyunlarını
okuduğumda da en güzel oyununun Ferhad ile Şirin
olduğunu düşünmüştüm” diyen (“Arı Bakış”, Adam
Yayınları, 1998. Sayfa 132.) Turgay Fişekçi’ye göre, evet ihanet
etmiş oluyorum.
“Ferhad ile
Şirin”
için,
“Nâzım Hikmet’in en çok oynanan, dramatik açıdan kuruluşu da en
sağlam oyunu” diyen (Milliyet Sanat, 15 Aralık 1992) Atila
Sav’a göre, evet, ihanet etmiş oluyorum.
“Türk
Tiyatrosu”
dergisinin Aralık 1995 tarihli 446. sayısında, “Cumhuriyet
Tiyatrosunun En İyi Oyunları” başlığıyla yapılan ankete
verdikleri cevaplarda, “Ferhad ile Şirin”i en beğendikleri
oyunlar arasında sıralayan Orhan Alkaya, Kenan Işık ve Başar Sabuncu
gibi insanlara göre ise, (onların en beğendiği oyunun sakatlıklarını
gözlerine sokarak onların dram sanatı konusunda “görme özürlü”
olduklarını kanıtladığım için) evet, ihanet etmiş oluyorum.
Yalanlarla bir
efsane, bir “manitu” yaratıp, kabile büyücüleri gibi o manituyu
sahiplenerek, o manitu sayesinde kabile halkını yönlendirmeye
çalışan Ali Taygun’a göre ise (Nâzım’ın manitu yapılmasına karşı
çıktığım için) ihanet etmiş olmaktan öte, “zındık” bile
sayılabilirim.
Peki, benim,
Nâzım’ı, Ali Taygun’un sevdiğinden daha çok sevdiğimi göstermem için
ne yapmam gerek? Ali Taygun’un ürettiğinden daha büyük yalanlar mı
üretmem gerek? Örneğin, şöyle şeyler mi söylemem gerek:
“Arthur
Miller, Şikago’da verdiği bir konferansta, Nâzım’ın tiyatro
yazarlığına duyduğu hayranlığı belirtirken, Nâzım’ın tiyatro
metinlerini yıllarca ders çalışır gibi incelediğini, oyun yazarken
hep Nâzım’dan esinlendiğini, tiyatroyu Nâzım’dan öğrendiğini
söylüyor. Tennessee Williams ise anılarında şöyle yazıyor: ‘1957
yılının soğuk savaş atmosferinde ve soğuk Aralık ayında Moskova’ya
sırf Nâzım Hikmet’i görmek ve onunla tanışmak için gitmiştim. Ama
sonradan öğrendiğime göre, talihin garip bir cilvesi olarak, benim
Moskova hava alanına indiğim saatte, Nâzım bir başka uçakla Prag’a
hareket etmekteymiş. Nâzım’la hayatım boyunca karşılaşamadım. Eğer
karşılaşsaydım, oyunları nedeniyle ona karşı duyduğum hayranlığı
ifade etmek için, Nâzım’ın ayaklarını yıkar suyunu içerdim.’ Eugene
O’Neill’in Nâzım’a olan hayranlığı ise, daha yaygın olarak bilinen
bir gerçektir. O’Neill, 1936 yılında Nobel ödülünü alırken
Stockholm’de yaptığı ödül konuşmasında, Nâzım dururken Nobel’i
kendisine verdikleri için, Nobel jürisini bütün samimiyetiyle
lânetlediğini belirtmiştir.”
Böyle şeyler
yazsam okurların hoşuna gider mi? Hayır mı? Yalanın dozunu iyi
ayarlayamadım mı? Ali Taygun gibi mi yapmam gerek? Yalanın dozunu
okurları aldatacak biçimde mi ayarlamam gerek?
Nâzım hakkında
yalanlar uydurmak ve gerçekleri görmemek ve göstermemek için “üç
maymun” tavrına sığınmak, Nâzım’ı sevmekse; ben Nâzım’ı sevmiyorum.
Nâzım hakkında beyaz ya da siyah tüm gerçekleri söylemek, Nâzım’a
ihanetse, ben ihanet ediyorum. Üstelik, ihanetimi Ali Taygun’a da
tavsiye ederek ona diyorum ki: Nâzım’a “gerçekten” saygı göstermek
için, onun hakkında yazdığınız yazıya “İki ‘Dev Adam’a Saygı” ya da
“Sen Kalk da Ben Yatam” gibi “ıslak” başlıklar atmanız yeterli
değildir.
Nâzım’a saygı
göstermek için, her şeyden önce, onunla ilgili konuşur ya da
yazarken dersinizi çok iyi çalışmış olmanız gerekir. Ezberlediğiniz
yüzeysel klişelerin kolayca kabul görmesiyle yetinmeyerek,
“derinleşmeniz” gerekir. Klişelerin ötesindeki hakikate karşı, bu
yaştan sonra bile, merak ve ilgi duyabilmeniz gerekir. Hakikati
(hoşunuza gitmiyor bile olsa) sırf “hakikat” olduğu için
benimseyebilmeniz gerekir. Hakikate ulaşmak için emek harcamaya,
ulaştıktan sonra ise (size toplumsal kabul yerine, toplumsal ret
getirecek ve size zarar verecek bile olsa) hakikati savunmaya, bu
yaştan sonra bile, üşenmemeniz gerekir.
Acaba Ali
Taygun okurlara farkında olmadan mı yanlış bilgi vermişti, yoksa
bile bile yalan mı söylemişti?
Bir düşünelim:
Acaba Ali Taygun, okurlar önüne çıkıp, gayet şaşırtıcı bir iddia
ortaya atacak ama bu iddiayı yanlış bildiği bir olguyla, iddiasını
çürüten bir olguyla, kanıtlamaya kalkacak kadar gafil olabilir mi?
Acaba Ali Taygun, Yale’den aldığı tiyatro diplomasına rağmen,
Nâzım’ın kırk yıl önce fark ettiği tiyatral gerçeklerden kırk yıl
sonra bile habersiz kalacak kadar cahil olabilir mi? Acaba Ali
Taygun, hiçbir araştırmaya gerek ya da ihtiyaç duymadan, bilmediği
ya da yanlış bildiği bir konuda iddialı lâflar edip ahkâm kesecek
kadar, sağduyudan nasipsiz olabilir mi? Acaba, tiyatro eğitimini
Amerika’da Yale Üniversitesi’nde tamamladığı söylenen Ali Taygun,
Nobel ödüllü koskoca Amerikalı tiyatro yazarı Eugene O’Neill’i
tiyatro tarihinin neresine koyacağını bilemeyecek kadar tarihsel ve
tiyatral perspektiften yoksun olabilir mi? Hayır, sanmıyorum!
Bunları söylemek, Ali Taygun’un “hödük” olduğunu söylemekle aynı
anlama gelir. Taygun gerçekten de Yale’den diploma almış mıdır?
Almış ise, nasıl olup da almıştır? Bu konulara akıl erdiremiyor
olsam bile, hiç kimse beni Ali Taygun’un o kadar hödük olabileceğine
inandıramaz.
Benim
inandığım şudur: Ali Taygun, bir zamanlar içerde yatmış “eski” bir
solcu olduğu için, hapisten çıktıktan sonra reklâm şirketi sahibi
olduğu halde, bazı “eski” alışkanlıklarını sürdürüyor. Nâzım’ı kendi
üslûbunca seviyor. Onu halkın gözünde yüceltmek için, her çareye
başvurmayı mübah sayıyor. Nâzım’ın yüceltilmesini halkın yararı için
istiyor. Halkın yararı için olduktan sonra, halka yalan söylemekte
mahzur görmüyor. Terbiyesi bozulmasın diye, küçük çocuğuna,
“kendisini leyleklerin getirdiğini” söyleyen şefkatli anneler gibi,
Ali Taygun da Nâzım hakkında “küçük kıtırlar” atarak, halkına moral
veriyor. Halkın “uyutularak” büyüyeceğine inandığı için, uyusun da
büyüsün diye böyle küçük yalanlarla halkına pış pış yapıyor.
Acaba “Türk
Tiyatrosu” dergisinin okurları Ali Taygun tarafından
“pışpışlanmaktan” hoşlanmış mıdır? Onu bilemem. Ama şunu biliyorum:
Bir mucize olup da, Nâzım hayata dönebilseydi ve kendisini yüceltmek
için yalana başvuran, okurları aldatan Ali Taygun’u eline
geçirseydi, eminim ki, Taygun’un yüzüne tükürürdü. Nâzım’ın,
Nâzım’dan çok Nâzımcıları asla bağışlamayacağını bilmek için, onun
“Otobiyografi” şiirinde bile kendi aleyhindeki gerçekleri
saklamadığını hatırlamak ve “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?”
adlı oyununu okumak yeterlidir. Ama okumadan önce,
gözlüklerinizin kirini güzelce bir temizlemeniz gerekir.
Coşkun Büktel,
tiyatrocuları, tiyatro severleri pek çok kişinin bildiği, ama
yazmaya, açık bir şekilde yazmaya cesaret edemediği, çoğu zaman
örtbas edilen gerçeklerle yüzleştiriyor. Türkiye’de tiyatroyu
verimli değerlendirmeyi sağlayacak, farklı bir bakış açısı sunuyor.
Sorunları ortaya koymak ve çözümler önermek bir yana, kendisi bir
sorun haline gelmiş olan, basmakalıp, haklılığı kendinden menkul,
“tek tip” eleştiri anlayışının gerçekte ne kadar ilkel, yanıltıcı ve
anlamsız olduğunu da deşifre ediyor.
Ne var ki,
bütün bu olumlu özelliklerine rağmen (belki de bu yüzden) Coşkun
Büktel ve yapıtları, “tiyatro çevresi” tarafından şu ana kadar hak
ettiği şekilde değerlendirilmedi. Büktel’in isim vererek yaptığı
sert eleştiriler kendisine karşı adı konmamış bir ittifak oluşmasına
neden oldu. Büktel yok sayıldı, görmezden gelindi, aforoz
edildi.
(Feridun
Çetinkaya,
“Coşkun Büktel ‘Tiyatro
Oligarşisi’ne Karşı”,
“Tiyatro Tiyatro”, Mart-Nisan 2002. Sayfa 54..)
Coşkun
Büktel’in zekâ, yaratıcılık ve emek ürünü eserlerini yok sayanlar,
aforoz edenler, “Nazım Dosyası”nı, yalan yanlış, basma kalıp, saçma
sapan “lâkırdılarla” doldurdular. Ama kimi tiyatrocular, yalan da
olsa o “lâkırdıları” tercih edebilir, o “lâkırdıları” dinlemekten
moral kazanabilir, haz duyabilirler. Veya profesyonel menfaatlerini
Coşkun Büktel’e değil, o “lâkırdıların” sahiplerine yakın olmakta
görebilirler. Bu tür tiyatrocular, Coşkun Büktel’in üslûbunu fazla
hırçın, fazla kavgacı, fazla narsist veya megaloman ve dolayısıyla
sevimsiz bulabilirler. Ama o tür tiyatrocular bilmelidir ki, Coşkun
Büktel en baştan beri, bu riskin farkındadır ve bu riski göze
aldığını, on bir yıl önce, Evrensel Kültür’ün Mart 1992 sayısında
yayımlanan, daha ilk yazısında, şu satırlarla açıklamıştır:
Önünde üç
seçenek gördü:
1. Burada
anlattığı şeyleri anlatmak için daha uygun bir vesile beklemek. Ama
o vesile, ya hiç çıkmazsa? Yazar bunu göze almadı.
2. Kendini bu
aşağılık piyasanın “dışında ve üstünde” bir yere konumlayarak, bütün
olan bitene görkemli bir suskunlukla cevap vermek. Bu “aristokrat
yazar” tavrı, elbette çok daha fiyakalı olurdu —hele her şeyi bir
başkası yazarsa. Ama kimsenin bunları yazdığı yoktu. Suskunluk,
kamuoyunun körlüğüne ve sağırlığına güvenleri tam olan o mahut
şahısların bugüne dek, başlıca garantisi olmuştu. Bu garanti sürsün
müydü? Yazar bunu da göze almadı.
3. Her şeyi
anlatarak, kendini, bazı kişilerin indinde, “oyuncağı elinden
alındığı için ağlayan hırçın çocuk” durumuna düşürmek.Yazar bunu
göze aldı.
(Bakınız:
“Evrensel Kültür”, sayı 4, Mart 1992, sayfa 14. Ayrıca, Coşkun
Büktel,
“Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları”, Dramatik
Yayınlar, 1998. Sayfa 33.)
Coşkun Büktel,
kendinden başka tanık bulamayacağını, ortaya çıkıp vandallara karşı konuşmaya
cesaret eden tek tanığı (yani kendini) konuşturmak, kendinden
bahsetmek (hatta bir çok durumda kendini övmek) zorunda kalacağını
ve bunun ne denli sevimsiz olacağını, ilk günden beri biliyordu.
Evet, Coşkun
Büktel, centilmen olmayabilir. Yazıları şık, nazik, terbiyeli,
mütevazı bulunmayabilir. Bence doğru olmasalar bile bu iddialar
makul sayılabilir. Ama şıklık, nezaket, terbiye ve tevazu gibi şekle
ilişkin kriterleri bir yana bırakıp da, doğruluk, haklılık, bilimsel
donanım, bilimsel titizlik ve yaratıcılık gibi içerik’e ilişkin
kriterleri esas aldığımızda, sağduyu sahibi her insan, diğer
yazılarım gibi bu yazımda da ortaya çıkan şu temel gerçeği görmek ve
kabullenmek zorundadır: Bu yazıda eleştirilen şahıslar, Coşkun
Büktel’le kıyaslandığında, ancak “üç maymun” kadar doğru, ancak “üç
maymun” kadar haklı, ancak “üç maymun” kadar donanımlı, ancak “üç
maymun” kadar titiz, ancak “üç maymun” kadar yaratıcıdır. Coşkun
Büktel ile “içerike” ilişkin kriterler bakımından
kıyaslandıklarında, bu insanlar, entelektüel evrimin “üç maymun”
aşamasında kalmış gibi bir izlenim bırakmaktadır. Ve bugünkü Türk
tiyatrosu, ne yazık ki, Coşkun Büktel tarafından değil, bu insanlar
tarafından yapılmaktadır. Tüm iktidarlar, tiyatro yapma olanaklarını
(sahneleri, maaşları, yetkileri, ödül ve ödenekleri) Coşkun Büktel
gibilere değil, üç maymunlara bağışlamaktadır.
Ama ancak
iktidardan beslenerek var olabilenler, ancak beslendikleri
iktidarlar kadar ömürlü olabilirler. Bu nedenle, Coşkun Büktel’i yok
sayan bu insanlar, ancak yok saydıkları yazarın, yok saydıkları
eserleri sayesinde (o eserlerin küçük birer dipnotu olarak) yarına
kalacaklar. Yarınki kuşaklar, umalım ki, onları bağışlasınlar.
Bu yazıyı,
Nâzım’ın “Otobiyografi” adlı şiirinden kısa bir uyarlama yaparak
bitirmemiz uygun olacak:
Nâzım
ödeneklerinizse, maaş güvencenizse,
gerçeği
söyleyenlerin elektriğinin kesilmesiyse;
Nâzım boş
lâkırdılarınız ve kıtırlarınızsa
Nâzım,
vasatlığın ihyası, yeteneğin imhasıysa,
Nâzım’ı
savunmak “üç maymuna” kaldıysa
ben Nâzım
düşmanıyım.
yazın bana
yasakladığınız sansürcü dergilerinizde
kapkara
haykıran puntolarla:
“Coşkun
Büktel, Nâzım düşmanlığına devam ediyor hâlâ”.
Haziran 2003.
Not:
Bu yazı, ilk olarak Yom Sanat dergisinin Eylül-Ekim 2003 tarihli 14.
sayısında yayınlanmıştır. Benim bu yazıyı hazırlayıp Yom Sanat
dergisine vermemden sonra, Oğuz Makal adlı bir üniversite öğretim
görevlisi, “Beyaz Perde ve Sahne’de Nâzım Hikmet” (YGS
Yayınları, Ağustos 2003) başlıklı bir kitap yayınladı. Böylece,
Nâzım tiyatrosu üstüne yazılmış Türkçe kitapların sayısı altıya
çıkmış oldu. Nâzım tiyatrosu hakkında kendisininkinden önce
yayınlanmış yalnızca 5 kitap bulunduğu halde, Oğuz Makal, kitap
yazdığı konudaki 5 kitabın yalnızca iki tanesini okumuş. Makal’ın,
bir Nâzım Hikmet fotoğrafları albümüne benzeyen kitabının Nâzım
tiyatrosuna dair hiçbir yenilik ve ciddiyet içermeyen metni,
fotoğraf aralarını dolduran sade suya tirit klişelerden ibaret.
|